6 Ağustos 2024 Salı

Esaret mi Ölüm mü?

7 Ekimden bu yana Gazze'de öldürülen Filistinli sayısını tutmaz olduk artık.

Bomba sayısını da bilmiyoruz. 

Yıkılan bina ve sağlam kalan ev ve binayı da bilmiyoruz.

Yaralı sayısını hakeza. 

İsrail hem karadan hem havadan öldürmeye devam ediyor. 

Sadece halk değil, Hamas liderinin çocuk ve torunlarının ardından Hamas lideri de öldürülüyor.

Kısaca İsrail'in karşısına ne ve kim çıkıyorsa ölümden nasibini alıyor.

Gazze'de bulunan insanlar ne yer ne içer, nerede yaşar bilmiyoruz.

Bilinen bir şey varsa İsrail öldürmeye devam ediyor ve kana doymuyor. 

İsrail'e dur diyen de yok. Dur diyen varsa da İsrail vur anlıyor. Kimseyi tınlamıyor.

Sonuçta ölen Filistinli, yaralanan Filistinli, evsiz ve barksız kalan Filistinli, aç ve susuz kalan Filistinli. 

İsrail'in ise keyfi beyde yok. Öldür öldür bitiremiyor ya da bitirmiyor. Öldürmesi sadece Gazze'den ibaret de değil. Lübnan, Suriye, İran vb. dinlemiyor. 

Yani orta yerde eşit şartlarda bir savaş ve mücadele yok. Hep ölen ve ağlayan Filistinli. 

Tüm bu tek taraflı katliamı dünya seyrediyor. Biz ise Filistin'e destek mitingi yapıyoruz, İsrail'i tel'in ediyoruz, Yahudi ürünlerine boykot çağrısı yapıyoruz ve ürünlerini boykot ediyoruz, durmadan Filistin ve Gazze'ye gündemde tutuyoruz. 

Sonuç, İsrail daha da öldürmeye devam ediyor. 

Bu yalnızlık ve güçsüzlükle Filistin'in bu tek taraflı ve orantısız savaşı kazanması da mümkün değil. 

Her yönüyle Filistin aleyhine işleyen bir durum ve trajedi varken sadece güçten anlayan İsrail'i durduramıyorsak bu durumda ne yapmalı? Bu soruya cevap vermek zordur biliyorum. Ama en azından Filistinlinin ölmesini engelleyebiliriz. Çünkü ne kadar sıkıntılı olursa olsun yaşamak ölmekten iyidir ve Filistinlinin yaşaması ve nefes alması daha önemlidir. 

Filistinlinin yaşaması nasıl sağlanır bilmem ama bunun için her türlü yol, diplomasi, kamuoyu baskısı vs. denenmelidir. Varsın Filistinlinin özgürlüğü olmasın. En azından bir gün bu esaretten kurtulacağım, bu dertler bitecek umudunu yaşar Gazzeli. Öldükten ve öldürüldükten sonra geriye dönüş yok, kurtuluş yok. 

Burada 7 Ekimden önce Gazzelinin yaşamasına yaşama denir mi demeyin. Elbette esaret de temenni edilmez, ölüm de. İlla bir tercih denirse, esaret ölüme tercih edilir. Çünkü esaretten kurtulma umudu hep vardır ama ölümden geriye dönüş yoktur. 

Dıamond Tema

Dıamond Tema'yı ilk defa Sinan Canan ile bir video programında izlemiştim. 

Agnostik olduğunu söyleyen bu genci, görüşünden ziyade teklemeden altı dolu ve efendice konuşması, bilgi ve birikimi, saldırgan bir tavır göstermemesi ve saygılı bir profil çizmesinden dolayı takdir etmiş ve yazı konusu edinmiştim. 

Daha sonra birkaç videosunu daha izledim. Fazlaca takipçisinin olduğu bir YouTuber idi.

Hz Ayşe'nin evlilik yaşıyla ilgili videosundan dolayı hakkında yakalama kararı çıkarıldığından dolayı ülkeyi terk etmişti. 

Bugün bir arkadaş bir videosunu gönderdi. 27 dakikalık videoyu dinledim. Benim ilk izlediğim, efendiliğine ve saygınlığına hayran kaldığım Dıamond Tema gitmiş. Bir küfürbaz gelmiş ekrana. Baştan sonra küfür ve hakaret içeriyor videosu. Ana avrat küfrediyor. Bir milyonu aşmış takipçisini, dindarını ve dinsizini kovuyor hem de küfrederek. Ağzına aldığı küfürleri burada zikretmeye edebim müsaade etmez. 

Küfürlü videosundan anladığım kadarıyla, hakkında yakalama kararı çıkarılmasının ardından, belli ki videolarının altına bol miktarda eleştiri, hakaret ve küfürler gelmiş. Bu küfürlerden anası ve eşi de nasibini almış. Aklı sıra küfre küfürle karşılık veriyor. 

Burada bu küfürlü videosundan dolayı Tema'yı savunacak durumum yok. Çünkü zehir zemberek çektiği bu video bilinçaltını ortaya koyuyor. Efendiliği ve olgun duruşu, işler iyi giderken ki hali imiş. İşler umduğu gibi gitmeyince içindekileri bu videosunda kusmuş. Dıamond'un bu yüzünü de bu vesileyle görmüş oldum.

Bu durum ya da bu haleti ruhiye nasıl izah edilir bilmem ama kendimce bunu izah etmeye, izah ederken anlamaya çalışacağım. İzah ederken Dıamond'u savunmayacağım. Çünkü savunulacak bir tarafı yok.

Daha önceki videolarından izlediğim kadarıyla Dıamond Tema, agnostik olduğunu söylese de satır aralarında ve çektiği videolarda vermeye çalıştığı imaj, bilinemezcilikten ziyade ateizme daha yakın olduğunu idi. Olabilir. Kişi ateist, deist veya agnostik de olabilir. Bu kendisinin tercihi. Bu görüşünü yaymak için mücadele de edebilir.

Küfürlü videosundan hareketle bu profili anlamaya çalışacağım. Belli ki Tema bu yaşta ve kısa bir zaman diliminde YouTuber fenomeni olmayı kaldıramamış. Şöhret afeti onu yok etmiş.

Bir diğer husus yakalama kararı, yediği küfürler ve maruz kaldığı linç kampanyası psikolojisini bozmuş. Bu bozukluk simasına da sirayet etmiş. Bu görüntüsüyle bir psikologdan destek alması gerekir. Yoksa bu psikoloji ile hem kazandığı şöhreti hem de akıl sağlığını yok eder. Bu psikoloji ile gideceği yer din düşmanlığı, dinlere ve din sahiplerine hakaret, onları cahil ve cühela görmektir.

Dıamond’u bu derece küfürbaz ve düşman yapmada bizim payımız var mı? Bir de buna değineceğim.

Dıamond’u bu duruma düşüren, uğradığı linç kampanyası, dışlanmışlık ve itilmişlik hissi. Eleştirinin yanında küfür ve hakaretlere maruz kalması. Belki de ölüm tehditleri de alıyordur.

Doğru veya yanlış bu tür linç ve dışlama bu sonucu doğurabiliyor. Dün takipçileri tarafından el üstünde tutulurken bugün tu kaka yapılma psikolojisini kaldıramadığından dolayı onu bundan sonra İslam’a ve Müslümana alenen düşman görürsek hiç şaşırmayalım. Bundan sonra onu düşmanca tavırlarla görmek yerine onu yok kabul etmek, görmezden gelmek, görüşlerine altı dolu cevaplar vermek daha iyi olabilirdi.

Bu Ülke Neresi?

Bir ülkeye gözünüz kapalı olarak paraşütle indirildiniz. İndirildikten sonra gözlerinizi açsalar, bu memleketi gezip dolaşın, bakalım bu ülkenin neresi olduğunu bilecek misiniz deseler, hangi özelliklerinden dolayı o ülkeyi bilebilirdiniz?

Bu ülkeyi keşif için çıktınız yola. 

Bir eve girdiniz. Televizyon kumandası poşetli. 

Cadde ve sokaklara çıktınız. Arabalar kaldırım üzerine çıkarılmış. 

Araçlar kaldırımı işgal ettiğinden dolayı yayalar yol üzerinden yürüyor. 

Durmak ve park etmek yasak levhasını altına araçlar park edilmiş. 

Dükkan ve evlerin önünde park yasağı olmadığı halde esnaf ve ev sahibi tarafından yola dubalar konmuş. 

Çoğu cadde ve sokaklarda cami ve okul önlerinde yaya ve okul geçidi levhası ve işaretleri konduğu halde okul ve cami önlerine araçlar yavaşlasın diye setler yapılmış. Aynı şekilde ışık bulunmayan kavşaklarda dur ve dikkatli geç uyarısını rağmen yine setler konmuş. 

Araçtaki insanlar her türlü anlaşmayı korna ile yapabiliyor. 

Pazar yerleri pazar bittikten sonra savaş alanı haline dönmüş. Esnaf ne kadar çöpü varsa pazar yerine boşaltmış. 

Araçlarda kavgada kullanılmak üzere kürek veya balta sapı bulunduruluyor. Trafikte gerginlik, bağırış ve çağırış var.

Her şeyin kuralı varsa da kural tanımazlık hakim. 

Kuralsızlık kural haline gelmiş ve kurallar çiğnenmek için var.

Kendileri pek bir şey veya kaliteli bir şey üretmediği halde belirli periyotlarla başka ülkelere ait ürünler boykot ediliyor. 

Durmadan siyaset konuşuluyor. 

Kutuplaşma var. 

Enflasyon ve hayat pahalılığı olağan ve insanlar alışmış. 

Paraları başka paralar karşısında pul olmuş. 

Demokrasi ve seçimler olduğu halde bir koltuk sahibi olan o koltukta kral gibi yaşıyor ve ölünceye kadar o koltukta kalmak için her yolu deniyorlar. 

Eleştiri kültürü yerleşmemiş. 

Eziklik diz boyu. 

Geçmişle övünme ve geçmişe küfretme rutin hale gelmiş. 

Özel otolar toplu taşıma aracı olarak kullanılıyor. Her araçta genellikle bir kişi var.

Hafta içi, mesai saatlerinde cadde, sokak, kafe, çay ocakları ve kahvehaneler her yaştan insanla dolu.

Daha neler neler...

Bilin bakalım hangi ülke burası?

Mahallemi Yabancılar Bastı

Aralık 2023 idi sanırım. Evimin güney cephesinde üç katlı bir bina ömrünü tamamlamış olmalı ki yıktılar. Öyle zannediyorum, yıkılan binanın ömrü bir insan ömrü kadar bile değil. 

Binanın yıkılışı esnasında mahalle toza belendi. Evlerin içine toz, toprak girmesin diye kapı, pencereyi kapatsak da açık parktaki arabalarımız da tozdan nasibini aldı.

Yıkılan binanın molozu birden taşınmadı. Zamana yayıldı. Aralık ayından beri peyderpey moloz çekildi, kepçeyle kazıldı vs.

Binanın yıkılmasıyla birlikte karşı yol evimizden görünür oldu. Vali Necati Ortaokulu da. Bina varken duyulmayan zil ve öğrenci sesi de evimizin içindeydi. Zille uyandık, her teneffüsü anons uyarılarıyla geçirdik. Okulun yaptığı tüm etkinlikler, açılış ve kapanıştaki İstiklal Marşı da evimize misafir oldu. Bina varken gelmeyen bu sesler bina ortadan kalkınca tüm ses ve gürültüyü eve çekti.

Temmuzun son haftasına gelindiğinde esas inşaatın şimdi başladığını anladık. Kalıplar çakılmaya başlandı. Demirler döşendi. Ardından beton atma makinesi getirilerek beton atıldı. 

Zemin kat yapıldı. Birinci katın kalıpları çakılmaya başlandı. 

İnşaatta çalışan işçi ve usta sayısını bilmiyorum.

Bildiğim bizim dilden konuşmadıkları. Sanırım Arapça konuşuyorlar. Bu da gösteriyor ki inşaat sektörü Araplara ihale edilmiş.

İki haftadır sabahın erken saatinde çalışmaya başlıyorlar. Onların sesleri ve keser sesleriyle uyanıyoruz.

Keser, çivi, tahta ve elektrik seslerinden belli ki elleri çalışıyor ama dilleri de durmuyor. Sabahtan akşama bağıra bağıra konuşuyorlar. Çok becerikli olmalılar ki aynı anda iki işi birden yapıyorlar.

Çok hızlı çalıştıklarına, doğru dürüst dinlenmediklerine göre belli ki kabala almışlar bu işi. Üç dört kat kaç kat yapacaklarsa sanırım kaba inşaat birden biter.

Ardından ince işçilik girer.

Herhalde ekim, kasım gibi bu inşaatın işi biter. Bu demektir ki inşaatın başlaması, bitmesi bir yılı bulacak.

Ses, gürültü bir zaman sonra bitecek elbet ama beni düşündüren, yıkılan bu binanın yanında iki ayrı şahsa ait iki ayrı bina daha var. Buralarda şimdilik Suriyeliler oturuyor. Yan komşusunun inşaata kalktığını gören mal sahipleri biz de yıkıp yeni bina dikelim diyebilir. O zaman bu Çin işkencesi mahallemde epey devam edeceği benziyor. Keşke hep birlikte yıkıp dikselerdi binalarını. En azından tek gürültü ve toz duman ile işi geçiştirirdik.

Bir diğer husus, yıkılması gereken binalar o kadar yakın ki hepsini kürüyüp buraya tek bina yapılabilirdi. Bu haliyle birbirlerinin güneşini de engelleyecek bu binalar. Eski binasını yıkıp yeniden yapan da temeli ta arka tarafa yasladı. Bu demektir ki bu bina yükseldikçe benim güneyden aldığım güneşi de engelleyecek.

Yukarıda inşaatta kalıp ve demir işinde çalışanların hepsinin Arap olduğunu söyledim. Belli ki Suriyeli bunlar. İnşaat sektörü Suriyelilere teslim edildiğine göre bizim Türkler hangi sektörlere terfi ettiler? Yoksa iş yok diye kafelerde kaldırım mühendisliği mi yapıyorlar?

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Dört Büyüklerin Büyüklüğü

GS ve BJK arasında oynanan 2023-2024 Süper Kupa maçının ilk başlarına biraz baktım. 

Daha ilk dakikalarda BJK 1-0 öne geçmişti. Ardından GS birini Icardi, diğerini de Kerem'in ayağından attığı iki ofsayt golü izledim. Misafir geldiği için sonrasına bakmadım.

Misafirle otururken zaman zaman dakika ve skoru takip ettim. Maçın ilerleyen zamanlarında özellikle ikinci yarı GS'nin beraberliği yakalayacağını, maça denge getireceğini beklerken ardı arkasına attığı gollerle BJK maçı hakkıyla ve güzel bir oyunla kazanarak bu sezonun Süper Kupa'sını müzesine götürdü.

İzlediğim bölümlerde GS’i tanımakta zorlandım. Bu takım mı son iki sene bu ülkede şampiyon oldu dedim.

Son iki sezonda varlık gösteremeyen, evinde ve deplasmanda doğru dürüst maç kazanamayan ve başarısızlıkta dolayı kaç teknik direktör değişikliğine imza atmış BJK gitmiş, yerine yepyeni bir takım gelmiş. Oynadığı bu maç ile 2024-2025 sezonunun en büyük şampiyon adayıyım imajını verdi. 

Yeni teknik direktör ve futbolcu transferi ile adını duyuran FB ise tıpkı BJK gibi yeni sezonun şampiyon favorilerinden. 

BJK karşısında varlık gösteremeyen son iki yılın şampiyonu GS ise bu oyunuyla küme düşmeye oynar görüntüsü verdi. 

Dördüncü büyük takım olarak bildiğimiz TS’nin, yaptığı transferlerle yeni sezonda varlık gösterip göstermeyeceğini zaman gösterecek.

Dört büyükler dediğimiz bu takımlar her ne kadar her sezon ilk dört veya altıda yer alsa da diğer kulüplere göre daha fazla şampiyonluk kazansalar da müzelerine daha fazla kupa götürseler de büyüklükleri tartışılır. 

Çünkü büyük takım demek istikrar demektir. Oynadığı oyun ve aldığı skorla adından söz ettirir. Ölüsü bile dişli rakiplere kök söktürür. En azından başa baş mücadele eder.

Gel gör ki bizim dört büyükler böyle değil. Bir bakmışsın şampiyonluğa oynuyor, ertesi yıl ise küme düşmemek için mücadele ediyor ya da ligi ortalarda tamamlıyor. Avrupa maçlarında ise yeterince varlık gösteremiyor. 

Anlatmak istediğim bizim bu dört büyükler bir bakıyorsun fırtına gibi esiyor, bir bakıyorsun ölü. 

Bir iyi bir kötü görüntüleri büyük takım olmayı hak etmediklerini gösterir. 

