1986 yılında Erciyes İlahiyat Fakültesini kazandım. Yaz boyunca yevmiyesi 5.00 TL’den inşaat işlerinde kazandığım para ile Kayseri’ye okumaya gittim.
Kredi yurtlara bağlı, Talas Erkek Öğrenci Yurduna yerleştim. Hocaların istediği kitapları aldım. Bir ay oldu, para suyunu çekti. Memleketten para isteme durumum da yok. İkinci dönem okutulacak olan “en- Nahvü’l Vazıh” isimli Arapça kitabını kitapçıya geri vermek için elime aldım. Geldiğim andan itibaren yanımdan hiç ayrılmayan Bursalı Hasan, “Hocam bir sıkıntı varsa bende para var, takviye yapabilirim” dedi. “Yok hocam param falan var. Bu kitap ikinci dönem okutulacakmış, dolapta kalabalık etmesin. Onun için vereceğim” diyerek meteliğe kurşun attığımı gizlemeye çalıştım.
Kitabı kitapçıya geri verdim. Kitap bedeli beni birkaç gün daha götürdü. Bir sabah okula gitmedim. Doğru Kayseri amele pazarını buldum sora sora. Baktım bekleyenler var. Daldım içlerine. Onlar bekliyor, ben bekliyorum. Gelen giden yok. Baktım birisi geldi, öndekilerle bir şeyler konuştu. Dediğini kabul eden olmadı. Adam ayrılınca sordum ne istiyor diye. “Simit sattıracak adam arıyor” dediler. Adamın peşine takıldım. Adam gitti ben takip ettim onu bir gölge gibi. Adamı durdurup “Ben satayım simidini” deyip cesaretimi toplayamadım. Çünkü hayatımın hiçbir safhasında bırakın simidi, topluluk karşısında bir satış yapmamıştım. Ya ben simit satarken tanıdığım biri görse, ya da simidi satarken başımdan tepsiyi düşürüp simitler yere serpilse… Sonunda adam gözden kayboldu, ben de geldiğim gibi geri yurda döndüm.
Her günün akşamında bir firmanın getirdiği self servis yemekler içerisinde fiyatı en uygun olanı ezogelin çorbası ve kuru fasulye idi. Bir gün çorba, ertesi gün kuru olacak şekilde bir planlama yapmıştım. Yemek seçmem yok normalde. Nasıl ki her gün bal yiyen baldan bıkarsa ben de bu iki yemekten bıkıp usanmıştım. O kadar bıkıp usanmış ve hevesimi almışım ki Kayseri’den ayrıldıktan sonra 8-10 sene bu iki nimete dönüp bakmadım. Tek kap yemek aldığımı gören bazı tanıdıklarım “Sen başka almıyor musun” derlerdi. Cevabım tekti: “Fazla yiyesim yok, öylesine aldım.”
Akşamında çorba alacak param da kalmadı. Kaldığım B bloktan saat 22.00 gibi A bloktaki kantine geçtim. Kendi halimde otururken ceplerimi bir yokladım. Elime bir çay fişi geçti. Fişi uzatıp yarım ekmek istedim. “Ekmek bayat ve kuru ama” dedi satıcı. “Farketmez” dedim. Ekmeği aldım. Ekmek bayattı ama olsun. Fakat sadece ekmeği başkasının yanında nasıl yiyecektim. Ya biri, “ Kuru ekmek yenir mi? Yoksa senin paran yok mu” dese...En iyisi kantinden çıkmak. Odama gitsem, oda arkadaşlarım orada. En iyisi B blokun arkası dedim. Gittim oraya. Karanlık ve sote bir yer. Gelip geçen de yok. Tam aradığım bir yer. Susuz ve katıksız indirdim mideme hızlıca. Akşam yemeğini de bu şekilde halletmiştim, yarına Allah Kerim dedim ve uyudum.
Sabah kahvaltısını yapan okula giderken ben tersine Talas ilçesine gittim iş aramaya. Bir günlük bir iş buldum. İşim harç karmak ve 4 ayrı köşede ihata duvarı yapanlara el arabasıyla harç taşımaktı.
Hem karma hem de taşıma. Üstelik harç karılan yerle ustaların olduğu mesafe epey aralıklı idi. Birine götürmeden diğeri harç istiyordu. Öğle yemeği molası dışında dinlenmek için sırtımı dayayamadım. O köşeden bu köşeye koşturdum, kürek salladım. Hayatım boyunca olmadığı kadar terim akmıştı. Bir de akan terin göze gelmesi yok mu? Mübarek ne de yakardı gözleri. Güneş tepede zaten yakmaya devam ediyordu. Bir de el arabasının kuma saplanması ve taşlara takılması olmasaydı... Hasılı tüm terimi ve çabamı o inşaata, o gün boşaltmıştım nerdeyse. Hamlık da işin cabası. Hele şükür akşam oldu güç bela.
Sıra geldi alın terimin karşılığını almaya. Patron, “ Paranı yarın vereyim, bizim burada iş bitti. Öğrenciymişsin madem, istersen yarın gel, başka bir yerde iki gün daha çalış” dedi. Olur dedim ama yıkıldım. İki günlük iş benim için müjdeydi tabii. Kendisi de bana parayı almaya nereye geleceğimi söyledi.
İki gün bir başka yerde çalıştım. Oradan 2.günün akşamında iki günlük yevmiyemi aldım. İlk çalıştığım patronun yerine ne zaman vardıysam “Paranı yarın vereyim, bir gün vereyim” dedi, beni başından savdı. Sonra da izini kaybettirdi. Maalesef o bir günlük yevmiyemi iç etti. Güya “İşçinin ücretini alın teri kurumadan verecektik.”
Lise ve üniversite yıllarında özellikle yaz dönemleri inşaatlarda çalışarak geçirdim. Hiçbir yerde o parasını alamadığım yer kadar çalışmadım ve o kadar ter akıtmadım. O para benim için hayat memat meselesiydi. Keşke yapmasaydı. Çünkü paraya ihtiyaçtan ne ben öldüm. Ne de o, vermediği için onmuştur. Yaşıyor mu bilmem ama bugün bana gelse o bir günün yevmiyesini kat kat verse asla gönlümü alamaz. Benim için o para, o gün için çok değerliydi. Bugün bana servetini bağışlasa -nasıl ki gecikmiş adalet, adalet değilse- benim gözümde bir hiçtir o servet.
Ben tüm terimi o gün için Kayseri’ye boşalttım. Onu da Allah’a havale ettim. Allah hayrını versin onun ve alın terini vermeyen diğerlerinin.. 01/01/2016
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder