13 Nisan 2016 Çarşamba

Açık büfe... "Ya benim canımı al, ya da midemi büyüt"

Şubat 2016'da  5 yıldızlı bir otelde 3 günlüğüne bir seminere katıldım. İçinizde izin ve tatil dönemlerinde  böylesi yerlere gideniniz vardır. Ben biraz gezme özürlüyüm. İlk defa katıldığımı söylesem ayıp olmaz sanırım.

Seminerimiz dolu dolu geçti. Otelde sunulan imkanlar her yönüyle 10 numaraydı. Hizmet ve imkanlar için söylenecek bir şey yok. Maliyet boyutu ise dudak uçuklatır cinsten. Bir arkadaş eşini de getirmek istedi. 3 günlüğüne her şey dahil 525 TL ücret talep etmiş firma. Bu da indirimli fiyatı ve sezon kış sezonu. Ya bir de yaz sezonu olsa, miktar ne kadar olur kim bilir? İki kişilik bir ailenin yol masrafı  ve diğer giderleri hariç sadece otele ödeyeceği  meblağ 1.050,00 TL. Söylenen miktar asgari ücretle çalışan bir işçinin neredeyse bir aylık aldığı maaşına tekabül ediyor. Fakir-fukaranın böylesi yerlerde tatil yapması mümkün değil maalesef. Asgari ücretli, bir ayda kazandığıyla bu tür yerlerde ancak 3 gün tatil yapabilir, eğer 27 gün aç-susuz kalmaya razı olursa tabii.

Ben esas lüks otellerdeki “Tam pansiyon”, “Açık büfe”, “Her şey dahil” kısmına işaret etmek istiyorum.  Eğer gittiğiniz otelde böyle bir seçenek varsa  kaldığınız otelin geceliği de o oranda artıyor. Tam pansiyon, açık büfe dedikleri  seçenekte tabir yerindeyse sadece ‘Kuş sütü’ eksik. Evlerimizde 2-3 kap yemekle öğün savarken, doya doya yerken lüks otellerde ise menüye konan yemeğin haddi  hesabı yoktur. Evlerimizde midelerimiz küçük de buralarda büyüyor mu? Yoksa evlerimizde doymadan mı kalkıyoruz? Aslında evlerimizde karnımızı tıka basa doyuruyoruz. Otellerde ise  her çeşidinden bir tane alınsa midenin istiap haddini doldurur, hatta geçeriz. Midemiz doyuyor sonunda. Ama gözümüz bir türlü doymuyor maalesef. Belki de mideyi daha da doldurmak için zorlarken ‘Ya Rabbi! Ya benim canımı al. Ya da midemi büyüt’ diye içimizden geçiririz.

Haydi Paramız var harcadık. Kime ne? Peki midemize yazık değil mi? Acıkmadan tekrar yemek... hem de tıka basa. Yeriz düşüncesiyle tabağı silme doldurup sonra yiyemeyip masada bırakmak. Yedikten sonra soluğu maden suyu aramada almak…  O kadar yediğimizi hazmetmek kolay mı sanırsınız. Mide, dile gelse bize ne der? Bir insana gücünün üzerinde yük yüklersek çatlar ölür. Ya midemiz ne yapacak? Midemiz bayram yapsın derken midemize eziyet ediyoruz. Hani acıkmadan oturmayacaktık. Doymadan kalkacaktık. Nerede kaldı midenin sağlığı…

Evimde yediğim bir kap yemekten aldığım lezzet ve tat, otelde yediğim sayısız çeşit yemekten daha lezzetli geldi bana. 3 gün yediğim envaiçeşit yemekten sonra evime geldiğimde evin menüsünde pırasa yemeği vardı. Ben yemek seçmem ama eğer bir tercih hakkım varsa pırasayı tercih etmem. Hatta hanıma dedim: Beni pırasa yemeği ile mi karşılıyorsun diye. Şunu samimiyetimle söylemeliyim: Yediğim pırasa bana oteldeki kuş sütünden başka eksiği olmayan diğer yemeklerden daha lezzetli geldi.

Bir de bu işin israf boyutu var. İsrafı nereye koyacağız. Evine ekmek götüremeyen milyonlarımız varken, biraz daha tasarruf yapayım diye fırınlardan bir gün önce kalan bayat ekmeği almak için fırın fırın dolaşan yüz binlerimiz varken bizim israf etmemizin kitapta yeri var mıdır? Soruları çoğaltabiliriz. Hayrettin KARAMAN’ın 04/07/2013 tarihinde www.hayrettinkaraman.net isimli web sayfasında “Açık büfe israfı” yazısını okumayanlarımızın okumasını, okuyanlarımızın tekrar okumasını isterim.

İşin garibi açık büfe, tam pansiyon otelleri seçip de oradaki israfa değinmeyenimiz yoktur. Fakat giden bir daha gidiyor. Gidip gelen öyle bir reklam yapıyor ki; gitmeyen, gitmek istemeyen de soluğu oralarda alıyor: İster gönüllü, ister gönülsüz; gerekirse borçlanarak.

Bu otel fiyatları daha aşağıya çekilebilir. Eğer yemekler tabldot usulü olursa. Hem fiyatlar daha düşük olur. Hem gözümüz hem de midemiz doyar. Hem de midemize yazık etmemiş oluruz. Ne dersiniz? Tercih; gezmek, tozmak isteyenlerin. 15/02/2016

Açık Lise Sınavları*

Milli Eğitim Bakanlığının bütçesi birçok bakanlığın bütçesinden daha fazladır.  Okumak isteyene devlet her türlü imkanı sunmaktadır. İster örgün olsun, ister yaygın.

Son yıllarda eğitimini açık lise vasıtasıyla yapmak isteyenlerin sayısı epeyce arttı. Kimi 12 yıllık eğitimin zorlaması, kimi   imkansızlıklar dolayısıyla, kiminin hedefi olmadığından, kiminin de hedefi olduğundan daha fazla çalışma imkanı elde etmek için açık liseyi tercih etmektedir. Devlet bu konuda da  kesenin ağzını açtı. Burada devletin eğitim alanında yaptığı diğer harcamalar üzerinde durmayacağım.

Açık liseye kayıt yaptıran her öğrenci bir yılda kayıt yaptırma  ücreti olarak 50 TL para yatırmaktadır. Bunun karşılığında devlet ders kitapları bastırmakta, yılda 3 defa sınav yapmaktadır. Her sınav 81 vilayette, ilçelerinde yapılmaktadır. Sınavı yapmak için Bakanlık sınav komisyonu oluşturup soru hazırlatmakta, soruları ve cevap kağıtlarını matbaaya bastırmakta. Her il ve ilçede yeterince sınav merkezi belirlemekte, soruların sınav merkezlerine götürülmesi için kurye ve nakliye bulma, her il ve ilçede yukarıdan sınav merkezine gelinceye kadar sınav komisyonları oluşturma, salon başkanı, gözetmen, hizmetli, polis vb görevlendirmeler  yapmaktadır.  Görev alan ve verilen herkese görev ücreti ödemektedir. Miktarını ve yekününü bilmeye gerek yoktur. Çünkü çok maliyetli sınavlardır bunlar. Devlet değil mi masraf yapacak diyebilirsiniz. Sonra eğitim ve öğretime verilen para geleceğimiz olan nesillerin yetişmesi içindir diyebilirsiniz. Benim de buna itirazım yok, elbette masraf ve maliyetler olacaktır ve olmalıdır da. Fakat atılan taş kurbağayı ürkütüyor mu? Sınav ciddiye alınıyor mu? Esas bunun üzerinde durmak gerekir. Derdimi tam anlatabilmek için konuyu  hafta sonu yapılan sınavla açıklamak istiyorum.

Bu hafta sonu bilindiği üzere açık lise sınavları yapıldı. 15 derslikli bir okulda 1.ve 2.oturumda görev alan bir dostum şu açıklamaları yaptı:

1.Sabah ve öğlenki sınavlarda 20’şer kişilik sınıflardan  ortalama 6-8 öğrenci sınava girmemiştir. Bu, sınava giren her  üç öğrenciden  biri girmemiş demektir.
2.Sınavın süresi 180 dakika. İlk yarım saat öğrenci çıkamıyor. İlk yarım saat bitince sınıfın yarısı sınavı bitirerek salonu terk etmiştir. Her biri, cevap kağıdına ayrı ayrı desen çizmişlerdir. Kimi “S”, kimi “Z”, kimi “elektrik direği, kimi “abcd,bcda,cdab” vb şekilde desen ya da atma yöntemi uygulamıştır.
3.Salon görevlileri geriye kalan 6-7 öğrenciye gözetmenlik yapmıştır.

Dostumun gözetmenlik yaptığı okuldaki durum üç aşağı, beş yukarı tüm Türkiye’deki sınav durumunu yansıtmaktadır. Devletin o kadar masrafla yaptığı sınava gereken ilgi ve ciddiyet gösterilmediği görülmektedir. Sınava girmeyenler için bir maliyet var mı? Hayır. Sınavdan erkenden çıkanların çizdikleri desenlerin bir maliyeti var mı? Hayır. Geriye her sınıfta ciddi olarak sınava asılan 6-7 öğrenci kalmaktadır. Yeni ücretlerle birlikte en düşük görevlinin ücreti 103.00 TL olduğunu düşünürsek sınavın maliyeti hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Sınava girmeyen, hemen yapıp çıkmak için değişik desenler çizip çıkanlar tekrar tekrar sınav ve sınavlara girecektir.

Sınavlar yapılsın yapılmasına. Fakat belirli bir sürede bitiremeyenlere maliyetin bir kısmı yansıtılması gerekir. Ya da mazeretsiz sınava girmeyen öğrenci/velisine bir maliyet olmalıdır. Başka türlü biz bu işin ciddiyetini kavrayamayacağız. Biz parasız hiçbir şeyin kıymetini ve değerini bilmiyoruz. Kıymet bilinsin ve ciddiye alınsın istiyorsak vatandaş olarak cebimizi yakması gerekiyor. 02/01/2016

* Bu yazı Ocak 2016 da yapılan sınavın akabinde kaleme alınmıştır.

Tabela partileri *

Siyasi partilerin kurulmasındaki amaç, Türkiye yönetiminde söz sahibi olmaktır. Hepsinin de amacı başarılı olmaktır. Türkiye'de halen faal kaç siyasi partimiz var, hiç merak ettiniz mi? Nüfusa oranlarsak kaç kişiye bir siyasi parti düşmektedir?

2016 yılına göre Türkiye’nin nüfusu 79.51 milyondur. 17/02/2017 tarihi itibariyle faaliyette olan siyasi partilerimizin sayısı 92 iken 25/10/2017 itibariyle kurulan partiyle birlikte parti sayımız 93 olmuştur. Seçmen bazında bakarsak 2016 referandumuna göre Türkiye’deki seçmen sayısı 55 milyondur. Her 591 bin seçmene bir siyasi parti düşmektedir.

Bu kadar partinin olması normal mi sizce? Başka ülkelerde bu kadar kurulmuş siyasi parti var mıdır gerçekten? Bu durum bizim bölünmüş ve parçalanmışlığımızı gösterir mi? Soruları çoğaltabiliriz.
Bu sayı, faaliyette olan partilerin sayısı. Kapatılanları saymıyorum. Hiçbirinizin bu durumu normal gördüğünü sanmıyorum.

Aynı düşünceyi paylaşan insanların bir araya gelip parti kurmaları doğaldır. Fakat 1-2 seçime girince belirli bir oranda oy alamayan partilerin hâlâ tabelâlarıyla birlikte boy göstermeleri garibime gidiyor. Birçoğu seçimlere bile katılmıyor. 7-8 parti dışında hepsi tabela parti işlevi görmektedir. Amaçları nedir, niye duruyorlar, bir menfaatleri var mı?  Anlamışsam harap olayım.

Nasrettin Hoca bir camide vaaz vermek için kürsüye çıkar. Hoca bir türlü konuşmaya başlamaz. Hoca bekler, cemaat bekler. Herkes bir şaşkınlık içerisinde. Nice sonra hoca, ”Cemaati Müslim’in! Hazırlanmıştım ama  konuyu unuttum. Şu anda aklıma da bir şey gelmiyor” deyip tekrar kürsüde beklemeye koyulur. Dinleyiciler arasında hocanın oğlu da var. Babasının bu durumuna hayret eder ve babasına; “Babacığım, hiçbir şey aklına gelmiyorsa, kürsüden aşağıya inmekte mi gelmiyor?”  diye serzenişte bulunur.

Bu siyasi partiler hiç seçim başarısı gösteremiyor ve seçime girmiyorsa hala ne diye feshetmiyorlar kendilerini? Niçin tabelaları duruyor? Haydi bunlar, balığın kavağa çıkmasını bekliyorlar. Bunların çocukları ve eşleri, “Kapat şu partiyi, daha fazla rezil olma, bizi de rezil etme” diye niçin söylemezler? Yoksa çocuklarının Nasrettin Hocanın oğlu kadar kendilerine öz güvenleri yok mu Allah aşkına!

Benim bu konuyu buraya taşımamın sebebi, benim bilmediğim bir şey mi var? Eğer var da söylemezseniz hakkım kalır. Hele işin içinde rant var da yine söylemezseniz size gönül koyarım. Şayet öyleyse ben de kurayım bir parti derim. Hiçbir nedeni yoksa bizim psikiyatristlerimiz niye duruyor. İlla hastaları ayaklarına mı gelsin. Kalkın bu defa siz gidin ayaklarına.

Ağlanacak halimize gülüyoruz maalesef. Gelişmiş ülkelerde niçin bu kadar parti yok? Onların halklarının fikirleri hep birbirine yakın mıdır? Biz asgari müştereklerde niçin bir araya gelemiyoruz? Nüansları niçin büyük mesele haline getiriyoruz. Bu yönümüz de bizim geri kalmışlığımızın bir göstergesi mi acaba? Siyasi partilerin sayısına bakarak siyasetimizin seviyesini, etüt ve kurs merkezlerinin sayısına bakarak eğitimimizin okulların durumunu tespit edebiliriz.

Hiçbir işlevi olmayan ve varlık gösteremeyen tabela partilerinin yok olduğu bir siyaset arenası görmek dileklerimle. 13/10/2015


* 28/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.