İnsana
dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen din, kimsenin tekelinde değilse de dinin
doğru anlaşılması için din görevlilerinin de dini anlatma sorumluluğu vardır. Bu
din anlatılacak ve bu din, nebevi tebliğe uygun düşecek şekilde kavli leyyin
dediğimiz tatlı ve yumuşak bir dil ile kitlelere ve almak isteyenlere din
adamları tarafından anlatılacak. Anlatmakla da kalmayacak. Anlattıklarıyla
orantılı olacak şekilde dini yaşayacak ve yaşantısıyla çevresine, kendisini
takip edenlere, dost ve düşmana örnek olacak. Bu temel özellik yanında, irşat
görevinde bulunacak din görevlisinde/adamında/aliminde başka hangi özellikler
olmalıdır? Aynı zamanda nelerden kaçınmalıdır? Bu sorulara cevap aramaya
çalışacağım:
Öncelikle
konusunun ehli olacak. Hem dini hem de çağı okuyabilecek entelektüel bir
birikime sahip olacak. Aynı zamanda mesaj vermek istediği toplumu iyi
tanıyacak. Toplumun hassasiyetlerini, neye ihtiyaç hissettiklerini, dertlerinin
neler olduğunu da iyi bilecek. Neyi, nerede, hangi atmosferde, kime, ne şekilde,
hangi üslup ve kelimelerle aktarması gerektiğini bin düşünüp bir konuşacak ve
yazacak. Verdiği mesajlar ötekileştirici, kutuplaştırıcı değil, birleştirici
olmalıdır. Tüm amacı, yüce dini insanlara nefret ettirmeden, sevdirerek
anlatmalıdır. Topluma ayakları yere basan, toplumun dertlerine tercüman olan ve
sorunlara çözüm üreten, hayatın içinden bir din anlatmalıdır. Uygulama imkanı
olmayan, hayal aleminde gezen, halkta ve hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen,
halkın derdine derman olmayan slogani ve hamasi bir din ve söylemden
kaçınmalıdır.
Çağın
gerektirdiği, insanların kullandığı ve boy gösterdiği her türlü iletişim
araçlarını, yazılı ve görsel medyayı aynı zamanda sosyal medyayı ve sanal alemi
yerinde ve yeterince iyi kullanmalıdır. Buralarda mesajını verirken aynı
zamanda soru soran, olumlu-olumsuz görüş yazanlara makul ve mantıklı cevaplar
vermelidir. Gerilimi yükselten, toplumu ikiye bölen bir dilden ve dinden uzak
durmalıdır. Sayfasını, kendisini ve savunduğu değerleri tartışılır duruma
düşürmemelidir. Kendisine hakaret edenlerin seviyesine düşmemelidir. Dolduruşa
ve tahriklere gelmemelidir. Burada duygusallığa yer yoktur. Hakaretlere, bir
din adamına yakışmayacak ve telafisi mümkün olmayan cevaplar yazmamalıdır. Cevaplar,
efradını cami, ağyarını mani olmalı. Asla efendiliğini ve beyefendi kişiliğini bozmamalı,
edepten ve edep dilinden ayrılmamalı. Hakaret edene hakaretinden dolayı mahcup
olacak en güzel cevabı vermelidir. Tüm efendiliğine rağmen birileri, onu mindere
çekmeye çalışır ve hakaretlerine devam ederse gerekirse cevap yazmamalı yani
muhatap almamalı. Kem söz sahibine aittir diyerek gerekirse hakaretleri iade
etmeli. Çünkü bazen cevap yazmamak muhataba verilebilecek en güzel cevaptır. Hakarete
hakaretle ya da misliyle cevap vermek belki de rakibin istediğidir. Bu oyuna
gelmemelidir. Tuzak sorulara, tahrik ve saldırılara maruz kaldığında, bunların
altında kalmamalı, bunu tahriklere kapılmadan yapmalı. Tahrik olarak birilerine
malzeme vermemeli, onların elinde yenilebilir meze olmamalı. Soğukkanlılığını
korumalı, kişisel ve duygusal davranmamalı. Diline ve yazısına hakim olamıyorsa
hemen cevap yazmamalı, sakinleşince cevap vermeli.