Mesela son iki yılın şampiyonu GS büyük takım olsa daha bir ay önce ligde 50 puan fark attığı BJK karşısında 5-0 mağlup olmaz. Yenilebilir ama mücadele başa baş olur. Gol yer ama gol de atar. 

Daha genç yaşında yere göğe sığdıramadığımız Okan Buruk ise BJK karşısında farka giden golleri kalesinde görmesine rağmen maçın sonucunu değiştirecek hamle yapamıyor. Seyirci gibi izledi mağlubiyeti. 

Elbette tek maç ölçü olmasa da büyük takım ezeli rakibinden beş gol yemez. 

Hasılı bizim dört büyükler büyüğüz diye geçinmesin. Başa baş ve dişe diş mücadele edemeyen ve istikrarı koruyamayan takımlardan büyük takım olmaz. 

Dünya Varmış!

"İlk Burun Ameliyatım" başlıklı yazımda, 1998 yılında burnumun sol tarafından ameliyat olduğumu, ameliyat sonrası sürecin zor geçtiğini, ameliyat olduğum taraftan aldığım nefesle 2024 yılına geldiğimi, şubat ayında KBB doktorumun iki taraf da tıkalı teşhisi sonucunda, yazın ameliyat olmaya karar verdiğimi bahsetmiştim.

Temmuzun son haftasında ameliyat günü almak için doktora tekrar muayene oldum. Burnumu yine görüntülü aletle muayene etti. Bir yere kadar giden alet daha ileriye gitmedi. Aynı zamanda genizde akıntı olduğunu, küçük dilin de sarktığını, dili de yukarı doğru kaldırmamız gerektiğini söyledi.

Küçük dilimin sarkmış olduğunu duyunca bir ara dişime kanal tedavisi yapan bir diş hekiminin, ben böyle büyük dil görmedim dediğini hatırladım. Belki de bu sarkıklıktan dolayı dilim büyük gözüküyordu. Adı üzerinde küçük dil ama kapladığı alan büyüktü.

Hem burun hem de dili yukarı kaldırma ameliyatını birlikte yapalım önerisinde bulundu. Burundan ameliyat olursam horlamayı kesmeye faydası olur mu dedim. Olur. Yalnız biz burnu açsak bile dilin sarkıklığını yukarı kaldırmazsak iç tarafı kapatır. Horlamayı tam kesmeyebilir dedi. 

Aile efradı ile istişare sonucunda küçük dil ameliyatının daha zor olduğu kanaatine vararak sadece burundan ameliyat olmaya karar verdik. 

Konsültasyon için göğüs bölümünden görüş istendi. EKG ve röntgen çektirdim. Kan verdim. Solunum fonksiyon testine (SFT) girdim.

Sonuçların ameliyat olmama mani olmadığı görülünce 2 Ağustos 2024 Cuma günü burun ameliyatı için yatış yaptım. 

Aynı gün ameliyata alındım.

Tümden uyuttular. Uyuturlarken boğazımdan boğarcasına bir şeylerle bastırdıklarını hatırlıyorum. Çocuklarıma, beni boğmaya uğraştılar ama beceremediler dedim. Gülüştük.

Uyandığım zaman dinleme odasındaydım.

Odaya alınarak bir gün hastanede gözetim altında tutuldum. 

Ameliyat olup olmadığımı görmek için cep telefonu kamerasından burnuma baktım. Hiç sargı ve ameliyattan iz falan yoktu. Burnumda tampon da görünmüyordu. Burnumu çekince burnumda tampon olduğunu anladım.

Hastanede kaldığım bir gün boyunca burnum şişmesin diye buz tedavisi uyguladım. Ayağa kalkınca burnunmdan hafif kan sızıntısı geldi. Kanı görünce ameliyat olduğuma kani oldum.

Ne ağrı vardı ne sızı. Rahatça konuşabiliyorum. Yiyip içebiliyorum. Halbuki 1998'de ameliyat olduğumda bir şeyleri içmek bile eziyetti. 

Ameliyat sonrası doktor asistanıyla ziyaretime geldi. Şikayetim olup olmadığını sordu. Yok deyince cumartesi çıkaralım, şu şu ilaçları yazalım, pazartesi de tamponu çıkarmam için polikliniğe bekliyorum dedi. 

Cumartesi doktorun asistanları geldi. Sıkıntımın olmadığını görünce taburcu ediyoruz sizi. Sizi rahatlatmak, burnunuzu yıkamak için solüsyon yazdık. Şırıngayla günde dört kez yıkayalım. Çeşme suyu değdirmeyelim dedi. 

Taburcu işlemlerinin ardından eve geldim. Gün boyunca yeme, içme, uyumada sorun yoktu tamponlara rağmen. 

Pazar günü daha da rahatlarım derken pazar günü tam aksi oldu. Yeme, içme, konuşma zorluğu çektim. 

Pazartesi tamponu aldırmak için polikliniğe gittim. 

Doktorun önüne oturdum. 1998 yılındaki burun ameliyatımdaki tamponların çıkarılışı gözümün önüne geldi. Gözümden yaşlar damlamıştı acısından. Yine öyle olur mu diye endişe ettim. Tamponları çıkardığından haberim bile olmadı. Ne ağrı ne de sızı hissettim. 

Burnumu yıkadıktan sonra nefes alır mısın dedi. Aldım. Nasıl dedi. Dünya varmış dedim. Teşekkür ettim. Büyüyen etleri küçülttüm. Daha önce ameliyat olduğun için ameliyatı içeriden yaptım dedi.

Çıkmadan önce bir hafta, on gün çeşme suyu değdirmeyelim. Günde iki defa ikişer sisi solüsyon uygulayalım. Verdiğim antibiyotiği bitinceye kadar kullanalım. Pazartesi öğleden sonra kontrol için bekliyorum dedi. Tekrar teşekkür edip çıktım.

Koridora çıkınca tekrar tekrar nefes aldım. Hem de iki burnumdan birden nefes alabiliyorum. Tekrarladım, oh be dünya varmış sözümü.

Ameliyat yapan doktorum Doçent Dr. Abitter Yücel Bey idi. İlgi ve alakasına, emeğine çok teşekkür ediyorum. Emeğine sağlık.

Yaşı genç olmasına rağmen işinin ehli biriydi. Kendisini iyi yetiştirmiş. O kadar yoğun iş yüküne rağmen kızıp köpürmeden, ip un sermeden işini bir güzel yaptı.

Elan ameliyat olduğumun üçüncü günü, ameliyat olmamış gibi sapasağlamım. Rahat nefes alıyorum. Burnumda tampon olduğu zaman bile horlamamışım. Böyle giderse bundan sonraki ahir ömrümde rahat nefes alarak ömrümü tamamlayacağım. Horlayıp kimseyi de rahatsız etmeyeceğim.

Yine yolda giderken 1998 yılındaki olduğum ameliyat geldi. Ameliyat olmak için doktorun İstanbul Caddesindeki özel muayenesine gitmiştim. Şimdi ise özel muayene olmadan, bıçak parası vermeden, özel muayene ücreti ödemeden bir çırpıda ameliyat oldum. Üstelik 1998 yılındaki ameliyatım gibi burnumun biri ameliyat edilip diğerinin kalma durumu yoktu. Tampon iki hafta boyunca burnumda takılı kalmadı. Tampon çıkarılırken ağrı, sızı çekmedim. Ameliyatın ardından iki gün sonrasında tamponlar da çıkarıldı. Ameliyatım göz kararı yapılmadı. Aletle görüntülenerek kapalı yerler tespit edilmişti.

Hasılı modern tıp kendini geliştirmiş. Doktorlarımız da bu gelişmeye ayak uydurmuş.

Abitter Bey gibi doktorlar kolay yetişmez. Öyle beğenmiyorlarsa gitsinler demekle olmaz. Kıymetlerini bilmek lazım. O kadar emeklerine saygı göstermek gerek. Devletin onca masraf ederek ve çaba sarf ederek yetiştirdiği bu doktorları ülkede tutmak için elden ne gelirse yapmak lazım.

Bu vesileyle ameliyatımı yapan Abitter Bey’e ameliyat öncesi ve sonrası ameliyat sürecini planlayan, doktorla görüşen, desteğini esirgemeyen çocuklarıma çok teşekkür ediyorum.

Son söz, burnunuzdan nefes almada sorun yaşıyorsanız, hiç ihmal etmeyin. Bir muayene olarak gerekirse ameliyat olun, benim gibi ömrünüzü ağızdan nefes alarak geçirmeyin.

İlk Burun Ameliyatım

Organların hepsi önemli ama beş duyu organı daha bir önemli. Bunların içinde burnun yeri bir başka. Çünkü nefes alma organımız burun.

Burundan nefes alabiliyorsan ne mutlu. 

Ama çoğumuzda burun fonksiyonunu tam yerine getiremiyor. Ya kıkırdak ya et ya da kemik vardır. 

Bunlar da çoğu zaman düzgün nefes almanı engelliyor. 

Nefesini doğru dürüst alamayan çoğu kimse rahatlamak ve rahat nefes almak için burundan ameliyat olur. Kimi rahatlar kimi de pek faydasını görmez. 

Ben de burundan ziyade ağızdan nefes alanlardandım. 

Burun tam işlevini yerine getirmeyince başımda ağrı eksik olmaz, doğru dürüst burun temizliği yapamazdım. En ufak bir tedirginlikte burun akıntım olurdu.

Gösterdiğim bir doktor ameliyat olman gerekir deyince, 1998'in yaz döneminde bir doktora özel muayene olmak suretiyle ameliyat olmuştum. O zamanlarda doktora özel muayene olmadan ve bıçak parası vermeden ameliyat olmak çok zordu. Bıçak parası vermedim ama iki özel muayene parası vermiştim. 

Lokal anestezi ile ameliyat oldum. Ameliyat olurken doktorla konuştuğumu hatırlıyorum. Hatta çekiçlemeyecek misin dediğimde senin çekiçlik işin yok demişti.

Ameliyat sonrası sanırım iki üç gün hastanede yatmıştım. Burnum sarılı durdu epey. Burnumun içinde de tampon vardı. Birkaç defa kontrole gittiğimde tamponu çıkarıp yerine yenisini koyduğunu hatırlıyorum. Tamponu çıkarırken gözümden yaş geldiğini hiç unutmam. Ameliyattan zormuş bu tampon dediğimde, öyledir demişti doktor.

En son tamponları çıkardığında, Hocam senin sağ tarafta da kıkırdak varmış dediğinde o tarafı da alsaydın demiştim de görmedim, görseydim alırdım demişti. 

1998 yılında sanırım görüntüleme falan yoktu. Haliyle burnun iç ve arka taraflarını doktorun görmesi mümkün değildi. 

Şu var ki ameliyat sonrası tampon, kontrol gibi işler iki haftamı almıştı. Burunda tampon varken durmak, dolaşmak dünyanın en büyük eziyeti. Ne doğru dürüst konuşabiliyorsun ne de bir şeyler yiyip içebiliyorsun. 

Sadece sol taraftan ameliyat olsam da burnun tek tarafıyla burundan nefes almaya başladığımda rahatladığımı hissetmiştim. En ufak bir gerginlik ve streste başım ağrımıyor, burnum akmıyor ve geceleri uyurken ağzım kapalı uyumaya başlamıştım.

Ameliyat olmam horlamama fayda sağlamadı.

Uyurken salya aktığı da olurdu.

Gel zaman git zaman 2024'ün Şubat ayında bir KBB'ye göründüm. Doktor kulaklarımı muayene etti, kulaklarımı temizledi. Burnumun içine bir alet yardımıyla baktı. İki taraf da tıkalı dedi.

Doktor, burnumuzun iki tarafı da tıkalı dediğinde şaşırmıştım. Sol tarafımdan aldığım nefes de tam yeterli değilmiş.  Nefes alıyorum sanıyormuşum meğer.

Demek ki 1963’ten 1998 yılına kadar 35 yıl boyunca burundan hiç nefes almadan yaşamışım. Benim koca burun sadece göstermelikmiş meğer. 

1998 yılında burnun sol tarafındaki kıkırdakların alınmasından 2024 yılı Ağustos başına kadar tek burunla nefes alıp vermişim.

Beş duyu organımdan burun, doğru dürüst fonksiyonunu yerine getirmeden 60 yılımı devirmişim.

Doktorun sol taraftan ameliyat olmuşa benzemiyorsun. İki taraf da tıkalı sözünü duyduktan sonra psikolojik yönden etkilendim. Yeni bir ameliyat daha olmam gerek dedim ve ameliyat olmaya karar verdim. Ama ikinci dönem okulların açılmasına ramak kalmıştı. Şimdi olursam, dersler boş geçer, en iyisi yazın olayım diyerek ameliyatı yaza attım.

"Dünya Varmış" başlıklı yazımda da ikinci ameliyatımdan bahsetmek isterim.