Adam borçlu, hayatını idame ettiremiyor, bizden borç
istiyor. Yalan söylemeyen biz, yok deyince insanımız naçar kalıp önce kredi
kartının en alt limitini ödemeye başlıyor, bir müddet sonra borçlarını döndüremeyince
denize düşen yılana sarılır misali bankaya koşup kredi çekiyor. Sonuç bizim
borç vermediğimiz kişinin en iyi dostu banka oluyor. Neredeyse hayatı boyunca
bankayla dostluğu devam ediyor. Çoğu zaman da bankaya olan borcu çocuğuna miras
kalıyor. Bereket öldükten sonra kamu zararı olarak ödenmeyen bu borç devlete
ihale ediliyor.
Zamanında neyin suç veya değil, kimin suçlu veya nereler
suç makinesi olduğu belirtilmeden insanımız kendine göre bir yerlere girip
çıkıyor. Kendine göre bir hayat oluşturuyor. Bu şekilde günler, aylar, yıllar
geçiyor. Sonra bir bakmışsın ki gittiğin yer suç odağı haline gelmiş. Suçlusun
diye devlet peşine düşmüş. Devlet bununla da yetinmiyor. Bu suça kimlerin
karışmış olabileceğini araştırıyor durmadan. Devlet bunu yaparken "Tabiat
boşluk kabul etmez. Ben zamanında boşluk bıraktım, insanımıza sahip çıkamadım,
ev-bark ve barınma sağlayamadım, dini eğitimi yeterince veremedim"
özeleştirisi yapmadığı gibi "Bu insanların içerisinde kim, ne kadar
suçlu" demeden toptancı davranıyor ve birçok insanımız suçlu muamelesi
görüyor. Bu tipleri de suça ittiğimiz kişiler olarak görebiliriz.
Bulunduğu muhitte adam farklı bir fikir öne sürüyor veya
görüşünü açıklıyor. Bu açıklama fikir ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmiyor.
“Vay sen misin böyle diyen” deyip üzerine çullanıyoruz. Adamı anasından
doğduğuna pişman ediyoruz. Gecemizi gündüzümüzü o kişiyi eleştirerek geçiriyor
ve dışlama yoluna gidiyoruz. Görüşünü açıklayan “Yanlış anlaşıldım, doğrusu şu”
dese de fayda etmez. Çünkü hemen “kıvırdı, geri adım attı” diyoruz. İçine
kapansa “İnsan içine çıkacak durumu kalmadı, bak kapandı,” aramıza katılmaya
devam etse “Adam da hiç yüz de yok, ne deyip de geldi aramıza” deriz. Hasılı
adam özür dilese, görüşümden vazgeçtim dese de fayda etmez. Çünkü kalemi
kırılmıştır. Mahallesinden kimsenin selam vermediği, gördüğü zaman yönünü veya
yolunu değiştirdiği bir durumda “Burada bana hayat yok, camiam bana sırtını
döndü, kimse benimle konuşmuyor, dışlandım” deyip çekip gitse “Belliydi zaten
böyle yapacağı. Bak, camiasını sattı, şimdi öbür mahalleye geçti, hain adammış
vesselam” deriz. Aramızdan çekip gitmesinde bizim payımızın olup olmadığını hiç
sorgulamayız bile. Bu da öbür mahalleye gönderdiklerimizdendir.
Adam işsiz, iş veremiyoruz ya da vermiyoruz. Bu adam işi
yokken ne yer, ne içer demeyiz. Bir bakmışsın ki adam hırsızlık yapmış. Hırsız
diye ayıplıyoruz bu defa.
Adam bir hata yapıp suç işleyip cezaevine girip çıksa
vasıflı bir eleman bile olsa kolay kolay iş vermiyoruz. Çünkü sakıncalı bir
piyadedir bizim için. Bu tipler de mecburen yeniden suça yönelebilir.
Oturmuş bir eğitim sistemimiz yok. Sınav sistemi ile
durmadan oynuyoruz. Başarı sırasını belirleyeceğiz diye seviyelerinin üzerinde
sorular sormak suretiyle çocuklarımızı etüt ve kurs merkezlerinin kucağına veya
özel ders almaya itiyoruz.
Örneklerimizi çoğaltabiliriz. Sanırım derdimi anlatabildim.
İnsanımızı başkalarının kucağına atmak veya suça itmek istemiyorsak önce
kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Biz zamanında tedbirimizi alabilseydik,
boşluk bırakmasaydık veya onların ellerinden tutabilseydik kimse suç işlemeye
yönelmezdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder