Okul öyle bir yerde idi ki en ufak bir ihtiyacımızı
karşılayacak yer yoktu, küçük bir bakkaldan başka. Zaman zaman kursla ilgili
fotokopiye ihtiyaç oluyordu. Hele şükür okulda fotokopi makinesi vardı.
Fotokopi çektirmeye gitti bir arkadaşımız. Olmaz cevabı almış. Parasını verelim
dedik. Yine olmaz, yasak dediler. Fotokopiden de havamızı aldık. Öyle ya.
Burada koskoca devletin, hizmet eden bir kurumu vardı. Mutlaka devletin resmi,
soğuk yüzünü göstermeleri gerekiyordu. Fazlasıyla gördük gerçekten.
*
Yurt sıkıcı idi. Kurs da. Hokkamızı aldık. Kamıştan
kalemimizi de temin ettik. 19 gün boyunca bildiğim dimdik elifi yazmayı
beceremedim. Hat; sabır, estetik, dikkat, rikkat ve yetenek isteyen bir sanattı
gerçekten. Bitmek bilmeyen derslerdeki sessizliği ara sıra benim sesim
bozuyordu: Hocam Osmanlı'nın niçin yıkıldığını şimdi anladım deyince insanların
kafalarını kaldırıp baktıklarını gördüm. Niye sorusuna: Olsa olsa bu hat sanatı
yüzünden derdim. Anlık bir gülümsemenin yerini acı bir tebessüme bırakıyordu
tekrar.
Teneffüs ziliyle beraber kendimizi dışarı atıyorduk bir
nebze rahatlamak için. Okulun hemen yanındaki öğretmen evi çay içme yerimizdi
aynı zamanda. Çayı içiyorduk ama bu işin bir de dönüşü var. Girerken zaten
ayaklar geri geri gidiyor. Bir de merdivende bekleyen eğitim yönetici
yardımcısı var bizi bekleyen. Hepimiz okurken girişlerde bekleyen asık suratlı
müdür olur ya. İşte öyle biri. Bizimkisi laf da yetiştiriyor aynı zamanda:
Nerede kaldınız, yine geç kaldınız gibi. Ağzından da ateş püskürüyordu. Sağ
taraftan kalktığını hissettiğimiz bir gün yanına vardık. Önemli bir görev
yapıyorsunuz, nasıl eğitim yöneticisi oldunuz, biz de istesek olabilir miyiz, dedik.
“Torpilini buldunuz mu gelirsiniz. Ben de öyle geldim” dedi. Eşinden
ayrıldığını da öğrendik bu arada.
Yanımızda kursiyer olan Sivaslı hocamız: “Ben bunun derdini
ve çözümünü de biliyorum” dedi. Biz ”Aman hocam çöz şu işi, gel seni bununla evlendirelim.
Nikahınızı da biz kıyarız. Bütün masrafları da biz karşılayalım. Üstelik
maaşı da var. Yönetim sorunu da yaşamazsın. Hiç olmazsa biz de 19 gün boyunca
rahat ederiz “ dedikse de ikna edemedik mübareği.
*
Kursun yanında alışveriş yapabileceğimiz küçük bir bakkal
vardı. Geldiğimiz günden itibaren sigara almak için girdim oraya. Pek
fazla girip çıkan olmazdı bizden başka. Adamla aşina olmuştuk neredeyse. Bir
gün 100 lira uzatıp sigara istedim. Bozuk yok dedi. Bir paket sigara ver.
Bozdurunca vereyim dedim. “Ben seni tanımıyorum” dedi. 100 lira sende
kalsın bir paket sigara ver dedim. Adam yine kabul etmedi. Adamın niye küçük
kaldığı da böylece belli olmuş oldu.
*
Ders bitimi rahat bir nefes almak için yatakhaneye kendimizi atıyorduk.
Ama bu sefer Erzurumlu hocamız devreye giriyordu: “Haydi, hocam vakit
yaklaşıyor. Abdestlerimizi alalım.” Hocam daha bir saat var. Acelemiz ne dedim.
“Hocam Ulu Camiye ancak varırız. Biraz da önünde otururuz” derdi. Yine onun dediği
olur, bir saat öncesinden abdestimizi alarak caminin yolunu tutardık. Hocam,
sanki sen kursa değil de bizi erkenden camiye götürmek için görevli gelmişsin
derdim. Sağ olsun namazlarımızı sayesinde camide cemaatle* kılıyorduk. 07/02/2016 (Devam edecek)
Not: Namazı
dosdoğru kılan, cemaatsiz namaz kılmamıza engel olan ve bizi cemaate hep teşvik
eden namaz aşığı, Erzurumlu hocamızı 2008 yılında Erzurum’da ziyaret ettim. Sağ
olsun çağ kebabı ve tatlılarını ikram etti. Evinde misafir etti. Güler yüzünden,
samimiyetinden ve takvasından bir şey kaybetmemişti. Beni sabah namazına
kaldırdı. Abdesti aldıktan sonra ev ahalisiyle birlikte salona geçerek cemaatle
sabah namazı kıldık. Allah sayılarını çoğaltsın."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder