“Hep anlatıyorsun ama hiç yemek yemediniz mi”
derseniz. Hani “Yediğin, içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat” denir ya benim
de niyetim gördüğümü anlatmaktı. Madem sordun. Yemekten de biraz bahsedeyim
olmazsa… Yedik yemesine!
Yurt yönetimi diğer konularda yaralı parmağa
işemediği gibi bu konuda da işemek istemedi. İşi yokuşa sürdü. “Efendim aşçımız
izinde. Yemek çıkaracak kimse yok. Aşçı gelse de yemek yapacak nevalemiz yok,
parayı peşin toplasak belki olabilir” dendi. Kendilerine okulunuzun Manisa
esnafından 19 günlüğüne veresiye erzak alacak itibarı da mı yok. O zaman
kapatın bu okulu gitsin dedim. Neyse efendim peşin para vererek alınan
erzakla yurtta yemek çıkmaya başladı. Yemekler yenecek gibi değildi. Bir
hafta sabrettikten sonra yemek grubundan çıkarak yan taraftaki
öğretmen evinden yemeye karar verdik, daha önce tanış olduğumuz 7-8
arkadaşla birlikte. Öğle ve akşam yemeklerini öğretmen evinden yedik.
Sabah kahvaltısını 7 arkadaş ortak aldık. Çayı da
öğretmen evinden içmeye başladık. Bizimle görev yaptığımız yerden gelen bir
arkadaşımız, bizim kahvaltı grubuna dahil olmadı. Niçin dahil olmadı
derseniz, bu arkadaşı mutlaka anlatmam lazım. Çünkü dünyada eşini ve benzerini
bulamazsınız. Çalıştığımız okullar farklı olsa da 2-3 yıl boyunca bu arkadaşı
tanıyamamışım. Ancak yolculukta tanıyabildim. Ben onunla 19 gün geçirdim. Sizin
de tanımanızı isterim. Ben kendisini tanıttıktan sonra kendisiyle
yolculuk yapmak isterseniz numarasını bulup size verebilirim. Bu zevki sizin de
tatmasını isterim. Allah’a yakın, benden uzak olsun yeter.
Bu arkadaş kahvaltıya dahil olmadı. Bana o yazın uzun
günlerinde günde bir öğün yeter dedi. Öğretmen evinde sadece günlük öğle
yemekleri yemeye başladı. Günde bir öğün yediği için yavaş yavaş sindire
sindire yerdi. Masamızda ve yan masalarda ne kadar ekmek varsa hepsini toplardı.
Yerken terlerdi. O terledikçe biz kendisine peçete uzatıyorduk. Zaman zaman
“Hocam, sen niye terliyorsun bu kadar” derdik. “Hocam ben yemek yerken
terlerim” derdi. Niye terlemesin ki adam bir günlük yiyeceği yemeği öğle
yemeklerinde depo ediyordu. Yedikçe “ Ya Rabbi, ya beni öldür, ya da midemi
büyüt” der gibiydi. Biz yedikten sonra ayrılamıyorduk. Çünkü “Hocam beni
bekleyin” derdi. Hepimizi yanı başında bekletirdi. Mide olduğundan büyüktü
gerçekten. Depo sağlamdı.
Aynı zamanda prensip sahibi idi arkadaş. Gerçekten akşam
yemekleri yemedi. Sabah kahvaltısı fonuna da ortak olmadı. Biz her sabah
nevalemizi alıp grubumuzla kahvaltı yapmak için öğretmen evi bahçesine giderken
nezaketen haydi hocam geliyor musun derdik. O da, “Hocam siz gidin.
Biliyorsunuz ben kahvaltı yapmıyorum” cevabı verirdi. Biz bahçeye geçip
kahvaltımızı yapmaya başlarken bu prensip sahibi arkadaş ardımızdan
gelir, masamıza otururdu. Biz yerken o önce bakar, sonra tekrar bakardı.
“Buyur hocam” derdik. “Hocam size afiyet olsun. Biliyorsunuz ben kahvaltı
yapmam” derdi. Biz kahvaltımızı yapmaya devam ederken bizim ki yavaştan yavaşa
ekmekten koparmaya, ardından zeytin ve peynire uzanmaya başlardı. Sonra
prensibini unutur, kendisini yemeye kaptırırdı. Her gün istisnasız biz ona
kahvaltı teklifi yaptık. O da reddetti. Ardından abandı. Kahvaltıyı da böylece
bizim 7 kişilik grubun sırtına yüklemiş oldu. Çay ise yine bizim şirkete
aitti. Biz her gün kahvaltıyı malum yerde yaptık. O istisnasız her gün
masamıza oturdu. 18.gün “Arkadaşlar olmuyor böyle. Bir de çay parasını ben
vereyim” dedi. Birbirimize bakıştık. Acı acı gülümsedik. “Önemli değil hocam! Yarın
son gün, o zaman da sen verirsin” dedik. Dedik diyorum; deme görevi bana aitti
zaten. Son gün kahvaltıyı prensip sahibi arkadaşımızın nezaretinde
yaptık. Bol bol çayımızı içtik. Ne de olsa çay parasını 18 gündür bizden
geçinen arkadaş verecekti. Kahvaltı bitti. Çaylar içildi. Bizim 18 gün
misafirimiz olan arkadaşın kalkıp çay parasını vermesini bekledik. O oturdu,
biz oturduk. Birkaç defa kalkalım dedik, birbirimize bakıştık. Yine
kalkmadı. Oyalanmak için kahvaltıda dişlerimizin arasını karıştırmak için
kürdanla oynadık. Kahvaltıda diş kovuklarına ne girecekse! Adam
yine kalkmadı. Sonunda kalkıp çay parasını verdim. Bu sefer bizim ki “Hocam hani
ben verecektim, niye verdiniz? Olmadı ama“ dedi. Ben “Niye olmasın hocam, bu
bizim görevimiz, senin canın sağ olsun” dedim. Aslında arkadaşın prensibinin
kahvaltı yapmamak değil, kahvaltı masrafına katılmama prensibine sahip olduğunu
geç de olsa anladık. Kursun yolunu tuttuk. 04/02/2016 (Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder