15 Ocak 2022 Cumartesi

Yazmak mı İstiyorsun? (2)

(Dünden devam)

—Anladığım kadarıyla sen içini dökmek ve halkın derdine tercüman olmak istiyorsun. Bence kendine tercüman ol, bildiklerini kendine sakla, içine at ve sır küpü gibi ol ya da yazdıklarını bilgisayara dök ve bu döktüklerini paylaşma. Bilgisayar senin sırdaşın olsun. Eski yazdıklarını döner döner okursun. Ne yazmışım be! Ta ne zaman demişim bunları dersin. Yok, bu beni kesmez diyorsan, bildiğim kadarıyla geniş bir evin var. Kimsenin olmadığı odalardan birine geç. Kapıyı, pencereyi kapat. Avazın çıktığı kadar bağır. Derdin ne ise bu odada, karşında birileri varmış gibi kendi kendine konuş. Burada, sesinin dışarıdan duyulmamasına dikkat edeceksin. Bunun için müziği sonuna kadar açmanda fayda var. Deşarj olduktan sonra kapıyı aç, insanların içine gir. Bugünlerimize ne kadar şükretsek azdır, de.

—Biraz abartmıyor musun?

—Ne abartması. Sana hayatı anlatıyorum. Sen bana abartıyorsun diyorsun. Mesela sen yaşadığımız ve etkisini her geçen gün hissettiğimiz hayat pahalılığından, kurdan, kur garantisinden vs. memnun musun?

—Değilim. Bundan kim memnun ki…

—Dert edindiğini yazacağına göre bundan da bahsedeceksin o zaman?

—Elbette. Yazmamın ne sakıncası var, söyler misin?

—İşte bu, senin tehlikeli sularda yüzeceğinin göstergesidir.

—Diyelim ki yazdım. Başıma neler gelir? Kim, ne yapabilir?

—Her şeyden nem kapan savunmacı tipler seni topa yani kurşun yağmuruna tutar. Görürsün Hanya’yı Konya’yı.

—Mesela?

—En hafifiyle hain, nankör ilan edilir, muhalif görülürsün ve kara listeye alınırsın. Herkesin tu kaka yaptığı bir terör örgütüyle bağın kurulmaya çalışılır. İstediği ve beklentisi gerçekleşmediği için böyle yazıyor denir. Bunların yanında mevcut durumu savunmak ve gerekçe üretmek için seni ikna etmeye çalışırlar. Bunda problem yok. Keşke dediklerine önce kendileri inansalar, hiç gam yemezsin.

—Ne derler?

—Enflasyondan dert yandın mesela. “Sadece biz miyiz efendim. Dünya kırılıyor enflasyondan. Üstelik dünya tedarik sıkıntısı bile çekiyor” denir. Efendim, bizdeki biraz fazla değil mi? Deprem üssü gibiyiz. Bizdeki enflasyona göre onlarınki enflasyon bile sayılmaz dersin. “Tamam, bizi biraz fazla etkiliyor ama salgını göz ardı etmemek lazım. Bu salgın döneminde esnafa yardım edildi. Bunu da hesaba katmak lazım” denir. Başka ülkelerde salgın yok mu, onların devletleri kapanma esnasında mağdur olanları desteklemedi mi dersen, “Geçmiş yapılanları unutmamak lazım. Çünkü bu ülkeye çok şey yapıldı. Say say bitmez. Hele savunma sanayiine bir bak” denir. Döviz çıktı dersin, ah şu dış güçler yok mu denir. Başlarına taş düşse dış güçlerden bilen ve buna inanan yığınlar var. Başlarlar hemen “Efendim, faizle mücadele ediyor. Bu faiz değil mi bizim belimizi büken” denir. Yahu burada faizle nasıl mücadele ediliyor diyorsun. “Bu birden olur mu? Zaman tanımak lazım” denir. Devlet faizi indirdi ama piyasa kendisini dinlemiyor. Bak, bankalar daha yüksek faiz veriyor. Kendisi de indirdiği faizden daha fazlasına borçlanıyor. Hazırında faizler yükseldi diyorsun. “Tamam, istediğiniz faizin yükselmesi değil miydi? İşte dediğiniz oldu. Daha ne istersiniz” deniyor. Ülke ülke ülkelerin 10 yıllık borçlanmasını veriyor, kıyaslıyorsun. “Sen hiç pazarda limon sattın mı? 80 öncesi sen hiç kuyruklara girdin mi deniyor. Buna sadece pes doğrusu diyorsun. Zamlardan ders yanıyorsun, her ülkede var. Biz diğer ülkelere göre daha ucuz yiyor, içiyor ve kullanıyoruz. Bak Almanya’daki petrol fiyatlarına. Biz bedava kullanıyoruz. Üstelik zam ve enflasyon bu ülkede hep var vs. deniyor.

—Ne yapayım bu durumda?

—Ne yapacağımı yok. Gördüğüm kadarıyla yazmada kararlısın. Hamama giren terler. Allah yardımcın olsun demekten başka diyeceğim yok.

14 Ocak 2022 Cuma

Yazmak mı İstiyorsun? (1)

—Bir gazetede köşe yazarlığı yapmak istiyorum. Yazdıklarımı da sosyal medyada paylaşmayı düşünüyorum. Tecrübelerinden faydalanmak isterim. Ne önerirsin?

—Estağfurullah. Benimki koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali bir yazarlık. Buna köşe doldurmaca da diyebiliriz.

—Neyse ne. Sizi dinliyorum.

—Hangi konuda yazmak istiyorsun?

—Siyasi, ekonomik, sosyal, dini vs. diyebiliriz. Daha doğrusu gündeme dair güncel konulara değinmek isterim. Kısaca neyi dert ediniyorsam onu konu edineceğim.

—Pek gündeme dair yazmasan iyi olur. Derdini yazarsan sadece dertlenirsin.

—Niye ki?

—Başlayınca görürsün. Bana kalırsa yazma ve paylaşma. Yok, illa yazıp çizeceğim diyorsan, etliye sütlüye karışmayan, havadan-sudan bahseden, renk vermeyen yazılar yaz ki kimsenin tepkisini çekme. Fincancı katırlarını ürkütme. Beğen veya beğenme, kimsenin düzenine çomak sokma. Mesela bamyanın faziletinden bahset. Zira bizim millet bamyayı sever. Sen de fazileti üzerine yazarsan, millet de bu vesileyle sevdiği bamyanın faziletini de öğrenmiş olur.

—Niye tepki olsun ki?

—Yazınca görürsün. Hele bir yaz. Seni anandan doğduğuna pişman ederler. Demedi deme.

—Bana yol gösterip moral vereceğini sanıyordum. Görüyorum ki yazmayı aklının ucundan bile geçirme diyorsun.

—Kardeş, kaybedeceğin bir savaşa hazırlanıyorsun.

—Nereden belli?

—Dert edindiklerimi yazacağım diyorsun. Dert edinmede eleştiri vardır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deme vardır. Buna bu toplum ve gücü elinde bulunduranlar hazır değil. Seni bir kaşık suda boğarlar.

—Doğruya doğru, yanlışa yanlış dedikten sonra kim ne diyecek?

—Sorun da burada zaten. Bil ki herkesin doğrusu aynı değil, yanlışı da. Madem yazacaksın, bari sırtını bir güce ve sesi çok çıkanlara daya. Bunları öv dur. Böylece taltif bile görürsün. Bizim adam muamelesi görür, mukarrabünden olursun. Böylece kimse sana bir şey diyemediği gibi hatta bu yazman sonucunda maddi ve manevi menfaat bile elde edebilirsin.

—Böyle bir şeye gelemem. Zira bu benim fıtratıma aykırıdır. Ben halkın derdine tercüman olmak ve içimi dökmek istiyorum. Böyle yapmayacaksam niye yazayım? (Devam edecek)

13 Ocak 2022 Perşembe

İlk Defa Biri Bana Hak Verdi *

Marketten kaçtım kaçtım. Ama bu kaçış nereye kadar. Elim mahkum ve ellerine düştüm. Alışveriş listesi ve acil ihtiyaçlar kabarınca marketin yolunu tuttum. Hiç sağa sola bakmadan kafama kazınan listeye göre hangi ürün nerede ise o tereklere gittim. Gördüğüm fiyat etiketlerine dönüp dönüp bir daha baktım. Sonunda aldım alacağımı. 

Ödeme yapmak için kasaya geçtim. Baktım kasiyerler dahil kimse yok. Akşamın bu kalabalık saatinde kimse de olmaz mıydı? Geçip gidiyorum. Hiç şakam yok diye seslenince sırtı dönük bir kasiyer kızımız belirdi ve aramızda şu diyalog geçti:

Alayım amca”

Kızım, almadan şu kapıdan geçip gideyim.

Olurdu amca. Niye olmasın. Sırtım da dönüktü üstelik. Ama siz çağırdınız. Ben de geldim. Fırsatı kaçırdınız. 

Neyse, kaçan kaçtı artık. Ben koydum, kızımız okutup okutup önüme koydu. Aldıklarımı poşete yerleştirirken kasiyer:

Amca, indirimde peynirimiz var. Bundan bir tane alır mısın? 500 gramı 19.00 lira.

İstemez.

Niye amca? Bir tane alsaydın. Fiyatı da çok uygun. Buna rağmen kimse almıyor.

Kızım, bugünlerde indirim bize ters geliyor. Biz indirimleri görmeyeli çok oldu. Nasıl bir şeydi, onu bile unuttuk. Bindirime alıştık. Durum böyle iken kim inanır indirim dediğine. Ama bu peynirin fiyatı yarın değişecek. Fiyatına zam gelecek de. Bu biraz inandırıcı olur.

Haklısın.

Kızın haklısın demesine bir sevindim bir sevindim. Bir an için ödediğim yüklü faturayı bile unuttum. Sevincim, beni ilk defa haklı bulan biri oldu. Nasıl sevinmem buna. Çünkü nice zamandır aynı dili konuştuğumu sandıklarımın bana Fransız kaldığını ya da benim onlara Fransız kaldığımı görüyorum ama son yıllarda bana hak vereni hiç görmemiştim. Bu arada ikinci bir sevincim daha vardı. Güncellenmesine rağmen poşetin fiyatının onca maliyete rağmen değişmemiş olmasıydı. Diğer aldıklarımın fiyatını hesaba katarken poşetin ücretini hiç hesaba katmadım. Gel de sevinme buna.

*04/02/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Vergi Yerine Zam Koyalım

Padişahın biri ekonomik sıkıntılar yaşayan halkına yeni vergiler koyar ve vergileri artırır. Aradan bir müddet geçince sadrazamına, ‘Halkın arasında bir dolaş. Vergilere alışmışlar mı?’ şeklinde talimat verir.

Sadrazam tebdili kıyafetle halkın arasında dolaşıp geldikten sonra padişahın huzuruna çıkar. ‘Padişahım, halkın suratı asık, canı da sıkılmış görünüyor ama işlerine devam ediyorlar’ raporunu verir. ‘O zaman sorun yok. Alışacaklar’ der padişah.

Bir müddet sonra yine yeni vergiler artırılır. Padişah sadrazamına, halkın içerisine çıkıp izlenimlerini paylaşmasını tekrar ister. Halkın içini dolaşıp gelen sadrazam, ‘Padişahım, bu kez halkın suratları çok asık. Suratlarından düşen bin parça. Selam verince kavga edecek gibi yüzüne dik dik bakıyorlar. Sanırım bu son vergi çok geldi’ şeklinde açıklama yapar. Padişah ise ‘Merak etme. Önemli değil. Buna da alışacaklar’ der.

Bir gün yine vergiler artırılır. Padişahın emri üzerine sadrazam halkın içerisine karışır ve şaşkınlığını padişaha aktarır: ‘Padişahım, garip bir durum var ortada. Ben bundan bir şey anlamadım. Halk çok neşeli. Gülüp eğleniyor hatta dans bile ediyor. Sanırım, başardınız’ deyince padişah, ‘Aman aman! Hemen vergileri indirelim. Çünkü halk dans etmeye ve oynamaya başlamışsa, demek ki durum çok kötü. Bu, hiçbir şeyi umursamıyorlar demektir. Bu durumda vergileri indireceğiz yoksa perişan oluruz’ der.”

Kıssadan hisse çıkarırsak, vergi olmadan devletler ayakta duramaz. Baktınız ki katmerli vergiler halkı canından bezdirecek. O zaman başka alternatiflere yönelmek lazım. Mesela vergi yerine zam yolu denenebilir. Zira aynı kapıya çıkar. Maksat halkı bezdirmek ve anasından doğduğuna pişman etmek değil mi?Girdi maliyetleri deyip zam koyarsın. Enflasyon yükseldi deyip zam koyarsın. Döviz yükseldi deyip zam koyarsın. Koyarsın oğlu koyarsın. 

Ali Dayı ve Oğlu

Mahallemizde Ali Dayının bir oğlu vardı. Mahalle onu sever. O da mahalleliyi severdi. Mahalle onun bir dediğini iki etmezdi. Öl dese ölürlerdi.

Herkes şaşırır ve kıskanırdı bu Ali Dayının oğluna bu sevgi neden diye.

Ama bir zaman gelmiş. Mahallede işler tersine gitmeye başlamış. Ali Dayı ile oğlu arasında şu diyalog geçmiş:

Oğlum, mahallemiz yangın yeri. Bir şeyler yap.

Ne yapayım ki bu durumda?

Ne yapacaksan yap artık. Elinde sermaye olarak ne silahın varsa onu sür.

Başka sermayem yok.

Gerçekten.

Aslında var bir tane. 

Nedir o?

Mahallelinin karşısına çıkıp konuşmak.

Sakın ha yapma bunu. Hazırında yangını körüklersin. Zaten elinde tek sermayen bu idi. Bunu da yıllar yılı tepe tepe kullandın. Zira laf ile peynir gemisi yürümez. Görüyorum ki deniz bitmiş, kum da bitmiş. Bu durumda yanarım da güzelim mahalleye ve sakinlerine yanarım. Artık bir ağlayanları da olmaz. Yazık oldu gerçekten.

Burada tüm suç benim mi?

Senin suçun kendine çok güvenmen. Mahallelinin suçu da sana çok güvenmeleri ve sana sonsuz kredi açmaları. İnsanın kendine ve etrafına yaptığını kimse yapmaz. Keşke etrafında sana doğruları söyleyecek, seni zamanında eleştirecek üç beş dost edinseydin. Görüyorum ki yalnızsın. Bunu da sen yaptın. Çünkü etrafından onları uzaklaştıran da sensin.

4-6 Yaş Kur'an Kursları *

Ne zamandır Diyanet İşleri Başkanlığının yaygın eğitim kapsamında uyguladığı 4-6 grubuna dair bir yazı yazmak istedim. Bugün, yarın derken bu kurslarla ilgili bir siyasinin “Ortaçağ zihniyeti” benzetmesi araya girince, ortamın soğumasını bekledim. Önce bu kurslara dair kısa bilgi vereyim.

2013-2014 öğretim yılında pilot olarak 10 ilde uygulamaya konan 4-6 yaş grubuna yönelik Kur’an Kursları tüm Türkiye’de yaygınlaştırıldı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Burhan İşliyen’in 10/09/2021 tarihinde verdiği bilgiye göre bu kurslarda 200 bin öğrenci eğitim ve öğretim görmektedir.   

Yaygın din eğitimi faaliyetleri arasında yer alan 4-6 yaş grubuyla ilgili belirlenen amaçlar,  Başkanlık (DİB) tarafından şöyle açıklanmaktadır:

*”İslam dininin değerlerini, insan hayatına anlam kazandıran unsurlardan biri olarak fark etmesini, kazandığı bu değerleri günlük hayatında kullanabilmesini,

*Kur'an-ı Kerim'i içerik ses ve şekil olarak kendi yaş grubuna uygun olarak tanıyabilmesini, *Allah'ı sevgi temelinde tanıyabilmeyi ve yaratılışı fark etmelerini,

*Peygamber efendimizin kişiliğini ve karakterini tanımalarını, sevip rol model almalarını, *Sağlıklı bir din ve ahlak gelişimi göstermelerini sağlamak ve ihtiyaç duydukları diğer gelişim süreçlerine de katkıda bulunmaktır.”

4-6 yaş grubuna görevlendirilenler kimlerden oluşuyor ve nasıl seçiliyor? “İlahiyat Fakültesi, İlitam, Ön lisans İlahiyat ve İmam-Hatip lisesi mezunu olup halk eğitim merkezi, üniversitelerin uzaktan eğitim merkezleri, Başkanlık tarafından düzenlenen programlardan sertifika alan öğreticiler arasından seçilmektedir.”

Diyanet tarafından uygulanmakta olan bu proje ihtiyaç mı, değil mi bunun üzerinde durmayacağım. 200 bin öğrencinin eğitim gördüğü dikkate alınırsa vatandaş nezdinde bir talep söz konusu. Demek ki ihtiyaçmış ki açılmış ve Diyanet de bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyor.

Yazımın başında yer verdiğim amaçlara bakılırsa, amaçların da güzel olduğu görülmektedir. Bu amaçlar gerçekleştirilirse istendik davranışlar elde edilmiş olur. Burada gördüğüm bir eksiklik üzerinde duracağım: Ders veren öğreticiler. Bunların dini bilgilerini sorgulamayacağım. Çünkü hepsinin alanında ve sahasında yeterli donanım ve birikime sahip olduklarına inanıyorum. Bunlar bu çocukların seviyesine inebiliyor mu? Beni düşündüren de burası. Çünkü seviyeye inme konusu, alan bilgisinden önce gelir ve ayrı bir yetenektir. Diyanet de bunun farkında olmalı ki buralarda görev yapacak öğreticilerde sertifika şartı koşmuş. Acaba uzaktan veya yüz yüze verilen veya alınan bu sertifikalar, çocukların seviyesine inmek için ne kadar yeterli? Sertifika alma süresi, ne şekilde alındığı veya verildiği düşünülürse, açıkçası alınan bu sertifikaların yeterli olacağını sanmıyorum. Çünkü çocukların seviyesine inmek ayrı bir kabiliyet ve belli bir eğitimden geçmeyi ister. Günümüzde bu çocukların seviyesine ancak okul öncesi eğitimi alan öğretmenler, kısmen de sınıf öğretmenleri inebilir. Seviyesine inmek çocuklaşmak demektir. Bunu kaçımız yapabilir?

Halen Kur’an kurslarında 4-6 yaş grubu öğrencilerine sertifika almak suretiyle ders veren öğreticilere bir göz atarsak; İHL, ön lisans, İLİTAM ve ilahiyat eğitimi alanların,  aldıkları sertifika dışında bir okul öncesi eğitimleri yok. Bunların içinde çocukların seviyesine inebilen öğreticiler vardır. Ama çoğunluğunun zorlandığını düşünüyorum.

Bu durumda ne yapılabilirdi? Diyanet 4-6 yaş grubu Kur’an eğitimine başlamadan önce böyle bir projesinin olduğunu, buna uygun branş öğreticisinin yetiştirilmesi için YÖK’ten talepte bulunabilirdi. YÖK de 2 ya da 4 yıl olacak şekilde bölümler açabilir. Bu bölümler mezun verdikten sonra bu kursların açılmasına başlanabilirdi.

Burada yeni bölümlere ihtiyaç var mı diyebilirsiniz. Bence ihtiyaç var. Zaten devlet çoğu okul kademelerinde branşlaşmaya gitti. Örnek verirsek; ortaokullarda ilköğretim matematik ve ilköğretim fen bilgisi adı altında branşlar oluşturarak lise matematik ve FKB’den (fizik, kimya, biyoloji) ayırdı. Beden eğitimi, müzik ve görsel sanatları saymazsak, devletin ayırmadığı iki branş kaldı. Bunlar da İngilizce ve din kültürü ve ahlak bilgisi. Bugün İngilizce öğretmenleri ilkokul ikinci sınıftan başlayarak lise son sınıfa, din kültürü öğretmenleri ise ilkokul 4.sınıftan lise son sınıfa kadar derse girebiliyor. