14 Mart 2024 Perşembe

Ramazana Beraber Başlayamayan Bir Dünya

Eskiden ramazanlara başlarken rüyeti hilal adı verilen hilalin görülmesi tartışması yaşanırdı. Çünkü oruca başlamak için hilalin görülmesi ve yine hilalin görülmesi ile bayram yapılırdı. 

Teknolojinin gelimediği, bilimin ilerlemediği dönemlerde hilalin görülmesi çıplak gözle izlenir. Bunu görmek için hilalin net görüleceği yüksek tepelere çıkılır. Bir kişinin gördüm beyanıyla ramazan orucuna başlanırdı. Hz Muhammed de "Biz ümmi (okur yazar olmayan) bir toplumuz. Hilali görünce oruca başlar, hilali görünce orucu bozar, bayram ederiz" demiştir. 

Gel zaman git zaman teknoloji ve bilim gelişmiş. Rasathaneler kurulmuş. Buralarda astronominin diğer hareketleri izlendiği gibi hilalin hareketleri de izlenir oldu. Öyle ki bilim şu gün şu saat şu dakika güneş tutulması olacak şeklinde tespitler yapmış. Bu tespitler de bilimin dediği şekilde gerçekleşmiştir.

Birçok ülke gibi Türkiye de rasathanenin verdiği hilalin görülmesi bilgisiyle oruca başlar ve orucu bozar kervanına katıldı. Rasathanenin verdiği bilgi kesin ve doğru olmasına rağmen yukarıda yer verdiğim hadisten hareketle birileri yüksek tepelere çıkarak çıplak gözle hilalin görülmesini izledi. Diyanet, rasathanenin verdiği bilgiyle oruca başlarken bazılarımız, çıplak gözle görülmediğinden ve Diyanet'e olan güvensizlikten dolayı ramazan orucuna bir gün önce veya bir gün sonra başladı. Zaman zaman hilal görüldü denerek arife günü oruç bozarak bayram etti. Bundan İslam dünyası da nasibini aldı. Bazısı bir gün, bazısı iki gün veya sonra oruca başladı. Haliyle koca İslam dünyası hiçbir ramazana aynı gün başlamadı, aynı gün bayram yapmadı. Halbuki peygamber bugün yaşasa, çıplak göze değil, rasathane bilgisine göre oruç tutar, bayram yapardı. Zaten hadiste de biz ümmi bir toplumuz demek suretiyle buna işaret edilmiştir. Ama gel de bunu Müslümanlara anlat. Hala bu mesele İslam dünyası arasında çözülebilmiş değil. Türkiye Müslümanları arasında laik ve seküler devlet yapısına güvenmeyen nice Müslüman, 90'lı yıllarda oruca başlamayı ve bayram etmeyi kulaktan kulağa telefonla yayılan hilal görüldü haberiyle yaptı. Hatta bazıları yevmi şek (şüpheli gün) dolayısıyla peygamberin de ramazanı bir iki gün kala karşılamayın sözünden hareketle ramazana üç gün önceden başladı. Halbuki küçük bir mantık yürütülse ramazanı bir iki gün önce karşılamayın sözünün ramazana üç gün kala da başlamayın anlamına geldiğini bilebilirdi. 

Maalesef Müslümanlar için bu hilalin görülmesi kötü bir tecrübeydi. İslam dünyası hala aynı gün oruca başlayamasa da Türkiye Müslümanları bu sorunu aştı. Bildiğim kadarıyla herkes aynı gün oruca başlıyor, aynı gün bayram ediyor. Farklı tutup farklı bayram edenler varsa da bilmiyoruz. Çünkü sesleri çıkmıyor. 

90'lı yıllarda genç biri olarak bu kervana ben de katılmıştım. Hatta fakültede sözü dinlenen bir hocanın tavsiyesiyle ramazana üç gün önceden başladım. Samimiyetle tuttuğum bu oruçlar bir cehaletin ve Diyanet’e olan güvensizliğimin bir sonucu olduğunu öğrenince de bundan vazgeçtim. Nicedir Diyanet’le başlıyor, Diyanet’le bitiriyorum.

Şimdi benim ve Türkiye Müslümanlarının böyle bir sorunu kalmasa da bu yılda (2024) bile oruca aynı gün başlayamayan İslam dünyası haberlerini izleyince, bir oruca bile beraber başlayamayıp birlikte bayram yapamayan İslam dünyası bu görüntüsüyle birlik ve beraberlikten çok uzak ve çağ ve bilim dışı kalmış, çağı okuyamayan bir görüntü vermektedir. Bu dünyanın içinde yaşadığı bu dünyaya verebileceği bir şey yoktur.

Allah iflah olmaz bu İslam dünyasını bildiği gibi yapsın. 

Bir sonraki yazımda da oruçla ilgili fecri kazib ve fecri sadık olayına değineceğim.

Çağ Dışı Kalmış Bazı Uygulamalarımız

Sayfamda zaman zaman alıntılara yer veririm. Yer verdiğim alıntıların çoğu da noktası virgülüne katıldığım hususlar. Aşağıda Rıza Bozdağ tarafından yerinde tespit ile yazılmış; bir zamanlar önemli bir işlev görmüş, günümüzde ise işlevini yitirmiş, külfet, masraf ve angarya olan çağ dışı kalmış bazı uygulamaların kaldırılması gerektiğine dair bir yazıyı bulacaksınız:

Biliyorum, aşağıda saydığım ve kaldırılmasını istediğim bu uygulamaları meslek olarak icra eden kişiler bana çok kızacak ama gerçekten de bu uygulamalar çağ dışı ve ilkel kaldıkları için kesinlikle kaldırılmalıdır. Üstelik toplum olarak bunların bazılarının kaldırılması sonucu güvenlik ve ekonomik açısından da rahatlık yaşarız.

İşte benim, çağ dışı ve ilkel kabul ettiğim ve bazılarının güvenlik ve ekonomik açıdan topluma yük olduğu için kaldırılmasını uygun gördüğüm uygulamalardan bazıları ve benim gerekçelerim:

1- Mahalle muhtarlığı: Eskiden çok önemli olan ve mahalle ya da köy sakinleri ile devlet arasında aracılık yapan muhtarlık, artık çok gereksiz bir kurum oldu. Çünkü vatandaş, eskiden muhtarlar tarafından karşılanan hizmetlerden bir çoğunu bugün e-devlet uygulaması ile rahatlıkla karşılıyor. Güvenlik ve ekonomik açıdan da muhtarlığın topluma bir yük olduğunu düşünüyorum. Çünkü muhtar olmak isteyenlerin büyük çoğunluğu, bellerinde taşıyacakları bir tabanca ruhsatı alabilmek ve asgarî ücretli bir iş sahibi olmak maksadıyla muhtar oluyorlar. Ülkemizde ne kadar muhtar varsa o kadar da beli tabancalı ve fazladan asgarî ücretli kişi var. İlla da bu kurum kalacaksa bırakın önceki muhtar devam etsin. Hiç olmazsa bir kişi daha az tabancalı ve asgarî ücretli çalışan eksik olur. Muhtarlıktan daha önemli iş yapan nahiye müdürlükleri bile uzun zaman önce kaldırılmışken, muhtarlıkların hâlâ yaşıyor olması gerçekten çok tuhaf bir durumdur.

2- Ramazan davulculuğu: Eskiden, her evde çalar saatin olmadığı dönemlerde gerçekten önemli bir görev icra eden Ramazan davulculuğu, artık zamanımızda topluma sıkıntı, hatta işkence vermekten başka hiç bir işe yaramıyor. Çünkü günümüzde insanlar artık saat bile kullanmaz oldu. Herkesin evinde yaşayan fert sayısı kadar cep telefonu mevcut ve hepsinin de alarmı var. İstenilen saate kurulup çaldırılabilir. Üstelik davul, bütün mahalleyi gürültüye boğarken saatin alarmı, sadece çaldığı odada uyuyan kişiyi uyandırır.

3- Cenaze selâsı: Eskiden iletişim imkanları şimdiki kadar çok kolay ve rahat değildi. Özellikle köylerde yaşayan insanların, köylerinde vefat eden kişilerden haberdar olması maksadıyla geliştirilen cenaze selâsı ya da halk arasındaki söylenişiyle "Su selâsı" oldukça önemli bir ihtiyacı karşılıyordu. Hatta bu yüzden su selâsı, mahalle veya köy sakinleri tarlalarına veya işlerine gitmeden, hemen sabah namazı kılındıktan sonra verilirdi ki insanlar erkenden haberdar olurdu. Ancak günümüzde hemen hemen her köyün dernekleri var ve köyün cenazesi olduğunda hemen cep telefonlarına mesaj gönderilerek herkes haberdar ediliyor. Kayserililer bilir, uzun zamandan beri Kayseri'nin köyleri hariç, şehir merkezinde su selâsı verilmez ve bu iş eskiden tellâl marifeti ile halledilirdi. Artık zamanımızda tellâle bile gerek kalmadan cep telefonlarının mesajları ile her şey hallediliyor. Ama bazı mahallelerde hâlâ sabah namazının ardından selâ verilip insanlara hiç tanımadıkları kişilerin selâsını dinleterek resmen zulmediliyor.

4- Düğün davetiyeleri: Önceden, yine haberleşme imkânlarının kısıtlı olduğu yıllarda insanlar tüm sevdiklerini "Sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız" diye biten düğün davetiyeleri gönderirdi. O zamanlar için gerçekten çok önemli ve gerekli olan düğün davetiyeleri de bugün gereksiz ve boşuna masraf olan şeyler arasına katıldı. Çünkü bugün insanlar yine cep telefonları ile herkese, hatta dünyanın öbür ucundaki tanıdıklarına bile düğünlerini haber verebilmektedirler. Ancak her şeye rağmen "El âlem ne der?" kaygısıyla hem telefonlarla haber verip hem de davetiye bastırmaktadırlar. Bastırılan davetiyelerin neredeyse yarısı belki dağıtılamıyor. Çünkü her biri şehrin bir ucunda oturan eş, dost ve akrabalara dağıtımı tamamen zaman kaybı ve masraflı olan dağıtım işi yerine, davetiyenin fotoğrafı çekilip insanlara ulaştırılıyor.

Rıza Bozdağ

13 Mart 2024 Çarşamba

Kayseri

Ayasofya İmamı Üzerine (3)

Altı saat önce Ayasofya İmamı Sayın Boynukalın ile ilgili bir paylaşım yapmıştım. Nereden de yaptım. Bu paylaşıma gelen yorumlara cevap yazmam, bir altı saatimi aldı. Elim yoruldu cevap yazmaktan. Vallahi pişmanım.

Aklıma Ebu'l Kasım'ın Ayakkabısı geldi ve buradan diyorum ki ben Boynukalın'dan, Boynukalın da benden değil. Ne onun yanındayım ne  karşısındayım ne de ona karşı çıkanların yanındayım. Ben ondan, o da benden ve herkesten beriyim. Ah Rıza Bozdağ, alacağın olsun. Kamil Bilgiç, sen de oh olsun diye kıs kıs gül köşende. Vara senin safında yer alsaymışım. Vah kafam ki vah! Ebu'l Kasım, başına dert açan ayakkabıdan kurtulmuş, ben hala kurtulamadım.

İzninizle bu hikayeyi buraya alıyorum.

(Paylaştığım bu yazı, 25 Mart 2018 tarihinde "Anlaşılan Biz Bu İleri-Geri Saatten Daha Çok Çekeceğiz! **" başlığıyla blogumda ve kahtasoz gazetesinde yayımlanan  bir yazımdan bir kesit):

“Ebu’l Kasım, imkanı yerinde olmasına rağmen her tarafı yırtılmış ve yama yaptırılmış ayakkabısını giymeye devam ediyor. Ayakkabı, yamalardan olsa gerek ağır mı ağır! Herkesin tanıdığı bu ayakkabıdan kurtulması ve yeni bir ayakkabı alması için eşi-dostu, yeni bir ayakkabı al dese de Ebu’l Kasım, ‘Haklısınız, alayım” der ama cimriliği yeni bir ayakkabı almasının da önüne geçer her defasında.

Bir gün hamama giden Ebu’l Kasım, hamam çıkışı elbiselerini giyerken kendi ayakkabılarının yanında gıcır gıcır yepyeni bir ayakkabı bulur: ‘Eş-dost bana acıdı, yeni bir ayakkabı alıverdi, sağ olsunlar’ diyerek yeni ayakkabıları ayağına giyer, çeker gider. Ayakkabı şehrin kadısınındır. Kadı, ayakkabısını yerinde bulamayınca kızar, bağırır. Kadının adamları giden ayakkabının yerine konmuş eski ve yamalı ayakkabıları görünce, ‘Sayın kadım! Bu ayakkabılar Ebu’l Kasım’ın, seninkileri o giymiş olmalı’ der. Ebu’l Kasım’ı derdest ederek kadının huzuruna çıkarırlar. Yargılama sonucunda belli bir para cezasına çarptırılan Ebu’l Kasım, ayakkabılarını eline alır, ‘Bu gidişle ben bu ayakkabılardan çok çekeceğim, en iyisi kurtulmak’ der yeni bir ayakkabı alır. Eski ayakkabısını gider denize atar ve evinin yolunu tutar. Günler sonrasında denizde balık tutan birinin oltasına ağır mı ağır bir şey takılır. Balıkçı, ‘Büyük bir balık yakaladım galiba’ diye sevinç içerisinde oltayı kaldırınca oltaya takılanın Ebu’l Kasım’ın ayakkabısı olduğunu görür, düşürmüş olmalı, diyerek Ebu’l Kasım’ın kapısını çalar. Malum ayakkabının sahibi evde yoktur. Kaybolmasın, gelip geçen almasın diye ayakkabıları evin damına atar. Damda gezinmekte olan kedinin ayağına takılan ayakkabı, yoldan geçmekte olan birinin kafasına düşer ve adamı yaralar. Yaralı adam hastanede tedavi görürken şehrin kadısı, yaralayanın peşindedir. Suç yerinde Ebu’l Kasım’ın ayakkabısı bulunur. Adam yaralamaktan Ebu’l Kasım’a hem hastane masrafları, ayrıca para cezası verilir.

Bütün mal varlığını eski ayakkabısı sayesinde kaybeden Ebu’l Kasım, saçını-başını yolarak, “Ben bu ayakkabıdan nasıl kurtulacağım” diye düşünür ve sonunda eline tutuşturulan ayakkabılarla yeniden kadının huzuruna çıkar.

Kadıya: ‘Sayın kadım! Bu ayakkabı ile aramda hiçbir bağımın olmadığı ile ilgili bana resmi bir belge versen’ diye ricada bulunur. Ebu’l Kasım’ı dinleyen kadı, acı acı gülümseyerek Ebu’l Kasım’a “Ayakkabı ile Ebu’l Kasım’ın hiçbir alakası yoktur” şeklinde bir berat verir ve böylece Ebu’l Kasım , servetine mal olan bu ayakkabıdan zor da olsa kurtulur. 13.03.2021

Not: Bu yazının ardından az bir zaman sonra tartışmaların odağında olan Ayasofya İmamı Boynukalın af talebinde bulundu ve affedildi. Daha doğrusu istifa ettirildi. Boynukalın yalnız değildir diyerek onu savunanlardan tık çıkmadı. Ses çıkarmaları da mümkün değildi. Çünkü onu oraya getiren güç onu almıştı. Bizim insanımızın ise güce karşı boynu kıldan incedir. Tek yaptıkları, benim gibi bir güç olmayan kişiye karşı çıkmak oldu. Otoriteye de karşı çıksalardı kendi kendilerine çekilmemiş olacaklardı. Heyhat ki heyhat... Yine ucuz mücahitlik yaptılar vesselam. 

Ayasofya İmamı Üzerine (2)

Beni bir yere yamama, birilerinden gösterme gibi bir niyetiniz varsa bunun için uğraşmayın. O dediğiniz kimlerse evet ben onlardanım. Bilmeyenler için söyleyeyim. Kimsenin adamı, fanatiği değilim; ne iktidarın ne muhalefetin ne gelenekçi ne yenilikçilerin yanındayım. Katılır veya katılmazsınız, doğru veya yanlış, doğru olduğuna inandığım görüşlerimi söylerim. Bana pek faydası olmasa da bu yolda yoluma devam edeceğim. Görüşlerimde isabet olmazsa herkesten önce ben şu konuda yanlış düşünmüşüm dedim, demeye devam edeceğim. Yapıcı ve yol gösterici eleştirilerime devam edeceğim. Bu uğurda Ebu Zer el Gıfari'nin yolunu izliyorum. Ki o, doğru bildiği doğruları söylediğinden dolayı ne Hz Osman'a yaranmış ne de Muaviye'ye. Kimseye eyvallah dememiş, Rebeze'de sürgünde ölmüştür. Keşke onun gibi olsam... Bu çizgimde devam etmeye çalışırken kimseye yaranamayağımı biliyorum. Hoş böyle bir niyetim ve derdim de yok. 

Dinin, bizim kesimin anlattığı gibi olmadığını biliyorum. Dindar ve mütedeyyin insanların yaptıklarına bakarak söylemle icraatlarının bir olmadığını görüyor ve sorguluyorum. Siyasi görüşüme gelince, oy vermeye başladığım andan itibaren oy verdiğim siyasi parti çizgim değişmedi. Bir o partiye bir bu partiye geçmedim. Oy vermeme rağmen eleştirilerin büyüğünü oy verdiğim, muktedirlere yaparım. Benim bu konudaki tavrım, kavga eden iki çocuktan ilk tokadı kendi çocuğuma atmaktan ibarettir. Bu tokat, çocuğumu sevmediğim anlamına gelmez. Ben hızla giden bir trenin makinistine hata yapmaması için yol göstermeye çalışıyorum. Aslında su akarken testimi doldurmayı ve şakşakçılığı da çok iyi bilirim ama kişiliğim ve bünyem buna el vermez.

Bu genel açıklamamdan sonra şimdi gelelim diğer eleştirilerine...

1.Kısa paylaşımımın hangi yerinde değerlerimize eleştiri vardır? İçeriğe girmedim, zamanlama hatasına dikkat çektim. 

2.Burada iktidarın neyini eleştirdim? Ki çok eleştirim olmuştur. Burada Ayasofya'ya atanan imamın daha işin başında göreviyle ilgili yaptıklarından ziyade başka konularla tartışma konusu olduğunu, bunun da bunu buraya atayan insanlara zarar vereceğine işaret etmeye çalıştım. Atama belki de isabetli olmamıştır. Keşke bu ülkenin hassasiyetlerini bilen biri atansaydı demek istedim. Tercih iktidarın. Nitekim hem Anayasa hem de kadınlar üzerinden attığı tweetlere ilk ve büyük tepkiyi iktidar vermiştir. Buna da dikkatinizi çekerim. 

3. Taviz ve tecavüzle anılan partiyi hiç mi hiç tasvip etmedim. Kadına zafiyet konusu her kesimde olduğu gibi bu partide de var. Bugün bunlardan çıkar yarın bizden. Önemli olan bizden diye savunmak, karşıdan diye yermek değil. Kim yaparsa taciz ve tecavüzün ortaya çıkarılması. Böyle bir olay vuku bulduğunda savcılar kamu davası açarak haklarında dava açmalı ve gerçeği ortaya çıkarmalı. Bir veya birkaç olay üzerinden algı oluşturulmaya çalışılmasına karşıyım. Taciz ve tecavüzler üzerine yazılmış, birden fazla yazım var. Karaman'daki yurt olayı üzerinden bir vakfı tu kaka yapmanın ve bir kesimi bunlar böyledir algısının yanlış olduğunu işledim. Taciz ve tecavüz olaylarını ortaya koymak adliyeye ve bunun ortaya çıkması için arkasında siyasi iradeye ihtiyaç var. Yaptıkları ve yapmadıklarından dolayı birinci derece sorumlu, devlet erkini yönetenlerindir. Muhalefetin elinde bir şeyleri ortaya çıkarma iradesi yoktur. 

4. FETÖ konusunda 20'den fazla yazım var. En sonuncusunu da on gün önce yazdım. Ki FETÖ konusunda 17-25’den çok önce (2011-2012) tavır almış biriyim. Buna Ali Hocanın evinde bir Salı oturmasında "Bunlar PKK'dan daha tehlikeli" diyen biriyim. Buna Sefer şahit. Oradakiler cemaat değişti, bize yaklaştı derken ev sahibi bana tavır alırken karşı çıkan bendim. 17-25’den sonra "Dayıoğlu ta ne zaman bunlar böyle demiştin" diyen ve hakkı teslim eden tek kişi oydu. Birileri 17-25'tiden sonra benim FETÖ ile ilgili paylaşımlarımdan  dolayı "Ortada durmak lazım. Cemaat hala güçlü" derken ben FETÖ'nün karşısındaydım. Ki ortada olanların çoğu FETÖ alt edilince akşam sabah iktidarın yanında yer aldı. Buna da şahidim. Çoğu Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmış FETÖ yazılarımdan geri kalanları dilinkemigiyok.blogspot adresime FETÖ yazılırsa bulunur. 

5. Partiyi ele geçirmeye çalışan Kraliçe’nin adamları kim bilmiyorum. Zira ben bana dayatılan algılarla yaşamam. Eğer kastın kendisine cumhurbaşkanlığı teslim edilmiş kimse ise bunu bilemem. Eğer öyle ise böyle birine başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı niçin teslim edildi? Bunu sormak benim hakkım. Acaba insan seçiminde insan sarrafı değil miyiz? Yine hep olduğu gibi yanıldık mı derim. 

6. Yazılarımı takip ettiğini sanıyorum. Sünnet ve hadis üzerine de yazdım. Başkasını bilmem. Ben, ne süpürüp alanlardanım ne de süpürüp atanlardanım. Bu konuda İmamı Azam ve İmamı Maturidi'nin yolunu izliyorum. Sünnet/hadis veya gelenekçi/yenilikçi meselesi çözülmezse ileride bu ülke hadisçiler ve Kur'ancılar üzerinden büyük tartışma yaşayacak. Bu konuda Diyanete büyük görevler düşüyor. Bu mesele bir yılda üç defa sünnetin önemi ile ilgili hutbe okutmakla geçiştirilemez. Bu meseleye el atılmazsa ve vuzuha kavuşturulmazsa geçmişte Buhari, Taberi gibi insanların başına gelen günümüzde bazılarının da başına gelecek. Ki Buhari, hadis düşmanı, bazı hadisleri kabul etmiyor diye tu kaka yapıldı. Maalesef bu konularda da yazdım. Farklı düşünenleri ötekileştirmenin ve linçe tabi tutmanın faydasının olmayacağına değindim.

7. Erbakan'a hayatı zindan eden, darbeye teşvik eden molla görünümlü insanların 96 yılında Kanal D'de yayımlanan Yalçın Doğan'ın programını da unutmadım. 28 şubatın FETÖ'ye açılan bir otoban olduğunu da yazdım. Bunları unutmadım. Aynı zamanda 28 Şubat davası açıldığında şikayetini geriye çeken Şevket Kazan' ı ve kendisine dava açıldı, ne dersiniz diye mikrofon uzatıldığında muhteremin "Biz bir sıkıntı çekmedik" dediğini de (Bugün bulamıyorum o açıklamayı) unutmadım. Aynı zamanda 28 Şubat davasında yargılanıp ömür boyu hapse mahkum olanların bir gün dahi ceza almadan dışarıda dolaştıklarını da unutmadım. 28 Şubat sürecinde içeriye atılan ve ömrünü içeride geçiren ve belki de hala içeride yatan sahipsiz insanlarımızın olduğunu da unutmadım. 

8. Sizin ehli sünnet dediğiniz kim? Bugün Vahhabi Suud da ehli sünnet, cübbeli de ehli sünnet. Bence ehli sünnetin de bir tanımı yapılmalı. Sünnet düşmanı olarak ben bir Edip Yüksel'i bilirim. Mealci diye de Ercüment Özkan'ı. Diğerlerinin sünnet düşmanı olduğunu sanmıyorum. Sünnet ile hadisi karıştırmamak lazım. Sünnet, peygamberin Kur'an ayetlerinden kaynaklı uygulamalarıdır. Bunu inkar peygamberi inkar anlamına gelir. Tartışma, hadisler üzerinden. Bu konuda da hadislere mesafeli yaklaşanların Ebu Hanife ve Maturidi'nin metodunu uyguladığını düşünüyorum: Bir hadis Kur'an'a ve akla aykırı değilse bu söz peygambere aittir diye düşündüklerini sanıyorum. 

Bana bu kadar açıklama yazdırdın ya alacağın olsun. Unutma, ben onlardanım. 13.03.2021

(Devam edecek) 

Ayasofya İmamı Üzerine (1)

Yazdıklarımı genellikle bloğumda yazar, paylaşırım. Bazen de sosyal medyada yazar, paylaşırım. Sosyal medyada paylaştığım bu tür yazılar yıl dönümünde anılar sayfasında önüme düşünce bu tür yazılar arşivimde yer alsın diye aktarırım.

Malumunuz bir zamanlar kısa süreliğine Ayasofya imamlığı yapmış, yaptığı paylaşımlar ile tartışmanın odağı olmuş Mehmet Boynukalın meselesi vardı bu ülkenin. Şimdilerde adı sanı duyulmayan ve unutulmuş bu zar hakkında şöyle bir paylaşım yapmıştım. Yaptığım bu paylaşımın altına epey bir yorum yapılmıştı.

Aşağıda 14/03/2021 tarihli paylaşımım ve bazı yorumlar ve bu yorumlara yazdığım cevaplara yer verdim.

1.Yıllardır, açılsın dediğimiz Ayasofya'nın başına getirilen kişi, tartışmaların odağı haline gelmemeli. Bundan özellikle kaçınmalı. Çünkü Ayasofya imamı birleştirici bir rol üstlenmeli. O camiye şeriatçısı da gelir, seküler olanı da. Arkasında namaz kılan, imamın tartışma konusu olmadığına inanması lazım.

2 Boynukalın, zamanlamayı ayarlayamıyor. Neyi, nerede, ne zaman, hangi üslupla söyleyeceğini kestiremiyor. Anayasa değişikliği üzerine attığı tweet dolayısıyla Anayasa değişikliği başlamadan bitti. 8 Mart günü attığı tweet hakeza. Burada söylediğinin doğru, yanlış üzerinde durmuyorum. Boynukalın, Ayasofya imamı ve bu görevi yapmalı. Ötesini başkası yapsın. Görüşlerini tweetle değil, ilmi platformlarda ve kitaplarında ifade etsin.

3. Gördüğüm kadarıyla Boynukalın, bilgisi mükemmel olabilir ama ilm-i siyaset bilmiyor. Biraz bunu okumalı. Böyle giderse orada fazla durdurmazlar. Birileri bu imama, Ayasofya açıldı diye bu ülkeye İslam gelmediğini hatırlatması lazım. 

4. Sayın Boynukalın, lisansı Ezher'de okumuş bir ilahiyatçı. Bu ülkede o kadar ilahiyatçı akademisyen varken niçin bu ülke ilahiyatlarından mezun biri buraya atanmaz da Ezher mezunu tercih edilir. Bildiğim kadarıyla Suut'da ve Ezher'de okuyanların kafa yapısı farklı. Buraya bu ülkenin hassasiyetlerini bilen biri atanması. 14 Mart 2021

Paylaşımıma yapılan eleştiri ve yazdığım cevaplar:

"Boynukalın bir ilim ve fikir adamıdır.

Kendini savunurken zamanlama, mesafe, uygunluk pozisyonunu bekleyeyim derse, niyeti üzüm yemek olmayanlara daha fazla imkan verir.

Zaten burada amaç Boynukalın değil; hedef Ayasofya ve İslami değerlerdir." (M. G.)

Hedef Ayasofya ve İslami değerler ise imamımız daha dikkatli olmalı bence. Zamanlamaya dikkat etmeden söylenenler, doğru bile olsa ikna edemediğin doğru, doğru değildir.

İkinci eleştiri:

Bir defa da gerçek değerlerimizi eleştireceğiniz, iktidarı yıpratmak için açık arayacağınıza, her tarafı açık olan, skandallar ve taciz tecavüzde zirve yapmış, muhalefeti ve ABD’ye ülkemizin genç zihinlerini, beyinlerini, değerlerini satmış, gençlerimizi dumura uğratmış FETÖ’ye satılmışları ve hala ABD’nin gönüllü uşaklarını yazın.

Kraliçe’nin Ak partiyi ele geçirmek için yerleştirdiği, Kraliçe’nin adamlarını yazın.

Sünneti inkar eden, ayetleri kafasına göre azaltan, çoğaltan ehli sünnet düşmanı sözde profları yazın.

Erbakan’a dünyayı zindan eden laikçilere kuyruk olan mollaları, kara kara mollaları yazın.

Şarlatan ehli sünnet düşmanı, sözde din alimlerini ifşa edin.

Yoksa onlardan mısınız? (M.G.)

Bu eleştiriye diğer yazımda yer vereyim. (Devam edecek)

13 Mart 2024 Çarşamba

Yüzü Soğuk İbadet

İbadet, kulun Allah'a inanmasının ve teslimiyetinin bir göstergesidir. 

Kulun Allah ile iletişim halidir. 

Kulun sorumluluğunu yerine getirmesi ve ev ödevini yapmasıdır.

İbadetlerin her biri insana ağır gelir. Çünkü insan nefsi boyun eğmeye değil, isyan etmeye meyillidir. O yüzden ibadetler kolay gibi gelse de insan için zordur.

İbadetlerin en zoru da oruç ibadetidir. Yüzü soğuktur bir defa orucun. Niye yüzü soğuk olmasın. Fecir vaktinden akşam gün batımına kadar yemeyeceksin, içmeyeceksin demektir bunun adı. 

Bir öğün yemek geçirince içi dışına çıkan insanın, saatlerce yeme ve içmeden uzak kalması nefse en büyük eziyettir. Bu yönüyle oruç, bir nefis terbiyesidir ve sözün eyleme geçtiği sağlam bir irade beyanıdır ve büyük sabır ister. 

Bu kadar vakit yemeden, içmeden kesilmesi insanı öldürmez. Ki bugüne kadar acından kim ölmüş. 

Kişi yeme ve içmeye dayansa bile bu kadar süre yemeden içmeden kesilmesi kişiyi psikolojik yönden çökertir. 

Açlık ve susuzluğu kafasından atamayınca haliyle kişi kendini işine veremez. 

İşi ağırsa zaten vücut kaldırmaz. İşi hafif ise vakit bitmek bilmez. 

O yüzden oruç başlı başına bir sınavdır. Bir aylık uzun bir maratondur.

Sözünü pratiğe dönüştüren kişi güçlü bir iradeye sahip demektir. Nefsini dizginlemiş demektir. Bu yüzden iradesiyle ne kadar övünse azdır.

Oruç gibi zor bir sınavı, herhangi bir mazeret üretmeden verebilen bir insan için başarının sınırı yoktur. Oruç sınavını başarıyla geçiren azmederse hayatın her alanında başarılı olur. Tek yapacağı, ben bunu yaparım diyerek kendisine güvenmesidir. Gerisi Allah kerimdir.

Oruç tutarken oruçlunun işini savsaklamaması ve aksatmaması gerekir. Tutulan oruç efor düşüklüğüne ve verim kaybına yol açıyorsa, bu yapılan bir işi yaparken diğerini ihmal etmek demektir ki bu durum oruçluya yakışmaz. Çünkü asıl olan işidir. Hiçbir ibadetin işini aksatmaması lazım.

Siyasetçi ile Devlet Adamı Arasındaki Fark

Milli Eğitim Eski Bakanlarından Hasan Ali Yücel'e atfedilen şu sözü takdirlerinize sunuyorum: "Siyaset adamları bir sonraki seçimi, devlet adamları bir sonraki nesli düşünürler."

Bu söz Sayın Yücel'e mi ait yoksa bir başkasına mı ait diye sanal alemde bir arama yapınca, bu sözün sahibinin Arthur Charles Clarke ait olduğu ortaya çıkıyor "Bir siyasetçi gelecek seçimi, bir devlet adamı ise gelecek kuşağı düşünür".

Şimdi arkamıza yaslanıp bu sözün doğruluğunu irdeleyelim ve Türkiye siyasetinde söz sahibi olup da devlet yönetenlerden kaç tanesi bir sonraki seçimi kaç tanesi de gelecek nesli düşünmüştür? Değerlendirme yaparken yukarıdaki sözü kıstas kabul edelim. Bakalım kaçı seçim kazanmak kaçı da ülkenin gelecek kuşaklarına yaşanabilir bir ülke bırakmak için çaba sarf etmiştir? Siyasi mülahazalardan uzak bir şekilde ve ön yargısız gelmiş geçmiş siyasileri gözümüzün önüne bir getirelim.

Sizi bilmem ama ben bu sözden hareketle herhangi bir siyasi ismine yer vermeden bir değerlendirmede bulunacağım. 

Eğer bir siyasi ülke, halk ve gelecek neslin menfaatine bir karar alıp da siyasi hayatına mal olmuşsa bilelim ki bu kişi devlet adamıdır. Ülkenin âli menfaatini kendi ikbaline tercih etmiştir ve kubbede hoş bir seda bırakmıştır. Bu ülkeye yaptıklarından dolayı saygıyı, rahmet ve minneti hak etmiştir. 

Eğer bir siyasi, ülke menfaatine olan bir kararı uyguladığım takdirde seçim kaybederim deyip çözüm bekleyen sorunu halının altına süpürmüşse,

Ülkenin zararına olduğunu bile bile eğer bir siyasetçi, seçimi kazanmak için daha önce yapmam dediklerini seçime giderken yapıyorsa,

Seçim öncesi seçim ekonomisi uyguluyorsa,

Devletin tüm imkanlarını, maddi ve manevi gücünü seçimlerde seferber ediyorsa, 

Yıllardır kronik hale gelmiş enflasyon ve hayat pahalılığına bir çözüm bulmuyorsa,

Sosyal Güvenlik Kurumu ile oynayıp emeklilik yaşını düşürüyor ve erken emekliliğe kapı açıyorsa, 

Türk parasının yabancı para karşısında pul olmasına tedbir almıyor ve seyirci kalıyorsa, 

Gayri safi milli hasılanın vatandaşlar arasında adil dağılımı için çaba sarf etmiyor, sosyal adalet dengesinin zengin lehine açılmasına yol açıyorsa, 

Olgular üzerinden siyaset yerine algı siyaseti yapıyorsa, 

Ortodoks ekonomi yerine heteradoks ekonomiyi tercih ediyorsa, 

Tüm imkan ve güç elinde olmasına rağmen ekonomi yangınını söndürmediği gibi yangına körükle gidiyorsa...

Bilin ki devlet adamı değildir. Sadece kendi, çevresi ve siyasi ikbali için çalışan bir siyasetçidir. Bu şekil siyaset yapan ise devletin tüm imkanlarıyla ihya olur, yükünü tutar ve bir gün çeker gider. Geriye bir yığın yük bırakır. Ne kadar şöhret sahibi olursa olsun kubbede hoş bir seda bırakmaz.

Devlet adamını da seçmen seçer, siyasetçiyi de. Karar seçmenindir.