10 Mart 2016 Perşembe

Kredi kurbanları**


Çevrenizde mutlaka kredi çekmiş; ödeme zorluğu çeken, bir başka banka ile yapılandırmaya giden, ödeyemeyip kefili sıkıntıya sokan, kredi kartlarının asgarisini ödemeye çalışan kredi ve kredi kartı mağdurları vardır.  

Her birinin  hikayesi farklı farklıdır. . Ama nedense sonları aynı biter: Üzüntü, stres, sıkıntı, dar boğaza girmek, iflas … şeklinde. Kimi düğün vb yapmak için,  kimi işyeri açmak ya da işini büyütmek için, kimi tasarruf yapmak için,  kimi kiradan kurtulmak için başımı sokacağım bir evim olsun  diye girmiştir kredi işine. Kredi isimleri de değişik değişiktir: Konut, tüketici vb şeklinde.

Ne zaman maaş bordrosu almaya gelen bir personelim  olsa içim cız eder. Sorarım: Kredi mi çekeceksin diye. Bir gün bir müdürü ziyaret esnasında personelinden tanıdığım bir bayan maaş bordrosu imzalatmak için geldi. Bordroyu almasının sebebini sorduğumda “Para biriktiremiyorum. Kredi çekip altın alacağım” deyince neredeyse küçük dilimi yutacaktım. İflas eden birini gördüğümde ilk sorduğum kardeş kredi mi çektin demek. Maalesef cevaplar evet şeklinde oldu hep. Hele  kredi ile ev alma furyası başladı bir de. Evlendirip ayrı ev döşediğimiz çocuklarımızın kira vermek zorlarına gidiyor. “Biz kira vererek ev sahibi olamayız” düşüncesiyle soluğu bankalarda alıyor. Caiz mi, değil mi ikilemi yaşayan bazı dini duyarlılığı olanlar da kredi çekmek için finans kurumlarını tercih ediyor. Bankalar soldan, finans kurumları da sağdan yaklaşıyor. Sonra yıllar yılı kredi/kar payı ödemekle ömürlerini tüketiyorlar. İşyeri açmak ya da iş büyütmek için kredi çekenler ise şayet ödeyemeyip krize girdiklerinde evdeki bulgurdan da oluyorlar.

2001 krizinde özellikle muhafazakar bölgelerde fazla iflaslar olmadı. Çünkü kredi çeken esnafın sayısı fazla değildi. Son yıllarda ister dini duyarlılığı olsun ister olmasın herkeste bir krediye bulaşma sendromu baş gösterdi. Ben bu tipleri “Denize düşüp yılana sarılanlar” olarak görüyorum. Kimseyi ayıplamıyorum. Bu konuda dini bir görüş serdetme durumum da yok. Fakat üzülüyorum gerçekten hallerine.

Zaman zaman bankalarda işim olduğu zaman sıra alıp beklerken “Bireysel” bölümünde görevlinin karşısında çayını ya da kahvesini yudumlayan müşteriler görürüm. Biz işimizi ayakta çaysız kahvesiz, süreli çözmeye çalışırken onlar peşin satan gibi oturuyorlar. Görevlinin sohbeti de takdire şayan gerçekten. Bankaların itibarlı müşterileri görünümünü veriyorlar. İşte bunlar kendi ayağıyla bankacının tuzağına düşen kimseler. Şu andaki görülmeye değer itibarları sonra nasıl olur bilemem tabii. Benim de itibarım yok değil hani. Beni de bazen ararlar: “Ramazan Bey, 17600 lira birikmiş krediniz var. Şu kadar sürede ödeyeceksiniz, lütfen bankamıza uğrayın diye. Bazen de hızlarını alamayıp telefonla arayıp çay içmeye çağırıyorlar.


Bu gün adına riba, faiz, nema, kar payı, kredi ne derseniz deyin. Uzak durmak gerekiyor. Bu konuda basit mantık yürütüp sığ düşünmektense analitik düşünmek, sonuçlarını hesaba katmak gerekir. “Ev alanla evlenene Allah yardım eder” diye bir atasözümüz var. Nasibimiz mutlaka bir yerde bizi bekliyordur. Sadece sınanıyoruz belki. Helal işimize haramı ya da şüpheyi sokmayalım. Rabbim kimseyi başkasına muhtaç etmesin. Faiz, ya da krediler ne ocaklar söndürmüştür maalesef. Bu bir savaştır Allah’a ve Resülüne açılan. Lütfen kazanamayacağımız  bir savaşa girmeyelim. 10/03/2016
** 11/03/2016 tarihinde kahta söz gazetesinde yayınlanmıştır.

9 Mart 2016 Çarşamba

15 yıl aradan sonra yeniden merhaba!**

1994-2001 yılları arasında Kahta İHL’de görev yaptım. Öğretmenliğimin en güzel günlerini geçirdim. Başarılı olsun ya da olmasın; en zeki, en beyefendi öğrencilerini gördüm. Acı-tatlı günlerimi yaşadım. 28 Şubat sürecinin başlangıcını, izlerini hep birlikte yaşadık. (Allah bir daha göstermesin öyle günleri…)

Konyalıydım… Ama evim bildim Kahta’yı. 7 yıl boyunca karnımı doyurduğum yerdi. Hiç yabancılık çekmedim. En iyi dostlukları yine orada gördüm. Ayrılalı 15 yıl olmuş ama Güneydoğu’nun mütevazi bir ili olan Adıyaman’ın, Kahta’sının gönlümün bir köşesinde hep ayrı bir yeri olmuştur. Ayrıldığım yıldan itibaren ziyaret etmek nasip olmasa da, 768 km uzağında olsam da hep izledim uzaktan Kahta’yı. Dostluklarım devam etti oradakilerle.

Kardeşim! İyi, hoş da. Bunları şimdi niye anlatıyorsun derseniz? Saatim gecenin 00.00’ını gösterip tarihler 28 Şubat 2016’yı gösterdiğinde Messenger’ime bir bildiri geldi: “Hocam ‘kahtasoz.com’ gazetesinde yazmak ister misin” diye. Hiç tereddüt etmeden, nazlanmadan, gözüm kapalı; niye olmasın dedim. Buna ister cahil cesareti deyin, ister zırcahil... Hemen aynı gece oturdum klavyenin başına.

İlk iş olarak adresini verdikleri “www.kahtasoz.com” gazetesinin web sayfasına ve yazarlarına bir göz gezdirdim. Kimler yoktu ki… Yazar isimleri tanıdık simalardı; 1994 yılında 9/D sınıfında Siyer derslerine girdiğim öğrencilerim “Söz”deydi. Duygulandım, sevindim ve mutluluk duydum. Ben ayrılalı 15 yıl olmuş ama evim aynen duruyordu. Yazılarını okudum. “Boynuz kulağı geçer” denir ya. İşte öyle. Gıpta ettim… Bana gönüllerini açtılar. Allah da onların yollarını açık etsin.

Gıpta ile birlikte heyecanlandım. İçimden yazıp yazmama konusunda “Acaba?” demeye başladım… Fakat Kahtasöz Gazetesinde ismim yazılmış ve sayfaya: “Söz” yakında yazacağım, ve Yazılarımla yakında kahtasöz’deyim” yazıları eklenmişti bile. Vazgeçmek de olmazdı artık. Çünkü -düşünmeden de olsa- söz vermiştim. O zaman sözümün arkasında durmalıydım. Sözüm söz: “Söz”deyim, “Kahtasöz”deyim. İlk yazıyı yazmak zordur. Ama ben yine de bana 7 yıl boyunca tahammül gösteren Kahtalıların hoşgörüsüne sığınıyor ve Bismillah diyorum.

Ne mi yazacağım? Neyi dert edinirsem onu…Yazılarımda sürçülisan edersem şimdiden affola… Allah utandırmasın… Baki selam… 28/02/2016

28/02/2016 tarihinde kahtasoz.com.tr adresinde yayımlanmıştır. 

Var mı dünyada bizim Marş gibisi?*


İstiklal Harbinin milli bir ruh içerisinde kazanılmasını sağlamak amacıyla Mart 1921 yılında Maarif Vekaleti  tarafından bir güfte yarışması yapılır. Dereceye girecek şiire ödül konduğundan Akif, yarışmaya katılmaz. Dönemin Maarif Vekili’nin  ısrarı üzerine Akif, -ödülsüz olmak şartıyla İstiklal Harbini verecek orduya hitaben- Taceddin Dergah’ında yazdığı şiiriyle katılır.
Yarışmaya 724 şiir katılır. Şiirler arasından bir eleme yapılır. Finale 7 şiir kalır. 12 Mart 1921 yılında  TBMM'de  yapılan oturumda   Akif’in gönderdiği şiir TBMM tarafından bugünkü İstiklal Marşımız olarak coşkulu alkışlarla kabul edilir. Bu Marşın kabul edilme süreci ve tarihçesine her birimiz her an her yerde ulaşabiliriz. Ben başka yönlerine değinmek istiyorum.
Normalde şiirden pek anlamam. Zaman zaman farklı şairlere ait şiirler okurum. İstiklal Marşını her okuyuşumda, her dinleyişimde duygulanır, başka alemlere giderim. Duygu yüklü bu Marşımızın dünyada eşi ve benzeri var mı hep merak etmişimdir. Akif’in yazdığı şiirleri, hele Marşı bir başka gerçekten.  Marş’ın her bir mısrası, her bir kelimesi ayrı bir mana yüklü. Şairimiz 1921 atmosferini de yansıtmış şiirine. Ne kelime oyunu yapmış, ne vezne uysun diye çaba göstermiş. İçinden geldiği gibi yazmış ya da dökülmüş kağıda. Samimiyet, içtenlik, duygu, azim, gayret, motive... ne ararsan var. Böyle bir şiiri: Milletin malıdır, millete mâl olmuştur diyerek “Safahat'ına almaması, ödüllü diye yarışmaya katılmaması, ödülü kabul etmemesi... verilen ödülü gazilere bağışlaması nasıl bir insan psikolojisi ve ne ile açıklanır, kelime ve cümlelerimiz bunu izah etmeye kifayet eder mi bilmem? 
Devrine göre 500 lira iyi bir para. Bu dönemde bir vekilin maaşı ortalama 105 gr Reşat altını. Altının gramı yaklaşık 1 liradır. Yani Akif, 500 gram altın ödülü elinin tersiyle geri çevirmiştir. Kendisi o anda vekildir. Fakat vekillikte de fazla kalmaz. İstifa eder. Çok mu zengin. Nerde... Kim kaybetti de O bulacaktı o zaman. Adamdaki asaleti gördünüz mü? Vefat ettiğinde de ailesine bir şey bırakmadı. Gani gönüllü, eli öpülesi adam. Çocuğu yoksulluk içerisinde bir hayat sürdü. Sonunda bir kış günü çöplükte ölü bulundu.  Milli Şairimize verdiğimiz değer bu işte…Siz hiç babası  vekillik yapıp da çocuğu açlıktan ölen vekil gördünüz mü ?
Bana, açıldığı andan itibaren TBMM’nin yaptığı en büyük hizmet nedir derseniz. Ben en başa bu Marş’ın kabulünü koyarım.. Burada marş yazması konusunda Akif’i ikna eden Hamdullah Suphi’yi, bu şiiri marş olarak kabul eden o günün meclis üyelerini de ayakta alkışlamak lazım. Hepsini minnetle anıyorum Akif ile birlikte. 
Konumuz İstiklal Marşı idi. Ama konuyu genişlettim sanırım. Fakat İstiklal Marşı denince Akif, Akif denince de İstiklal Marşı akla gelir. Yazdığı eser bizim milli marşımız. O da, bizim milli şairimiz. Allah onun gibi içten ve derinden şiir yazan, Arnavut olduğu halde  yediği, içtiği yeri, memleketi kabul edip dert edinen kişilerin sayısını çoğaltsın.
Bundan çok değil. Daha önceleri biz bu Marşı daha gür bir şekilde söylerdik. Şimdilerde fon müziği eşliğinde sadece mırıldanıyoruz, söylemiyoruz artık. İstiklal Marşı söylenmeye başlandığında yine eskisi gibi dimdik durmuyoruz. 
İstiklal Marşı’mızı gür bir seda ile söylemeye devam edelim.  “Allah bu millete bir daha yeni bir İstiklal marşı yazdırmasın.”  29/02/2016

* 12/03/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.