Hak
ederek veya hak etmeyerek bir makama gelmiş veya getirilmiş, makamı tartışılır
hale getirmemeli, esas işine odaklanmalı. Allah’tan istediğim bir göz idi, o
bana iki göz verdi, demek ki var bende bir maharet diyerek koltuğu ve makamı
istediği şekilde kullanmaya kalkmamalı, ben her istediğimi söyler ve yaparım
dememeli. Makam ve takipçileri dolayısıyla ne oldum delisi ve şöhret budalası
olmamalı. Takipçilerim nezdinde bir karşılığım, ağırlık ve saygınlığım var
diyerek kendine olduğundan fazla misyon biçmemeli ve makamın ağırlığını ve
sorumluluğunu üzerinde hissetmeli, şöhretin altında ezilmemeli ve sorumluluğunu
bilmeli. Baktı ki makamının ağırlığını taşıyamıyor, insanlara günlük laf
yetiştiriyor, her lafı baş yarıyor, makamını tartıştırıyor ve kendisini o
makama getirenlere zarar verir hale gelmişse, o halde ona düşen, benden bu
kadar deyip çekip gitmesidir. Bunu yaptıktan sonra da esas işine
odaklanmalıdır. Gerekirse bir müddet sosyal medyaya da veda etmelidir. Hızını
alamayıp kendisine saldıran ve hakaret edenler olursa, makamdan ayrılma
psikolojisini depreştirmemelidir ve saldırgan bir tutum içerisine girmemelidir.
Kendisini destekleyen takipçilerinin yaşa, var ol dolduruşuna gelmemelidir.
Susmayı ve sessizliği korkaklık olarak görmemelidir. Kendisine sahip olamayıp
bir şeyler yazıp çizmiş ve büyük tepki almışsa, özür dileme erdemini
göstermelidir. Bunu yapmadan profili
kapatmak, tartışmayı ve öfkeyi dindirmez. Hesabını kapattı ise de ortam soğuyuncaya
kadar bu alemde boy göstermemelidir. Sabah kapatıp akşam geri dönmemelidir.
Dönecekse de kırdığı yumurta ve açtığı onulmaz yaradan dolayı sadece Allah’tan
af dileme yoluna gitmemelidir. Aynı zamanda kalp kırdığı kişilerden ve
kamuoyunu yersiz meşgul ettiğinden dolayı kamuoyundan özür dilemelidir. Çünkü
sosyal olaylarda tek başına Allah’a tövbe etmek yeterli değildir. Unutmamalı ki
kalp kırmanın tamiri, ilgili kişilerden helallik almak ve özür dilemekten geçer.
Bir din aliminin Allah’a karşı sorumluluğu kadar topluma karşı da sorumluluğu
vardır.
Sözün
özü, bir din Görevlisi, kendini bulunmaz Hint kumaşı görmemeli. Dostu üzüp
düşmanı bıyık altından güldürmemeli. Bir din alimi böyle olamaz şayet böyle ise
cemaat ne yapar dedirtmemeli. Tartışmanın odağı haline gelme yerine gönüllere girme,
onları ikna etme yolunu düstur edinmeli. Tüm bunları yapamıyorsa, bu demektir
ki bu kişi yol ve yordam bilmiyor, kişi ve toplum psikolojisini tanımıyor. Bu
durumda ona düşen susmaktır. Bu işleri ehline havale etmektir. Allah rızası
için konuşmamasıdır. Allah rızası için yaptığı bu işi Allah rızası için
yapmamasıdır. Çünkü savunduğu değerlere faydadan ziyade zarar veriyor demektir.
Unutmamalı ki gönüllere dokunamayanın, sözünün tesiri de olmaz.
*03/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder