4 Haziran 2016 Cumartesi

Cılkını çıkardık biz cepten konuşmaların

Eskiden çaldırıp kapatanların oranı Türkiye'de % 6 idi. Çünkü cep telefonuna sahip olmak, hat almak, kontör yüklemek pahalı idi. Aynı GSM operatöründen olanlar birbirini rahat arayabiliyordu. Farklı bir operatörü aramanın bir bedeli vardı. Birbirimizin telefonunu kaydederken hattını da sorardık. Hele bir de hattın öğretmen hattı, polis hattı ise kendi aranda, 'Konuş Allah'ım konuş.' Hattından memnun olmayan hattını bırakıp bir başka hat alıyordu ya da 2,3 hat birden bulunduruyordu. Konuşmalarımızı kısa kesiyorduk fazla kontörüm kalmadı diye.

Toplu ulaşım araçlarında cep telefonuyla konuşulmaz uyarısı vardı. Konuşan biri kazaya sebebiyet vereceksiniz diye uyarılırdı.

Telefonun hangi hat olduğu belli idi. Numaraya bakar bakmaz: Avea, Turkcell, Telsim bilinirdi. Son  yıllarda hat taşıma başladı. kampanyaya göre hat değiştirilir oldu. Artık telefonlar: Avea görünümlü Turkcell, Vodafon görünümlü Avea oldu. Her yöne aramada sıkıntı yok artık. İsteyen istediği hattı rahatça arayabiliyor. Telefonlarımız hem her yöne hem sınırsız. 10-15-20 TL yüklemek suretiyle sınırsız seviyesinde konuşulabiliyor. Telefona lira yüklemeler sudan ucuz hale geldi. İyice ayağa düştü.

Ucuzlasın daha iyi değil mi diyebilirsiniz. Ucuz olması iyi de. Yerinde ve zamanında, süresince konuşmuyoruz artık. Otobüsler de bile şimdilerde uyaran yok. Vatandaş biner binmez konuşmaya başlıyor, ininceye kadar 15-20 dakika konuşabiliyor. Konuşmalar neredeyse tüm diğer oturanlar duyabilecek şekilde cereyan ediyor. İncir çekirdeğini doldursa gam yemeyeceğim. Alın size bir örnek:

Yaka otobüsüne bir kızımız bindi. El kartını okuttuktan sonra şoföre Bosna Hersek'e gideceğini nerede, neye bineceğini  sordu.  Ardından Konya'yı pek bilmediğini ekledi. Şoför bir- iki alternatif söyledi. Sonra kızımız geçti en arka tarafa oturdu. Tabii ben de otobüsün en önünde. Otobüste fazla kimse yok. Ben ön tarafta bir şeyler yazmaya çalışırken kızımızın bana kadar gelen konuşması kulak kabartmama sebebiyet verdi. Baktım kiminle konuşuyor diye. Telefonla konuşuyor çünkü yanında kimse yok: "Şoför beye sordum, Teksas Durağında inip 44 numaralı otobüse ya da oradan geçen dolmuşa binebileceğimi söyledi. Sen neredesin, ben geliyorum, nasıl buluşalım, nerede buluşalım..Teksas'da..." şeklinde uzun uzadıya daha neler konuştu neler.

 Teksas Durağı diye şöhret bulmuş Alaaddin Durağında inmek için kalktım. Kızımız da ardımdan indi. Karşıda onu bekleyen bir bayanla sarıldı. Evet sarıldığı bayan otobüs boyunca konuştuğu kimseydi.  Be kızım madem buluşacaktın, o kadar 20 dakika neye konuştun, kafamı ütüledin mübarek. Bütün konuşacağını konuştun, merak ediyorum arkadaşınla bundan sonra ne konuşacaksın?

Gördünüz değil mi? Telefon konuşmalarının ucuzlamasının ceremesini de yine biz çekiyoruz. Biraz pahalı olsaydı. Buluşacağı yeri sorar kapatırdı. Kontörler yeniden pahalı olsun. Böylece insanlar ihtiyacı kadar konuşur... 04/06/2016

Ramazanlık fıkralar-2

“Senin rızkınla orucumu açıyorum”

Ateist biri  bir gün ormanda geziyor ve etrafındaki güzelliklere bakıyormuş 'Evrim ne güzellikler yaratıyor’ diye düşünüp mest oluyormuş, birden arkasında kocaman bir ayı belirmiş ve onu kovalamaya başlamış.

Adam bütün gücüyle kaçıyormuş ama her arkasına bakışında ayının arkasında olduğunu fark ediyormuş. Dakikalarca süren bir kaçışın sonunda adamın ayağı yerdeki bir dala takılmış, ayı adamın üzerine atlamış, pençesini kaldırmış, tam vurmaya hazırlanırken adam "Allah’ım!” diye bağırmış. Bir anda zaman durmuş ayı donmuş, ormandaki nehir bile akmaz olmuş, orman kararmış ve gökyüzünden bir ışık hüzmesi adamın üzerine parlamış. Çok derinden gelen ilahi bir ses adama: 
"Yıllarca bana inanmadın, yaratılışı kozmik bir kazaya bağladın, sana bu durumda yardım etmemi mi istiyorsun? Seni sevgili bir kulum mu saymalıyım?" demiş. 
Adam utanç içinde: Biliyorum bunca yıldan sonra dindar biri olmayı istemem haksızlık, ama belki ayıyı dindar  yapabilir misin." demiş 
SES: “Peki" diye karşılık vermiş ve ışık kaybolmuş. Nehir tekrar akmaya baslamış  herşey eski haline dönmüş. Ayı pençesini indirmiş, iki pençesini de göge doğru çevirmiş, ve konuşmaya başlamış:
"Allah’ım, senin rızkınla orucumu açıyorum, hamd olsun bana verdiğin nimetlere... 
***
“Sen ne işe yaradın?”

Bektaşi ile hacı, Osmanlı zamanında ramazanda içki içerken yakalanırlar. Kadı yaptıklarının cezasının ne olduğunu bilip bilmediklerini sorar bunlara.
Hacı af diler şeytana uyduk kadı efendi der ve hacıya idam cezası verir. Bektaşi’ye sıra gelir ve der ki: “Ben Kadı efendi ben gayri-müslimim, bana oruç farz değil” der. Kadı Bektaşi’yi serbest bırakır. Bektaşi kadıya sorar kadı efendi ben de şehadet  getirsem de müslüman olsam arkadaşımı da bağışlar mısın? Kadı efendi düşünür gavuru müslüman yapmanın ona sağlayacağı sevabı hesap eder ve hacıyı da affeder.

Kadının huzurundan ayrıldıktan sonra hacı şaşırarak Bektaşi’ye sorar: “Sen ne biçim adamsın be! Bir dinli oluyon bir dinsiz, sende iman yok mu bire münafık” deyip azarlar. Bektaşi: ”Gavur oldum kendimi , Müslüman oldum seni kurtardım. Peki sen ne işe yaradın?”

"Dininin kıymetini bil!"**



Uzun Ramazan günleri geldi, gidiyor bile. Her 30 yılda bir misafirimiz olur. 17 saatten fazla oruçlu olduk. Zor olmaya zor oldu ama imtihan bu. Üstesinden geldik evelallah. İbadetle geçirdik ve geçiriyoruz bu manevi iklimi. Biraz gülmeye, gülerken de düşünmeye ne dersiniz… O zaman buyurun:
***
Böylesi uzun yaz dönemlerinde oruç tutan yaşlı bir amca yatar kalkar, uyur, uyanır bakar Güneş hala tepede. Bir türlü akşamı yapamaz. Açlık ve susuzluk da canına tak etmiş anlaşılan.  Oyalanıp vakit geçirmek ister. Biner arabasına şehrin yakınındaki bir baraja doğru aracıyla giderken  bir de ne görsün; birisi ağacın altına oturmuş, nevalesini çıkarmış yemek yiyor. Varır adamın yanına: “Güpegündüz yiyorsun, oruç da tutmuyorsun, sen ne biçim Müslümansın, utanmıyor musun” diye adama çıkışır. Adam: “Arkadaş, ben Hristiyanım” deyince bizim yaşlı amca: “Hristiyan mısın, öyle mi? O zaman dininin kıymetini bil” der ve ayrılır oradan.

Kahta’da görev yaparken anlattığım bu  fıkraya Biyoloji Öğretmeni bir arkadaşımız katıla katıla gülmüştü. Her yerde bu fıkrayı anlatır, herkesten fazla yine kendisi gülerdi. Bir gün yanıma geldi. Arkadaş! Akşam TV’de  bir hocayı dinledim, yanına da birkaç kişi almış, durmadan fetvalar veriyor: Başörtüsü Kur’an’da farz değil, gerçek yaşam sizin ki…diye başladı. Adamı can kulağıyla dinledim. Onun anlattığı din çok kolay bir din. Çünkü o yok, bu yok diyor, hiçbir sorumluluğu yok bu anlattığı dinin. Ne var böyle dini yaşamaya dedim ve senin geçen gün anlattığın fıkra aklıma geldi. Eğer bu hocayı görürsem ona önce bu fıkrayı anlatıp sonra da  ardından “Oğlum …! Dininin kıymetini bil” diyeceğim dedi.

Bu fıkrayı 2000'li yıllarda anlatmıştım. O zamandan bu zamana o hocaya arkadaşımız “Dininin kıymetini bil dedi mi bilmem. Eğer demediyse adı geçen hoca vefat etti artık. Ne o, başörtüsü farz değil diyebilir. Ne de bizim ki fıkrasını anlatabilir.
***
Orucun uzun tutulduğu yıllar yine. Teknolojinin çok gelişmediği eski dönemlerde Erzurum’da hocanın Ramazan başladı anonsuyla birlikte vatandaşlar oruca başlar. Yaşlı bir teyze de katılır bu kervana. Ramazan’ın son günleri teyze evin damına oturmuş, kendince bir tekerleme tutturmuş Ramazan’a veda ediyor: “Ey Şehri Ramazan, ne zaman geldin, nere gidiyorsun? Elveda ey şehri Ramazan…” şeklinde dönüp dönüp söylüyor. Teyzenin muzip bir gelini varmış. Kayınvalidesine şaka yapmak ister: Anne, anne! İmam orucu erken başlatmış, daha 10 gün daha tutulması gerekiyormuş, haberin olsun” der. Teyze: “Gidinin imamı, niye yanlış başlatmış, ben bu yaşlı halimle nasıl tutacağım o kadar orucu” diye hocaya kızmaya başlamış.

Yazımı geçen senenin Ramazan bayramı arifesinde Gökhan ÖZCAN’ın Yenişafak’ta yazdığı ‘Geçmiş olanın arifesinde” başlıklı yazısından alıntıyla bitirmek istiyorum: "Şimdi sonuna geldik; “Giderken bize bir şey bırakıyor mu?” Bol bol iftar ettik, inşallah bol bol oruç da tutabilmişizdir...


Ne hissettiğimizi samimiyetle soralım kendimize; oruç günlerinin sona ermesi içimize bir burukluk mu bırakıyor, yoksa bir yükten kurtulmuş olmanın sevincini mi? İlkiyse rahmet ayının bizler için bir 'imkan' olduğunun farkına varmış, ikinciyse 'müşkilat'tan bir şey olarak görüp geçmişiz demektir. Dillerimiz pervasız, ilkini söylemeye çok daha hevesli! Peki gönüllerimiz ne diyor bu işe? İnsan sevdiğinin hizmetine mecbur olduğu için mi koşar?..." 04/06/2016
** 27/06/2016 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.