30 Ocak 2023 Pazartesi

Sayaç Okumaya Öneriler

Müstakil veya apartman dairesinde oturuyorsunuzdur. Evinizin girişinde su ve elektrik saatleri vardır. Siz mesaiye gider gibi evinizden çıktığınızda su saatini veya elektrik sayacını okumak için evinize, mesaiye gelen görevliler vardır.

Sizin evden çıkışınız bellidir de bu görevlilerin ne zaman geleceği belli olmaz.

Geldiği zaman evde misin, bu ev sahibi kapıyı açmak için müsait mi demez, zile bastıkça basar. Tek basmayla da yetinmez. Çünkü beklemeye tahammülü yoktur. Zamanla yarışıyordur.

Otomatiğe basar, kapıyı açarsın. Bir teşekkür yoktur. Niye teşekkür etsin. Zira kapıyı açmak senin görevin.

Bir eli kapının ziline basarken diğer elinde telefonla ha bire konuşur birileriyle. Zamanı da yoktur. Hemen ezberden bildiği saatin kapağını açar.

Sen, gelen elektrik veya su saatine bakmaya gelmiş, işini bitirdikten sonra herhalde kapıyı kapatır deyip kapını kapatıp içeri geçersin.

Nice sonra dışarıya bir çıkarsın. Görevli işini bitirip gitmiş. Giderken de kapıyı ardına kadar açık bırakıp gitmiş. Mahallede ne kadar kedi varsa açılan kapıdan içeriye girmiş.

Bu tipler sadece işinin olduğuna bakan, kendine Müslüman tiplerdir.

Görgü, görenek, nezaket, incelik ve anlayış başka bir şey. İçimizde çok azımızda fazlasıyla olmakla beraber çoğunluğumuzda ara ki bulasın.

Dilin yanar, bu şekil sayaç okumaya gelen olduğunda görevin gereği yine kapıyı açarsın. İşin bittikten sonra kapıyı kapatabilir misin diyorsun. Bazıları garipsiyor, bazıları da tamam diyor. Böylelerine kimi örtüp gidiyor, kimi de bildiğini okuyup gidiyor.

Verdiğim örnek çok basit bir örnek. Küçük bir ayrıntıyı önemsemeyen büyük ayrıntıyı hiç dikkate almaz.

Bu vesileyle sayaçlara da değinmek isterim. Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde evlere kadar gidip sayaç okumayı çok ilkel görüyorum. Pekala bu sayaçlara ileriden okuyabilecek bir sisteme istenirse geçilebilir. Bu yöntemle görevliler tek tek evleri gezmemiş olurlar. Bu da zamandan tasarruf demektir. Yine bu uzaktan okuma yöntemiyle vatandaşa yansıtılan sayaç okuma masrafları da ortadan kalkmış olur.

Dediğim bu konu üzerinde firma yetkililerinin ve devletin kafa yormasında fayda var. Çünkü çoğu zaman sayaç okuyucuları ev sahiplerini evlerinde bulamıyor. Aynı eve ikinci defa gelmek zorunda kalabiliyor.

Eve gelmeden uzaktan okuma sistemine geçme zor oluyorsa, her ev sahibini sayaç okuma zorunluluğu getirilebilir. İşletmenin verdiği yere her ev sahibi belirtilen günde sayacın ilk ve son endeksini girebilir. Bu, e devlet üzerinden de yapılabilir.

Burada vatandaşa yanlış endeks girebilir denebilir. Bunun yolu da bulunabilir. Anormal endeks bildiriminde bulunan evlere kontrol için görevli gönderilebilir ya da elektrik, doğal gaz, su saatinin fotoğrafı çekilip verilen sisteme yüklenebilir.

Bu konu dert edinilirse eve gitmeden sayaç okuma yolu bulunabilir. Yetkililerden bu konuya çözüm üretmelerini bekliyoruz.

29 Ocak 2023 Pazar

Ne Yazayım?

Bir zamanlar şu konuyu mu yazayım, bu konuyu mu yazayım der, konu sıkıntısı çekmezdim. Yeter ki araba sürmeyeyim yeter ki bir başına olayım yeter ki kuytu bir yer bulayım. Başlardım aklıma geleni yazmaya ya da başlık olarak kaydettiğim konulardan birini açar, yazardım.

Bu şekil yaza yaza bugüne kadar 2015 yılı Aralık ayından bu yana blogumda kayıtlı 3.854 yazım olmuş. Çoğu da cep telefonu marifetiyle yazdıklarım. Aşağı yukarı her telden yazmışım.

Geldiğim an itibariyle konu bulmada zorlanıyorum. Hiç bu duruma düşmemiştim. Düşünüyorum düşünüyorum, aklıma bir konu da gelmiyor. Harç bitti ise inşaat paydos da diyemiyorum. Zira yazmayınca içimde bir boşluk hissediyorum. Anlatacağı konuyu hatırlayamayınca kürsüden inmek aklına gelmeyen Nasrettin Hoca gibiyim şu an. Zira inmek de işime gelmiyor.

Ne yapar ne ederim bu durumda? Size ne yazayım diye sorsam, pek lazımdı diyeceksiniz. Zaten yazılarıma karşı adı konmamış bir rezerviniz var.

Aslında tüm mesele siyasi yazmayayım diye kendime sınırlama getirmemde. Çünkü birileri siyasetin s'sini görür görmez nem kapıyor. Hoş, siyasi olmasa da bu yine ne demek istedi? Bu imasının altında bir hinlik olabilir diye nem kapıyor, niyetimi okuyor.

Hasılı, 

Siyasi yazsam, siyasi yazıyorsun deniyor.

Toplum bozuldu desem, bu hükümetten önce yok muydu deniyor. (Sanki sadece bu hükümeti kasteden var gibi) 

Ekonomi şöyle desem, eskisi pek mi iyiydi deniyor. 

Yağmur yağmıyor, kış geçiyor, kar görmedik desem, suçlu hükümet mi deniyor.

Belediye otobüsü gecikti desem, belediye üzerinden hükümete eleştiri getiriyorsun deniyor.

Yürüyüş yazsam, kendini dağa taşa mı verdin deniyor.

Şu ürün çok pahalı desem, uzun kuyruklar beklediğin günleri ne çabuk unuttun deniyor.

Yani yazdığım her konu maalesef siyasete çekiliyor. 

Tamam, nem kapma ve niyet okumaları var ama her şeyi siyasetle irtibatlandıranlara da bir şey diyemiyorum. Zira bizim her şeyimiz siyasete bağlı. Siyasete bağlamasak da hayatın bir anlamı olmuyor. Çünkü içimiz dışımız siyaset. İyi ki siyaset var. Değilse biz kendimizi nasıl avutacaktık nasıl vakit geçirecektik.

Gördüğünüz gibi konu sıkıntısı çekiyorum. Bu, geçici mi, kalıcı mı, bunu da zaman gösterecek.

Ne Kanalım Ne Kandıralım

Hakimlik, avukatlık ve savcılık yargılamalarda olmazsa olmaz mesleklerdir. Buna yargı sistemi sacayağına benzer diyebiliriz. Biri olmadan yargılama eksik olur. Çünkü biri zanlı hakkında iddianame hazırlayacak, diğeri zanlıyı savunacak, öbürü de iddianame ve savunmayı değerlendirip millet adına karar verecek. Hasılı her meslek gibi bu meslekler de önemli ve gereklidir.

Sacayağından ibaret bu mesleklere dair bilgim, dışarıdan gözleme dayalı. İç işleyişlerini ve hallerini bilmem. 

Her meslekte olduğu gibi bu mesleklerin hakkını veren binlerce bu mesleğin erbabı var. Yine her meslekte olduğu gibi bu mesleklerde de mesleklerinin hakkını veremeyenler var. 

Hakim ve savcılar halkla seviyeli bir ilişki kurduklarından dolayı bunlar mesleklerine pek halel getirmiyorlar. Avukatlar ise halkla iç içe ve suçlanan kişilerle haşır neşir.

Bu yazımda hakim ve savcıları bir tarafa bırakarak avukatlık mesleği üzerinde duracağım. Avukatların da hakim ve savcı gibi birçok imtiyazlara sahip olduğunu biliyorum. Avukatların içerisinde görevini  yapan, yaptığı göreve halel getirmeyen binlercesi var. Maalesef her meslekte olduğu gibi bu meslek erbabı içinde de çürükleri var.

Beni bu yazıya iten de akşam aldığım bir telefon. Kardeşi yurt dışında yaşayan bu kişi, kardeşini sınıf arkadaşı bir avukatla tanıştırır. Avukat ona seni Türkiye'den de emekli yaparız. Benim şu anda şu kadar paraya ihtiyacım var der. Müvekkil de avukatın istediği parayı verir. Sonra bir daha ister. İkinci borcu verip vermediğini, ilk parayı elden mi yoksa banka aracılığıyla mı gönderdi bilmiyorum. Bildiğim, borç olarak verilen paranın EURO cinsinden çok yüklü olduğunu söyledi telefondaki arkadaş. Bir, iki ev parası dedi. Orta yerde ne emeklilik başvurusu var ne emekli etme var ne böyle bir irade. Belki vekalet bile yok. Birçok evrak düzmece olarak hazırlanmış. 

Burada müvekkilin abimin arkadaşı diye avukata borç vermesi çok safça bir hareket. Nedense bana denk gelmez böyleleri. Avukat da anasının gözü anlaşılan. Gurbetçinin dişinden, tırnağından artırdığını bir emeklilik hayali yüzünden iç etmiş. Tamam, gurbetçi saf olmaya saf. Avukat etiketi olan birinin böyle bir şeye tevessül etmesi garip. Halbuki avukatın alacak verecek adına alacağı, vekalet ücretinden ibaret. Haydi bu ücreti biraz fazla istesin. Emekli edersem, şu kadar paranı alırım desin. Müvekkilinden borç istemek de neyin nesi? Böylesi alavereyi de yeni duyuyorum. Telaffuz edilen parayı da avukatın ödeyebilmesi mümkün değil. 

Şimdi bu olup bitenden sonra bu gurbetçi herhangi bir kişiye nasıl güven duysun. Merak ediyorum, üç beş kuruş vurmak için insanın kendisini ve mesleğini bu şekil lekelemesi nasıl izah edilebilir? İnsan sınıf arkadaşına bunu nasıl yapar? Maalesef güven esasına dayalı alavere böyle oluyor. Bu tür darbeler de nedense hep tanıdıklara vurur. Değilse tanımadığı birini nasıl kandırabilsin.

Elbette bu avukatın yaptığı bireysel bir dolandırıcılık. Diğer avukatları bağlamaz.

Konu avukatlık tan açılmışken balta birçok şey ne konuşulmadığı için bazı avukatlar hakkında bizi yedi bitirdi şeklinde serzenişler de oluyor.

Yine bir avukattan duyduğum bir şeye de burada değinmek isterim. CMUK gereği sanığın veya zanlının ifadesi alınacağı zaman kişinin avukatı yoksa BARO’dan avukat çağırılıyor. Bu avukatın parasını da devlet veriyor. Buraya kadar sorun yok. Sorun, sanığın veya yakınlarının parası devlet tarafından ödenen avukat parasının üzerine bu avukatlara bahşiş vermesi. Bu bana hiç şık gelmedi. İnşallah avukatlarımız bu şekil verilen parayı almıyordur.

Sonuç olarak kimsenin kazancından gözüm yok. İsterim ki herkes hak ettiğini helalinden yesin. Hele şunu yapacağım, bunu yapacağım gibi sözlerle müvekkilini üç beş kuruş uğruna dolandırmasın. Kimsenin mesleklerinin itibarını bu şekil yok etmeye hakkı yoktur.

Hasılı aman dikkat! Ne kanalım ne kandıralım. Kanmamak için eşeğimizi sağlam kazığa bağlayalım. Kimsenin mezun olduğu okul türüne bayılmayalım. Allah iyilerle karşılaştırsın. 

Seçme Fıkralar (26)

Seyis

“Bir kilisede inananlarına sürekli vaaz veren bir papaz, vaaz için hazırlığını yapmış, kiliseye geçmiş.

Bir de ne görsün. Kilisede cemaat olarak sadece bir kişi var.

Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Arkadaş, vaaza hazırlanmıştım ama kimse yok, ne yapayım? Anlatayım mı? Zira sadece sen gelmişsin” demiş.

Kiliseye vaaz dinlemeye gelen kişi, “Efendim, ben seyisim, bu işlerden anlamam, atlardan anlarım. Ama tüm atlar kaçtı, geriye bir at kaldı diye geri kalan bir ata yem vermemezlik yapmazdım” deyince, papaz vaazını vermeye başlamış. Uzatmış da uzatmış.

Seyis sıkılmış sıkılmaya. Ama vaazı dinleyen tek kişi olduğu için kiliseden çıkamamış. Nihayet papaz vaazını bitirdikten sonra seyise “Vaazımı nasıl buldun” diye sormuş.

Seyis, “Efendim, dedim ya ben seyisim, atlarsan anlarım, vaazdan anlamam. Yalnız tüm atlar kaçtı diye geri kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim” demiş.

*

Çana pisleme

Kilisenin çanına her gün bir kuş konarmış. Kuş bu, her gün çanın üzerine pisleyip sonra da gidermiş.

Papaz her gün çanı silmekten bıkıp usanmış.

Çözüm olarak çanın yanına "içip sarhoş olur ve böylece çana pislemez" diye şarap koymuş.

Ürettiği çözüm  çok hoşuna gider. Kendi aklına da hayran kalır.

Ertesi gün, kendinden emin bir şekilde kiliseye gelir.

Yukarı bir bakar ki başından kaynar sular dökülür. Zira sevinci kursağında kalmıştır. Çünkü kuş önce şarabı içmiş sonra çanın üzerine konarak pislemiştir.

Beyninden vurulmuşa dönen papaz ellerini açar ve hışımla,
"Ey kuş! Nesin, kimsin?

Müslüman olsan şarap içmezsin.

Hristiyan olsan çana pislemezsin, demiş. 

Lazım

Olguların değil, algıların hakim olduğu,

Bireyselliğin değil, sürü psikolojisinin ön planda olduğu,

Önyargı, mimleme, ötekileştirme ve tarafgirliğin prim yaptığı,

Çoğunluğun hakkın ve adaletin değil, güçlüden yana tavır aldığı,

İnsanların çaresizlik içerisinde öğretilmiş çaresizliğe mahkum edildiği,

Herkesin kurtarıcı beklediği vb. ortamlarda, tüm bunlara;

Dur diyecek,

Ezberleri bozacak, 

Tarihe şahit olup tarihe not düşecek, 

Bu olup bitenlerden ve dayatılanlardan hoşnut değilim diyecek, 

Gücünü güçten değil, evrensel değerlerden alacak, 

Bir beklentisi ve çıkarı olmayacak, 

Hakkı, adaleti ve doğruluğu savunacak, 

Başına geleceklere katlanacak, 

Kınayanın kınamasına aldırmayacak, 

Zayıf ama sesi gür çıkacak, 

Gerekirse sürgün hayatı yaşayacak,

Gerekirse bedel ödeyecek,

Ama hakkı söylemekten ve haykırmaktan vazgeçmeyecek,

Zayıf ama prensip sahibi ve bu prensiplerinden ödün vermeyecek,

Aykırı tipler lazım. Siz buna varsın, deli deyin. 

Sanrı Hastalığı

"Bir çiftçi Romalı bir filozofu evinde ziyaret eder. Ev sahibinin yemek ısrarı üzerine çiftçi sofraya oturur. Önüne konan bir tas çorbayı içmeye başlar. Çorbayı içerken gözüne küçük bir yılan görünür. Filozofa ayıp olur düşüncesiyle bunu söyleyemez. Bir tas çorbayı içer. 

Çiftçi evine vardıktan sonra gece karın ağrısından uyuyamaz. Zehrin etkisi olmalı deyip şifa için filozofun kapısını çalar ve durumu anlatır. Filozof tabakta yılan olmadığını, bu tabağın tavanındaki çizimin yansıması olduğunu, masaya koyduğu bir tabak üzerinden gösterir. İyi bak, yılan var mı der. Çiftçi yok der. Filozof bununla da yetinmez. Çizimin altındaki tabağı tavana koyar. Üzerine yılan görüntüsü yansır. Gördükleri karşısında rahatlayan çiftçinin karın ağrısı birden geçer."

İbni Sina, sanrı* hastalığının yarısı güvence, yarısı ilaçtır. İlk adımı ise sabırdır der. 

Belli ki bu çiftçi bir halüsinasyon hali yaşıyor ve gerçekte var olmayan bu algı, kendisini karın ağrısına duçar ediyor. Bereket filozof, orta yerde yılan olmadığı halde yılan varmış gibi göze görünen ve bundan dolayı hastalığa gark olan kişiyi ikna ederek tedavi ediyor.

Tedavi için de karşı tarafa güven vermek, doğru ilaç vermek ve sonuç vermesi için sabretmeyi bilmek gerekiyor.

Hikayeden anlaşılacağı üzere halüsinasyon gören birisini filozof tedavi ediyor.

Keşke tüm mesele yılan gördüğünü ve karnındaki ağrının yılanın zehri olduğunu sanan birini tedavi etmekten ibaret olsa.

Günümüzde adına ister halüsinasyon ister birsam ister sanrı ister yanılsama ister algı ister bilinçaltı zihin ister illüzyon diyelim, bunları gören, bu gördüğüyle yaşayan, göz boyama yöntemiyle algıları olgu olarak gören, aklını gönüllü kiraya vermiş ama böyle olduğunu kabul etmeyen o kadar insan var ki bunlar, nasıl tedavi edilecek? Kendi yöntemiyle çiftçiyi tedavi edip halüsinasyon halinden kurtaran filozof gelsin de günümüz toplumunu tedavi etsin. Tedavi edemez. Çünkü günümüz karın ağrısı o günün karın ağrısına benzemiyor. Üstelik hastalar hastalığını kabul etmeyince en iyi doktorlar bu hasta türüne nasıl çare bulsun?

Günümüzün bu tür  hastalıklarını filozof ve doktorlar değil, ancak topluma yön veren, onları arkalarından sürükleyen toplum mühendisleri tedavi edebilir. Onlar da bir şeyi tedavi ederken çıkarları gereği toplumu başka bir algıya yani hastalığa yöneltiyorlar. Yani birinden kaçırıp ötekine yakalatıyorlar. Hasılı, sürü psikolojisi ile yaşadığımız müddetçe de bu tür hastalıklarla mücadele edebilmemiz mümkün görünmüyor. Belki de bu hastalığın günümüzdeki adı öğretilmiş çaresizliktir. Zira herkes kendisine öğretilenden ve ezberletilenden memnun olduğuna göre orta yerde bir hastalık yok. Gördünüz değil mi, bir şeyi yok kabul edince orta yerde sorun da kalmıyor.

*Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması, birsam**

**halüsinasyon 

İz'an Nimeti

Anlayış yoksunu insanlar için yapılabilecek en güzel dua "Allah iz'an versin" duasıdır. Bazıları bu duaya içten amin derken bazıları da bende iz'an yok mu, sana versin şeklinde tepki gösterir. Önce iz'an nedir bir hatırlayalım. İz'an; anlayış, anlama yeteneği demektir.

Bir insan geri zekalı değilse her bir insanda bu iz'an az veya çok vardır. Allah her bir insana bol bol izan versin. Bunu herkes kadar herkeste olmasını kendim için de istiyorum. Çünkü konuşup anlaşması daha kolaydır. En azından deveye hendek atlatmak için uğraşmamış olurum.

Aklı kıt, anlayışı zayıf, algılaması güçlü olmayanlara, onlar adına üzülürüm ama kızmam. Çünkü kapasiteleri bu kadar derim. 

Bir şeyi anlayamayanlara da kızmam. İnsanlık hali, boşta bulunmuştur, kendini vermemiştir, anlayamaz. Gerekirse bir daha anlatırsın. Yeter ki anlama isteği olsun.

Anlattığın konu ilgisini çekmez veya seviyesinin üzerindedir. Bu dedikleriniz beni aşar, kusura bakmayın der, eyvallah dersin. Çünkü adam en azından kapasitesinin yeterli olmadığını biliyor. 

Konuşma dilinde şu ya da bu şekilde anlama sorunu olabilir. Bu değişik sebeplerle bir yere kadar anlaşılabilir. 

Yazı diline ne diyelim? Yazı derken sayfalar dolusu yazıdan veya bir paragraftan bahsetmiyorum. Normal ilkokul mezunu ya da okula gitmemiş birinin bile okur okumaz anlayabileceği basit bir cümleyi anlamaktan aciz insanlarla müşerref oluyorum. Mübarek, okuyup anlayamadıysa anlayıncaya kadar defalarca okuyabilir. Görmüyorum, belki de okuyordur. Okuyup anlayamamasını da bir yere kadar makul görebilirim. Cümle kapalı olabilir, cümlenin ya da cümlede geçen bazı kelimelerin birden fazla anlamı olabilir. O anlamlardan birini aldığı için yanlış anlayabilir. Tüm bunlara eyvallah derim.

Ama öyleleri var ki yazdığını anlamaz, anlasa da farklı çıkarımda bulunur ya da anlaşılmayacak tersi bir anlam yükler ve paylaşımının altına öyle bir yorum yapar ki okuyan, dam başında saksağan, vur beline kazmayı der. Böylelerine acınır mı, kızılır mı ya da gülünç duruma düştüğü için gülünür mü bilemedim. Bildiğim ve duam, Allah kimseyi bu hale düşürmesin. Cahil biri de okuduğunu anlamayan bir tip mi değil, mürekkep yalamış tipler. Her şeyi anladığını, bildiğini sanan tipler bunlar. Üstüne üstlük her şeye de yorum yaparlar. 

Her şeyi bildiğini sanan bu tiplerin ortak özelliği, bilmediğini bilmemeleri, anlamadığını anlamamaları.

Yanlış anlaşmalarının en büyük nedeni, yazdığın yazının her cümlesine ve her kelimesine önyargıyla bakmaları. Çünkü yazıdan önce kimin paylaşım yaptığına bakıyorlar. Seni ilk önce ha, bu şu zaten deyip seni bir güzel mimliyor. Sonra okuyor, okur okumaz sana cevabı yapıştırıyor. Cevabı da cevap olsa bari. Yorumunu okuyan, bu adam okuduğunu anlamıyor, üstelik bir de yorum yazıyor diye acıyordur mutlaka. Aklı kıt, iz’an zayıf kimseler değil bunlar, anlayışlarında sorun yok. Sorun beyinlerinde. Sana önyargılı yaklaştıkları için yazını da önyargıyla okuyorlar. Bu da makul ve basit bir cümleyi dahi yanlış anlamalarına sebebiyet veriyor. Vah yazık bunlara! Vah yazık bana! Kimlerle muhatap oluyorum. Allah kimseyi bu izan nimetinden yoksun kılmasın ve önyargılı olmasın.