10 Haziran 2016 Cuma

İkinci işini iyi yapan asıl işini ihmal eder

Bir padişahın sefer esnasında atının üzengisi bozulur. Eratın içerisinde tamirci aranır. Bir asker  tamir eder. Padişahın hoşuna gider askerin ustalığı. Bir kese altınla ödüllendirir askeri.. Ardından askerin işine son verir. Adamları: "Oldu mu ya padişahım yaptığınız. Aynı anda ödül ve ceza verdiniz" derler. Padişah: "Oldu. Hem de çok iyi oldu. Çünkü üzenginin tamirini çok güzel yaptı. Demek ki bu konuda maharetli. Fakat bu bizim askerimiz. Görevi asıl askerliktir. Eğer bir insan bir başka işi kendi işinden  daha iyi yaparsa esas kendi işini, asıl görevini ihmal eder. Bu yüzden askerlik görevine son verdim" der.

***
Ülker grubu bisküvi ile birlikte ün yapmış, kaliteyi yakalamıştı. Çalışanları Ülker'e gelerek: "Efendim! Kek, çikolata gibi alanlara da girelim" dediklerinde Ülker: "Gireriz girmeye. Hatta bisküvi gibi en alasını da yaparız. Fakat asıl işimiz olan bisküviyi unuturuz. Bu yüzden şimdilik bisküvi dışında bir başka alanda çalışmayalım, eforumuzu bir başka alanda tüketmeyelim" diyerek başka mamullere  uzun süre girmez.

***
Hastanede  aynı anda iki bebek dünyaya gelir: Biri bir Çingene ailesine ait, diğeri ise soylu ve itibarlı bir aileye. Zengin aile daha güzel görünen Çingene çocuğuyla kendi çocuklarını değiştirir. Aile çocuğu en iyi okullarda okutmak için çabalar, özel hocalar tutar, en iyi okullarda eğitim gördürür. Fakat çocukta beklenen başarı bir türlü gelmez. Çocuk fırsat buldukça sepet örmek için kendine meşgale bulur. Çünkü sepet örmede çok maharetlidir. Çingene ailesinin götürdüğü çocuk ise, önüne yapması için konan sepeti bir türlü örmez, hatta öremez. Ailesinin her türlü engellemesine rağmen çocuk okur, bürokraside iyi bir görev alır. Hikayede görüldüğü gibi her şey, herkes aslına çekiyor.

***
Kamu kurum ve kuruluşlarda işe adam almaktan ziyade adama iş bulunur.  Çünkü işe uygun aday bulmaktan ziyade  uhdemize verilen arpalıklara ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde 'yakınlarımızı' doldururuz. Hiç emaneti ehline vermeyiz. Aldığımız eleman alındığı işte becerisini göstereceği yerde üzerine birinci derece vazife olmayan alanlarda maharetini gösterir. Başka işi yapa yapa esas yapacağı işi unutur, ya da ihmal eder.

***
Türkiye gibi yerlerde kamuda çalışanların büyük bir çoğunluğu sevdiği, istediği ve ilgi alanına giren bir işte çalışmaz. Zorla ya da zoraki girdiği işten emekleyerek emekli olur. Çünkü istemediğimiz bir evlilik yaparız. Esas maharet ve yeteneğimizi kamuda çalışırken ikinci işimizde gösteririz. İkinci işimiz bir müddet sonra asıl işimiz olur çıkar. Kamu görevimizi ise sosyal güvencemizin devamı için dostlar alışverişte görsün çerçevesinde yürütürüz. Çünkü kamuda yüksek performans aranmaz, düşük profil ile çalışılır, orası üretim yeri değildir. Kendi ikinci işimizde yorulur, birinci işimizde ise dinleniriz. Tıpkı bir piknik yeri gibidir kamu. İdare etme ve arazi olma yeridir orası. Asla sırtımız terlemez. Lafa geldiği zaman da mangalda kül bırakmayız: Boğazımızdan haram lokma daha geçmedi gibi iddialı sözler de söyleriz. Sözde dürüstlüğü de kimseye vermeyiz. "Benim gibi insan kamuda bu kadar paraya çalışmaz, değerim bilinmiyor" gibi sözlerle de kendimizi kandırdığımız gibi çevremize de "Bulunmaz Hint kumaşı" olduğumuz imajı vermeye çalışırız. Özel sektör, kamunun verdiği maaştan üç katı daha fazla versin asla özeli tercih etmeyiz. Genelde az maaşla kamuyu tercih ederiz. Çünkü garantili bir iştir bizim aradığımız. Oradan emekli oluruz. Sağ eli maharetli olana sol elini, sol eli maharetli olana da sağ elini kullanacak  şekilde kamuda iş verilir. Yani salağa solak, solağa da salak iş veririz. Böylece yuvarlanıp gideriz. Sonuç: İliklerine kadar emdiğimiz kamu için: "Devlete 25 yıl hizmet ettim" der, yolumuza devam ederiz. Yolumuzu buluruz kısacası. yeter ki arayalım...

 Ekmeğini yediğimiz çanağımıza  pislemeyelim. Asıl işimizi layıkıyla yapalım. Tali işimizde boğulup kalmayalım. Namaz kılacağım derken orucu, oruç tutacağım derken namazı ihmal etmeyelim. Sap ile samanı karıştırmayalım.  Her birini zamanında yerli yerinde yapalım. Malumunuz Ebrehe, Kabe'yi yıkmak için geldiği esnada aynı zamanda Mekkelilerin develerine de el koymuştu. Abdulmuttalip develerini istemeye gittiğinde Ebrehe: "Ben  seni Kabe'yi yıkma diye ricaya geldin sandım. Halbuki sen, develerinin derdindesin" deyince Abdulmuttalip: "Ben develerin sahibiyim, develerimi istiyorum. Kabe'nin sahibi başkadır. O, Kabe'sini koruyacaktır" cevabı verir. Biz de uhdemize verilen esas işimize yoğunlaşalım. Çünkü o iş bize emanet olarak verilmiştir. Üzerimize birinci derece verilmeyen işlerle kendimizi avutmayalım...

Herkesin yeteneğine uygun, hakkaniyete uygun bir şekilde çalıştığı işte bir farkındalık oluşturacak şekilde değer/ler üretmesi temennisiyle...10/06/2016

9 Haziran 2016 Perşembe

Gerçek sevgi

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü  edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"

"Bakın, göstereyim" demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından derviş kaşıkları denen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş..
      
Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye bir de şart koymuş.
Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kasıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine "şimdi," demiş ermiş, "sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. Buyrun deyince, her biri uzun boylu kaşığı çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

"İşte" demiş ermiş, "Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz, ve şunu da unutmayın; gerçek pazarında alan değil veren kazançtadır daima..."

Dervişin fikri ne ise...


"Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır böceğini aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar. arkadaşı, Kızılderili’ye "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: "Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der ve yoluna devam eder...