18 Temmuz 2022 Pazartesi

İnsan Psikolojisinin Neresindeyiz? (2)

Zaman zaman seslerini duyurmak amacıyla kısa süreli iş bırakma eylemi yapan sağlık çalışanlarının özlük hakları incelendiğinde; hem kendi içlerinde ücret adaletsizliği var hem de diğer çalışanlar arasında. Türkiye'nin her yerinde aynı işi yapan sağlıkçılar maaş yönünden aynı almakla beraber yan ödemeler dolayısıyla A hastanesindeki bir çalışanla B hastanesindeki çalışanın aldığı ücret arasında uçurumlar var. Bu demektir ki bir hastanede yan ödemeler dahil iyi bir ücret alan sağlık çalışanı, yer değiştirdiğinde aynı işi yapmasına rağmen diğer hastanede daha düşük ücret alabilmektedir. Temmuz zammı ve enflasyon farkı verilmeden önce en düşük hekimin 8-9 bin lira aldığı yetkili ağız tarafından açıklanmıştı. Burada size bir taşra ilçesinde ilkokul mezunu bir temizlik işçisinin temmuz zammı öncesi çıplak maaşının 11 bin lira olduğunu söylersem, sanırım ücret adaletsizliği daha iyi anlaşılmış olur. Gördüğüm kadarıyla ilkokulun ardından onca okul okumanın burada esemesi okunmuyor. Ha çok yüksek ücret alan doktor yok mu? Vardır ama bunu tüm hekimlere teşmil etmemek lazım. Çünkü hepsi aynı derece yüksek almıyor.

Tekrar sağlıkçıların son iş bırakmasına gelelim. Mağdur olduğumuzdan dolayı be kardeşim, bayram öncesi şimdi zamanı mı diye doktorlara kızalım. Ama bu kızmanın daha fazlasını sağlık çalışanlarına şiddeti önlemede sonuç alıcı tedbirler almayan Sağlık Bakanlığına ve ilgili yetkililere ayıralım. Neden bir X-ray cihazını hastane girişlerine bugüne kadar koymadın, cebinde silahı olan biri ulu orta hastane içlerine ve hekimin odasına kadar nasıl girebiliyor, lütfen ivedilikle tedbir alın diyelim. Diğer iş bırakma eylemlerini eleştirsek bile bu son olayda doktorları anlamaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Neden derseniz, aynı binanın içinde bir hasta yakını bir meslektaşlarının üzerine iki şarjör boşaltmış. Donar kalır insan. Küçük dilini yutar. Unutmayalım ki doktorlar robot değil. Onların da insani duyguları var. Bu can havliyle doktorluk yapmayacağız, bu ülkeyi bırakıp gideceğiz, biz eylem yapacağız, neredesin devlet, duy sesimizi diyebilirler. Hatta ağızlarından daha kötüsü de çıkabilir. Katliamın sıcaklığıyla mağdur ağzına geleni söyler. İnanın, olay soğumaya yüz tuttuğunda çoğu söylediklerinden pişmanlık duyarlar. Unutmayalım ki mağdur, mağduriyet esnasında her türlü şeyi söyleme hakkına sahiptir. Biz ne yaptık? Daha başınız sağ olsun, şiddet ve katliama karşı sağlık çalışanlarının yanındayız diyeceğimize, aynı anda salvo atışlar yaptık. Burada TTB eylem açıklaması yapıncaya kadar Sağlık Bakanlığı inisiyatif alabilirdi. Pekala, "Konya Şehir Hastanesinin tüm çalışanları şu andan itibaren bayram tatiline girmişlerdir. Bayram sonrasına kadar yataklı hastaların tedavisi ve acil poliklinik dışında ayakta tedavi görecek hastalara hizmet verilmeyecektir. Vatandaşlarımızın randevuları kısa zamanda Konya'daki diğer hastanelere kaydırılacaktır" benzeri bir açıklama yaparak inisiyatifi tüm Türkiye'de eylem kararı alacak şekilde TTB'ye kaptırmayabilirdi. Hatta TTB ve Sağlık Bakanlığı açıklama yapmadan bu menfur durum karşısında ne yapabiliriz, acil bir B planı hazırlayalım şeklinde bir iletişime geçselerdi, daha iyi olmaz mıydı? Bence ideolojik takınmayı bir tarafa bırakarak devletin ilgili kurumları, birlikte karar almayı ve hareket etmeyi becerebilmeleri gerekir.

Yazımı uzattım. Kısaca şunu söyleyeyim. Bir doktorun acılı ölümü sonrası toplum olarak iyi bir sınav vermedik. İletişime kapalı, had bildirme, hesaba katmama odaklı bakış açımız sebebiyle içimizde biriktirdiklerimizi bu vesileyle kusmuş olduk. Biraz psikoloji biraz empati biraz anlayış biraz sağduyu biraz hoşgörü inanın birçok sorunumuzu çözer. Lütfen TTB ile kavgamızı doktorlar üzerinden, hükümetle kavgamızı doktorların ardına sığınarak yapmayalım. Birileri kendi kavgalarını bizleri yanlarına çekmek suretiyle yapmaya kalkıyor. Lütfen alet olmayalım. Unutmayalım ki bu sağlık çalışanları kolay istihdam dolayısıyla bu sektörde çalışmayı yeğledi. Bu çalışanlar zengin çocuğu falan değil. Senin, benim gibi Anadolu'nun fakir çocuğu. Bu mesleği seçtiklerinden dolayı çocuklarımızın burunlarından fitil fitil getirmeyelim. Birazcık anlayış gösterelim lütfen.

17 Temmuz 2022 Pazar

Din Görevlisinin Kürsü Sorumluluğu *

Düşüncesi, siyasi görüşü, dini anlayışı ne olursa olsun; beş vakit namaz, cuma ve bayram namazı için insanımız camilere gider. Çünkü camiler ortak değerlerimiz, buluşma ve sığınma merkezimizdir. Aynı zamanda Allah’ın evi kabul edilir. Birlikte vaaz ve hutbe dinlenir. Yan yana saf tutularak namazlar kılınır.

Ardından bir başka vakitte buluşmak üzere herkes işine gücüne dağılır.

İbadetin yanında birlik ve beraberliği temsil eder camiler. 

Yapılan vaazlar ve verilen hutbeler; dini bilgilendirme, sağlıklı din anlayışını ortaya koyma, toplumun ortak sorunlarını ortaya koyma ve çözüm yollarını belirtme içerikli olmalıdır. Bunun için din görevlilerinin her yönüyle iyi yetişmesi gerekir.

İçerik kadar kullanılan dil ve üslup da önemlidir. Burada camilerde vaaz vermek ve hutbe okumak için kendilerine emanet edilen kürsülere oturan ve buralara çıkan din görevlilerine bu konuda büyük görev düşüyor. Görevliler, tatlı ve yumuşak bir üslup sahibi olmalıdır. Birleştirici ve kimseyi ötekileştirmeden herkesi içine alan bir dil kullanmalıdır. Toplumun bir kesimini veya bir meslek grubunu dışlayan, onları hedef gösteren, ötekileştirici bir dil din görevlisinin dili olamaz. Tarafgirlik hiç görevi değildir. Esas işiyle uğraşmalıdır. Birilerinin tamtamcılığını yapmayacaktır. Eline mikrofonu alıp kürsü benim diyerek ağzına geleni söylemeyecektir. Ne konuşacağını bir güzel tartmalıdır. Bin düşünüp bir konuşmalıdır. Tartışmalı ve milleti kutuplaştırıcı bir rol üstlenmemelidir. Yangına körükle gitmemelidir. Niyeti, yanan yangını veya yanmaya yüz tutmuş yangının alevini söndürmek olmalıdır. Siyasi söylemlerden uzak durmalı ve partizanlık yapmamalıdır. Gündeme dair konulara yer verecekse bir tarafı değil, Müslümanca bir duruş sergilemelidir. Konuşmasıyla ne uyutmalı ne de ürkütmelidir. Her bir cümlesi bir mesaj içermeli. Dinleyen herkes bu konuşmadan hisse almalı, doğrusu bu demeli.

Din görevlileri sadece cami içinde değil, cami dışında da giyim ve kuşamıyla, adabımuaşerete riayetiyle, başta cami cemaati olmak üzere iç ve dış paydaşlarla ilişkilerde her yönüyle çevresine örnek olmalıdır. Başta cami olmak üzere caminin -tuvalet dahil- tüm müştemilatının temiz tutulmasına özen göstermelidir. Tuvalet ve şadırvanının yüzüne bakılmaz din görevlisinin hiçbir şey konuşmadan öncelikli görevi budur. 

Din görevlisinin kendisine ait görüşü olamaz mı? Olur elbet. Olmalı da. Sosyal medyayı kullanamaz mı? Kullanmalı elbet. Dini, siyasi vb. konularda farklı düşünemez mi? Düşünecek elbet. Tüm bu düşüncelerini aktaramayacak mı? Elbette aktarabilir ve paylaşabilir. Ama tüm bunları nerede yapacak? Cami içinde değil, dışarıda yapacak.

Son paragrafta anlatmaya çalıştığım sadece cami görevlilerini bağlayan bir durum değil. Tüm kamuda çalışanlar özel hayatıyla, iş mahallini birbirine karıştırmamalı. İşte işiyle uğraşmalı. İşinde katma değer üreten olmalı. Asla ideolojik davranmamalı. İşinden çıkınca gerekirse farklı fikir ve hüviyete bürünmeli. Ötesi haddi aşmaktır, vazifesi olmayan işe karışmaktır, başkasının işine burnunu sokmaktır, iki kişinin arasına girmektir, görevini kötüye kullanmaktır. Buna kimsenin hakkı yoktur. Unutmayalım ki din görevlisinin sarığı beyazdır. Beyaz ise kir götürmez.

*22/07/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

15 Temmuz 2022 Cuma

İnsan Psikolojisinin Neresindeyiz? (1)

6 Temmuz 2022 günü Konya Şehir Hastanesi kardiyoloji bölümünde uzman olarak görev yapan doktorun, bir hasta yakını tarafından, odasında kurşun yağmuruna tutularak hunharca öldürülmesinin ardından, bağlı bulundukları STK'lerin açıklama yapmasıyla, sağlık çalışanları 7 ve 8 Temmuz günlerinde 2 gün iş bıraktı. Bu eyleme ne kadar çalışan katıldı bilmiyorum. Bildiğim, kamuda görev yapanlar bu eyleme katılırken özel hastane çalışanlarının çoğu bu eyleme katılmadı. Aslında iki gün denen iş bırakmanın ikinci günü arife gününe denk geldiğinden sağlık çalışanları bir buçuk gün poliklinik hizmeti vermemiş oldu.

Sağlık çalışanlarının eylem kararı almasının ardından, doktorlar hedef tahtasına kondu. Gelen vurdu, giden vurdu. Vay efendim, nasıl iş bırakırlar. Bir doktor öldüyse öldü, ne yapalım. Acınızı anlıyoruz ama hastaları mağdur etmeye hakları yok. Bir polis ve asker öldürülünce asker ve polis iş bırakıyor mu, bir imam cuma vakti kalp krizi geçirince cuma kılınmayacak mı? Bir kişi iğne vurduracağında ne yapacak? Bu doktorlar da amma açgözlü. İşleri güçleri para. İdeolojik takınıyorlar. Bunlara haddini bildirmek ve TTB'yi kapatmak lazım gibi eleştiriler aldı başını gitti. Doktorlar hiç olmadığı kadar halkın önüne atıldı, dışlandı ve yalnızlaştırıldı. 

Burada doktorların eylemini savunacak değilim. Eylemleri doğrudur, yanlıştır üzerinde de durmayacağım. Yalnız doktorların ilk eylemi değil bu. Özlük hakları ve sağlık çalışanlarına şiddetin önlenmesi gerekçe gösterilerek zaman zaman hekimler bu ülkede poliklinik hizmeti vermedi. Bu 1,5 günlük iş bırakma eylemi ise tüm eylemlerin tuzu biberi oldu. Öyle zannediyorum, doktorlar bu aşamada hiç olmadığı kadar kendilerini değersiz hissetmiştir. 

Eylem ister 1,5 gün ister 1 saat olsun hastalar mağdur olmuş mudur? El cevap olmuştur. Çünkü bu süreçte sadece acil poliklinikleri ve ameliyathaneler acil hastalara müdahale edecek şekilde açık kalmış, diğer poliklinikler hizmet vermemiştir. Haliyle hasta muayeneleri, emar, ultrason vb. randevulu çekimler ileri tarihe ötelenmiştir. Ötelenmeden kaynaklı bir mağduriyet söz konusu olsa da hastaya acil müdahale edilmediği için ölen bir kişi olmadı. En azından ben duymadım.

Durum bu iken bir kaşık suda fırtına koparmayı anlamış değilim. Tüm mesele mağduriyet ise tek mağduriyet hekimlerin iş bırakmasıyla mı oluyor? Hepimiz biliriz ki her türlü eylemde az veya çok, küçük veya büyük mağduriyetler olur. Mesela bir siyasi parti şehir meydanında bir miting yapar. Çoğu yollar trafiğe kapatılır. Evine gitmek isteyen vatandaş, başka yolları kullanmak zorunda kalır. Toplu taşıma kullananlar, otobüs ve dolmuşların güzergahı değiştiği için ya durağında saatlerce vasıta bekler ya da hayatında yapmadığı kadar tabana kuvvet diyerek bir güzel yürür ve bir iyi terler. Toplu sözleşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlandığı zaman işçiler greve gider, çöpler alınmadığı için şehirler çöp yığınına döner. İki örnek verdim. Her iki örnekte de mağduriyet var mı? Var elbet. Eylem demek grev demek, aynı zamanda mağduriyet demektir. Merak ediyorum, kaç kişi mitingler yapılmasın ya da işçiler grev yapmasın diyerek siyasileri ve işçileri düşman beller. Şu geçirdiğimiz Kurban Bayramı, idari izin ve 15 Temmuz Bayramı dolayısıyla yaptığımız 9,5 günlük tatilde poliklinik hizmeti verildi mi? Hayır. Bu uzun tatil dolayısıyla mağdur olanlar oldu mu? Olmuştur elbet. Mağduriyetse alın size mağduriyet. Peki bu mağduriyetten dolayı bu kadar uzun tatil verenler tefe kondu mu, tepki gösterildi mi? Bildiğim kadarıyla hayır. Hatta herkes tatilden ve hayatından memnundu. Belki de kimsenin hastalık aklına bile gelmedi. Bence salgın döneminde alkışladığımız hekimleri birileri hedef gösterdi. Biz de hemen atladık. Uyar akıllıyız ne de olsa. 

Merak ediyorum, 1,5 günlük bir eylem dolayısıyla neredeyse linçe tabi tuttuğumuz, ağzımıza geleni yazıp çizip sosyal medyada hedef tahtasına oturttuğumuz ve düşman bellediğimiz bu hekimlerin önüne oturup nasıl muayene olacağız? Haydi diyelim ki hekimler bize bakmaya mahkumlar. Peki, bu doktorlar hangi haleti ruhiye ile bizi muayene edip sağlıklı teşhis koyabilecekler? Bizim ne derece içimize sinecek bu? Bilelim ki buradan sağ çıkabilir miyim endişesi taşıyan bir hekim sağlıklı muayene yapamaz. 

Bu konuda insan psikolojisini anlama konusunda sınıfta kaldığımızı, birilerinin dolduruşuna geldiğimizi, yangına körükle gittiğimizi, oluşturulan algılarla hareket ettiğimizi, sağlıklı düşünemediğimizi; bu tavrımızın, doktor ile hasta arasındaki sosyal barışı bozduğunu söyleyebilirim. (Bu konuya devam edeceğim.)

13 Temmuz 2022 Çarşamba

Önemsemediğimiz Bazı Sorunlarımız *

Türkiye'nin ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, stratejik, kendi kendine yetmezlik, üretim, gelir adaletsizliği, adalet, liyakate göre atama, gelişmişlik vb. sorunları çoktur. Bunlar bugünden yarına çözülecek konular değil. Her biri ayrı bir yazı konusudur. Bunlar üzerinde durmayacağım. Basit gibi görünen ya da sorun olarak görmediğimiz sorunlarımıza değineceğim.

Bu ülkenin;

Dil ve üslup sorunu var.

Saygı sorunu var. 

İletişim sorunu var. 

Birbirimizi anlamama sorunumuz var. 

Ülkeyi birbirimizden kurtarma sorunu var. 

Kendimizi dünyanın merkezinde görme sorunu var. 

Empati yapmama sorunu var. 

Algı oluşturma, algılarla yaşama ve yaşatma sorunu var. 

İnsan psikolojisinden anlamama ya da bu psikolojiyi hesaba katmama sorunu var. 

İnsan onurunu önemsememe sorunu var. 

Yangına körükle gitme sorunu var. 

Niyet okuma hastalığımız var. 

Doğru değilken doğru görünme sorunumuz var. 

Hamaset ve sloganla yaşama sorunumuz var. 

Kahir ekseriyetimizde kurtarıcı bekleme sorunu var. 

İdeolojisini, partisini, idealini, geleceğini başkasıyla korkutma üzerine kurma sorunu var. 

Eleştiriye gelmeme, üzerimize toz kondurmama ve kendimizle yüzleşmeme sorunumuz var. 

Problemlerimizin köküne inmeme ve pansuman tedbirlerle günü kurtarma sorunumuz var. 

Yaptığımız iyiliği başa kakma sorunumuz var. 

Kurtarıcı olarak gördüğümüz siyasilerin ülkenin en büyük problemi olduğunu görmeme sorunumuz var. 

Hesap vermeme ve hesap sormama sorunumuz var. 

Yapanın yanına kar kaldığı bir sorunumuz var. 

Kamu malını har vurup harman savurma gibi bir sorunumuz var. 

Vazgeçilmez olduğumuzu dikte etme sorunumuz var. 

Aklımızı kullanmama ve aklımızı teslim etme gibi bir sorunumuz var. 

Tarafgirlik ve aşırılık damarlarımıza kadar işlemiş. Tüm kötülükler karşı cepheden, biz ise birer iyilik perisiyiz. Böyle de bir sorunumuz var. 

Olayın esas faili ile uğraşmayız. Ömrümüzü taşeronlara kızarak geçiririz. Çünkü as oyuncu değiliz. Bu sorunu da yabana atmamak lazım. 

Kötülüğün menşeini kurutma gibi bir mücadelemiz olmaz. Kötülerle mücadele ederiz. Mücadelemiz de had bildirme üzerine kuruludur. Orantısız güç kullandığımızdan bol bol mağduriyetler oluştururuz. 

Toptancı anlayışa sahibiz. Aristo'nun klasik mantığından hareketle kıyas yaparız...

*27/07/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

İp Öncesi, İp Sonrası

Yeni vizyonum bu. İlave bir ip var demeyin sakın. Hele hele ipi küçümsemeyin. O beğenmediğiniz, bir aksesuar gibi gördüğünüz o ip nelere kadir bir bilseniz. Ki bunun kıymetini bilmek için benim gibi kaç defa eşekten düşmeniz gerekir. İsterseniz, ip öncesi ve ip sonrasını bir anlatayım ki ne badireler atlattığımı ve nasıl bir nimete konduğumu kıyaslayabilesiniz. 
Bir şey okumak ve yakını görmek istediğimde uzak için kullandığım bu gözlüğe ihtiyaç duymuyorum. İhtiyaç olmayınca gözden çıkarıp bir kenara koyuyorum. Oturduğum yerde durup kalmıyorum. Kalkıp başka odaya geçiyorum. Bir zaman sonra dışarı çıkacağımda, lise 1'den beri benden bir parça olan şu gözlüğümü de alayım dediğimde, benim için maraton o zaman başlıyor. Tüm odalara, masalara, sehpalara, oturduğum ve oturma ihtimalim olan yerlere dönüp dönüp bir daha bakıyorum. Adeta dört dönüyorum. Hele gözlüğün rengine uygun bir yere koymuşsam, gözlük yere uyum sağlamış olur. Bakar bir kör edasıyla bakarım ama gözlük namına bir şey göremem. 
Umum yerlerde bazen el yüz yıkamak ve abdest almak istediğimde gözlüğü koyacak yer ararım. Böyle yerlerde gözlük koyacak yeri bulmak mesele. Varsa da kir ve pisten konmaz. Koymak zorunda kalsam da sonrasında gözlüğü bir güzel temizlemek gerek. Bazen de ceket vb. şeylerin asıldığı askılara taktığım da olur gözlüğü. Sonrasında gözlüğü buralarda unutup gittiğim sonra gözlüğü almak için geri döndüğüm olur. Bazen de cebe koyarken ıslatırım. Sonrasında gözlüğün camını silmek için gözlük bezi ara dur. Bazen de gömlek ya da tişörtün cebine koyarım. Ya düşürürüm ya da düşürme tehlikesi yaşarım. Çoğu zaman da düşmesin diye ya iyice eğilemem ya da bir elimle cebimi tutarım.
Bir yere koyma yerine bazen de gözlüğü başımın üstüne koyarım. Eskiden saçlar gür olunca gözlük başıma tam otururdu. Nicedir saçlar dökülüp olanı da kesince gözlüğün başta, içkinin şişede durduğu gibi durmadığını gördüm. Eğilince, kaymasıyla birlikte evde kaç defa düşürdüm. Çekirgenin bir iki sıçramasıyla cam kırılmadı. Ama bu durum, gelmekte olan bir şeylerin habercisiydi. Adeta dedi ki bana. Bu sefer ucuz atlattın, dikkat et, şakam yok dedi. Aldırmadım. Yine bir gün soğuk bir havada rutin yürüyüşlerimden birini yaparken üşümeyeyim diye başıma bir takke geçirdim. Müsait olan bir mevkide yürürken bir şeyler okuyayım dedim. Gözlüğü takkenin üstüne attım. Biraz terlemeye başlayınca takkenin üstündeki gözlüğü unutarak şu takkeyi başımdan biraz çıkarayım dedim. Sen misin çıkaran. Takkenin üzerinden bir şeylerin fırladığını ve kaldırıma düştüğünü gördüğüm an iş işten geçmişti. Allah vere de kırılmasa dedim ama geçti artık. Bereket camın birisi kırılmış. Sonrasında rotayı değiştirerek tıpış tıpış gözlükçüye gittim. Gözlükçüye, bu camların garantisi yok muydu dedim. O camların garantisi benim hocam. Yarısı benden yarısı senden. 70 lira ver, yeter cevabına karşın, cebimde sıkışan 70 lirayı bayıldım. 
Gördüğünüz gibi gözlüğümle başım dertte. Ya koyduğum yerde unutmuşum ya da baştan düşürerek kırmışım. 
Gözlükle imtihanım düşe kalka ve unutarak bu şekil devam ederken gel zaman git zaman bir yüksek tansiyon peyda oldu. Uzağı eskisi gibi net göremediğimi ve yazıları okuyamadığımı anladım. Göz muayenesi oldum. Benim, bildim bileli kullandığım 2,75 göz numaralarım, 1,5'a düşmüş. Yeni numaralarım 1,5 olsa da doktor 2,00 yazmayı tercih etti. Haliyle bir iki ay önce düşürüp kırdığım ve yeniden taktırdığım camları çıkarttırarak yerine yeni numaradan cam taktırdım. Bu sefer 300 lira bayıldım. 
Gözlükçü gözlüğü uzattı. Ona, başıma takınca düşürüyorum. Şunu az sıkıştırıver dedim. Öyle olmaz. Buna ip takacağız. Getir kızım oradan bir ip dedi. İpi takıp uzattı. Bunu, bundan sonra başına değil, önüne indireceksin dedi. Orada bir iki denemesini yaptım. Fena değildi. Hasılı şimdi ipli gözlük takıyorum. Burada ipsiz gözlükle iplisi arasında ne fark var derseniz, dünya varmış derim. Zira hayatım değişti:
Ne zaman gözlüğe ihtiyaç hissetmediğimde, onu sağa sola bırakıp ardından gözlük aramaya gitmiyorum. Önüme indiriveriyorum. 
Başıma koyup düşürmüyor, camını kırmıyorum. Haliyle yeni cama para vermiyorum. Param cebimde kalıyor.
Gözlüğümün camları eskisi gibi kirlenmiyor. Demek ki saçlarla temas ettikçe kirleniyormuş. 
Gözlük kah bağrımda kah gözümde gölgem gibi benimle beraber gidiyor. Yürürken sallanıp beni rahatsız etmiyor. Öyle ki gözlük gözümde mi bağrımda mı diye zaman zaman kontrol ediyorum. 
Bazen can sıkıntısından yapacak bir iş aradığımda gözlüğüm akla geliyor. Zira ipi sündürmeli. Bir asılıp aşağı indiriyorum. Sonra gözüme takmak için asılıp gözüme takıyorum. 
Hasılı geç de olsa bu vesileyle bir nimete kondum. Artık gözlük sorunum kalmadı. Gözlüğe yer aramıyorum. Bulmak için arama da yapmıyorum. Bunun için tüm aile seferber olmuyor. Düşürme riski zaten ortadan kalktı. Daha ne isterim. Öyle değil mi? 
Gözlüklü iseniz ve aynı sıkıntıları yaşıyorsanız, bana ipli mi, ipsiz mi derseniz, ipli derim. Zira gözlüğünüz ipli olsun, böylece tüm dertleriniz bitsin. Yok, ben ip takmam. Çünkü ip beni yaşlı gösterir derseniz, bunu siz istediniz ve kendi düşen ağlamaz derim. Son sözüm de budur.

11 Temmuz 2022 Pazartesi

Ben Sevinmeyeyim de Kimler Sevinsin?


Bir aydır yüksek tansiyonla uğraşırım. Bu neyin nesi, neden olur dedim. Önce kafadan bir emar çektirdim. Emarı nöroloji uzmanı gördü. Sorun yok dedi. Beyne giden damar yollarının açık olup olmadığını görmek için boyundan ultrasyon çektirdim. Damar yolları açıkmış.

Kalp duvarlarında kalınlaşma vardı. Sanırım bundan olmalı. Kalbe görünmem lazım deyip EKO, EKG çektirdim. Ayrıca kan verdim. Kardiyoloji uzmanı sonuçlara baktı. O esnada rutin tansiyon ölçümlerini gösterdim. Kalp cidarlarında dediğiniz gibi kalınlaşma var. Kan değerleriniz gayet iyi. Yağ yok, kilo yok, kolesterol yok. Kullandığınız tansiyon ilacı etkisi çok az olan bir ilaç. Biz ilacı değiştirelim. Bir ay sonra yeniden kontrole gelelim. O zaman tansiyon durumunuza bir daha bakalım dedi.

Beyinde sorun yoksa, kalpte sorun yoksa o zaman bu tansiyonun büyüğü niçin 13-15'lerde, küçüğü ise niçin 9-10 arasında dolaşıyor? Gözlerim eskisi gibi net görmediğine göre o zaman sorun gözde olmalı. Çünkü göz tansiyonu olabilirmiş. Aynı zamanda yüksek tansiyona bağlı olarak gözün arkasında kanama olma riski de varmış. 

Oyalanmadan göz doktoruna çıktık. Önündeki aletle gözlerimi muayene etti. Duvara harfler yansıtarak okumamı istedi. Bir ikisi hariç harfleri okuyamadım. Zira bulanık gördüm. Ardından başka camlar takıp yeniden okuttu. Tüm harfleri bir çırpıda okudum. Çünkü hepsi çok netti. Göz numaran düşmüş dedi doktor. Nasıl dedim. İlk okuduğun daha doğrusu okuyamadığın gözlük halen kullandığın gözlük, eksi 2,75 numara, sonraki okuduğun gözlük ise - 2 numara dedi. Bir iki tetkik daha verdi. Birinci kata inerek istediği testleri yaptırdık. Testlerde bir sorun yokmuş. Sağ ve sol gözüme bir damla damlattı. Yarım saat sonra tekrar muayene edeceğim. İster burada oturabilir, ister dolaşıp gelebilirsiniz. Yalnız birazdan göz kapakların iyice büyüyecek. Bugün akşama kadar bulanık göreceksin. Haberin olsun dedi. Damlayı döktükten sonra az vakit geçti ki etrafı bulanık görmeye başladım. Özellikle dışarı çıkınca güneşten dolayı daha da etkilendim. 

Yarım saat sonra doktora geri geldik. Bir iki aletle her iki gözümü muayene etti. Sağa bak, sola bak, ışığa bak, bana bak gibi komutlar verdi. Ne göz tansiyonu bulabildi ne de bir kanama tespit edebildi. Değişen göz numaran için çerçeve yazayım. Yazmadan önce bir nolu tetkik odasına giderek göz numaranızı ölçsünler dedi. Ölçümde göz numaram eksi 1,5 çıktı. Bu demektir ki uzak için kullandığım gözlüğüm 2,75'den 1,5'a düşmüş. Doktor, ben yine de -2,00 yazacağım dedi. 

Eve geçip biraz dinlendikten sonra ikindi gibi dışarı çıktım. Baktım ki gözüme damlatılan ilacın etkisi geçmiş. Çarşıya geçtim. Yeni tansiyon ilacımı aldım. Sonra gözlükçüye geçtim. Camları değiştiriverin dedim. 

Bir buçuk saat kadar bir esnafın yanında oyalandıktan sonra gözlüğümü aldım. Gözlükçüye, bu gözlüğü uzak için kullanıyorum. Yakın için gözlük kullanmıyorum. Otururken, bir şey okurken telefona bakacağımda bu gözlüğü başıma doğru kaldırıyorum. Saçlar eskisi gibi büyük olmayınca çerçeve gözümde durmuyor. Hafif eğilince düşüyor. Başımdan düşmeyecek şekilde şunu bir sıkıştırıver dedim. Olmaz öyle dedi gözlükçü. İp takacağız buna dedi. Getir kızım oradan bir ip dedi. Taktı ve şimdi tak diye uzattı. Kullanmayınca önüne doğru indireceksin dedi. Olur mu böyle dedim. Herkese böyle ip takıyoruz dedi.

Ödemeyi yaptıktan sonra dışarı çıktım. Yeni cam numaramla birlikte bambaşka bir dünya vardı dışarıda. Uzağı ve her şeyi daha net görmeye başladım. Oh be, dünya varmış. Sorun ne beyin damarlarında ne beyne giden damarlarda ne de kalpte idi. Kalp duvarları hafif kalınlaşmış. Kalın duvar daha sağlam olur. Göz tansiyonu ve göz kanaması da olmadığına göre sorun, yıllardır uzağı bana net gösteren 2,75'lik camlarmış. Şimdiki taktığım 2,00 numara ise bir zamanların 2,75 numarasının gördüğü işlevi yerine getiriyor. 

Ertesi günü yeni tansiyon ilacımdan kullandım. Tansiyonumu ölçtürdüm. 14/8 çıktı. İyi, küçük normale dönmüş dedim. Bir sonrası, bugün normale dönerim dedim, tekrar ölçtürdüm. 14/9 çıktı. Üçüncü günü 12/8'i görünce bir daha tansiyonumu ölçtürmedim. Gider miyim bir daha. Zira aylardır bu ölçüyü bekliyordum. 

Hasılı keyfime diyecek yok. İçim içime sığmıyor. Nasıl sevinmem. Nöroloji ve kalp uzmanları bir sorun görmemiş. Tansiyonum normale dönmüş. Göz numaram düşmüş. Etrafı cam gibi görüyorum. İp takılması dolayısıyla gözlüğümü sağa sola bırakıp, sonra arama derdi de sona erdi. Oda oda gözlük aramıyorum artık. Gözlüğümü başımdan düşürerek yeni cam taktırma ve yok yere masraf etme sorunum da kalmadı. Gözlüğü çıkarmam mı gerekiyor. Asılıp önüme indiriyorum. Gözlük beni rahatsız etmeden benimle beraber oturuyor, benimle beraber yürüyor, benimle beraber kalkıyor. O benden memnun, ben ondan. Umum yerlerde abdest alacağımda, el-yüz yıkayacağımda gözlüğü nereye koyacağım derdim de kalmadı. Gözümden bir asılıyorum. Bir bakmışsın ki sünmüş ve bağrımda. Hanıma göre ipin görüntüsü beni ihtiyar gösteriyormuş, vız gelir bana. Öyle değil miyim zaten. 

İp deyip de geçmeyin. Gördünüz bir ip nelere kadir. Benim birçok sorunumu çözdü. Bu ipin mucidi anneler olsa gerek. 

Şimdilerde her öğrencinin kalem ve silgisini koyacağı kalemliği var. Eskiden kalemlik var mıydı? Varsa da kaç kişinin vardı? Çoğu çocuk okulda silgisini kaybederdi. Baba çocuğuna durmadan silgi alırdı. Sonunda anneler silginin ortasından iğne ile ip geçirerek ipli silgiyi çocuklarının boyunlarına astılar. Silgili ip uzunca idi. Çocuk hiç boynundan çıkarmadan silgiyi kullanabiliyor, o şekilde evine geliyordu. Şimdilerde var mı silgiyi böyle kullanan? Sanmıyorum. Öyle zannediyorum, gözlükçülerin gözlüğe ip takmadaki ilham kaynakları bir zamanların silgiyle ip geçirip silgiyi boyunda taşıtan anneler olmalı. 

Göz numarasının düşmesine gelince, bu konuda birkaç kelam etmek isterim. Göz numaramın düştüğünü söyleyince, şaşırdım ama cehaletim ortaya çıkmasın diye olur mu böyle şey ya da böyle düşer miymiş demedim. Camımı değiştiren gözlükçüye sordum. O da ender görülür dedi. İnternetten bir araştırma yaptım. Düşer diyen bir bilgiye rastlamadım. Aynı kalır hatta yükselir bilgisine ulaştım. Geriye, gözlükçüden aldığım ender görülür bilgisi kaldı. Normal mi bu? Size göre normal olmayabilir ama bana göre normal. Zira ben nevi şahsına münhasır biri olduğum için bu ender görülen göz numara düşmesi de haliyle bana isabet etti. Gözlüklü iseniz, benim de gözlük numaram düşse diyorsanız, bunun yolu belli. Benim gibi cins biri olacaksınız. 

Hasılı, cins-mins Allah beni sevindirdi şu ahir ömrümde. Allah sizleri de sevindirsin. 




8 Temmuz 2022 Cuma

Yalanın Kardeşi *

Toplumda bir anket yapılsa, onlara en sevmediğiniz nedir dense, herhalde ilk sırada yalanı sevmem çıkar. Çıkan bu sonuç, doğru bir tespit olur. Öyle ya kim sever yalanı. Zaten din de büyük günahlardan sayar yalanı. Her ne kadar yalanı sevmem dense de zor durumda kaldığımız zamanlarda yalana başvurduğumuz olur. Savaşta düşmanı yanıltmak için can ve mal tehlikesine karşı, iki kişi arasını ve karı koca arasını düzeltmek için hastaya moral vermek için yalana başvurmaya cevaz verilir.

Buradan anlaşılıyor ki yalana izin verilen alanlar sınırlıdır. Çünkü yalan her şeyden önce güven ve itibar kaybına sebebiyet verir, kişiyi güvenilmezler sınıfına sokar. Toplumda yalanı meslek haline getirenler için “onun Allah bir dediğinden başkasına inanmam” bile denir.

Yalanın her türlüsü kötü olsa da bazı yalanlar vardır ki sonuçları kimseyi mağdur etmez. Bu tür yalana atmasyon diyebiliriz. Bazı yalanlar vardır ki sonuçlarından birileri olumsuz etkilenir. Bu yalan türünde iftira boyutu vardır ki kul hakkı oluşur. Tehlikelidir. O yüzden başkasını mağdur etmeye dayalı bu tür yalanlardan uzak durmak lazım. Bazı yalan türünde ise doğru ile yanlışın karışmışlığı vardır. Neresi doğru neresi yanlış bilinmez. Bazı yalanlar vardır ki konunun ya da olayın bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememek şeklindedir. Buna sureti haktan görünme de diyebiliriz. Toplumu kandırmaya ve algı oluşturmaya dayalı bu yalan türünde, gerçeğin bir kısmını söyleme, bir kısmını söylememe üzerine kurulu olduğu için bu tür yalana, yalanın kardeşi diyorum. Çünkü bu tür yalanla sadece birkaç kişiyi değil, toplumun tamamını kandırma durumu söz konusudur. Örnekle bu yalan türünü somutlaştırmak istiyorum:

Malumunuz bu ülkenin cari açık sorunu var. Çünkü ithalat ve ihracat dengesini bir türlü tutturamıyoruz. Ülkenin ekonomik yönden zaman zaman krizlere duçar olması da bundandır. Örneğe gelirsek, yetkililer her ay bir önceki ayın ihracat rakamlarını açıklarlar: “Geçen ay ihracat rekoru kırdık derler. Tamam, önceki aylara göre ihracat rekoru kırdığımız doğrudur. İthalatta durumumuz nedir? İşte bu kısmı muamma. Maalesef ithalat rakamları söylenmiyor. İthalat söylenmese de bilinen o ki ihracatla beraber ithalatın da rekor kırdığıdır. Çünkü ihracatımızın yüzde 80’i ihraç ürünlerine dayalı ithalata dayanmaktadır. Bu demektir ki ihracat rekorları kırıyorsak, ithalat rekorları da kırmamız gerekiyor.

Sadede gelirsek, ihracatı söyleyip ithalat rakamlarını vermemek, doğrunun bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememektir. Gerçekleri örtmektir. Halbuki bu işin doğru olanı, ithalat ve ihracatı birlikte vermektir. Dürüstlük de bunu gerektirir. 

*01/08/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.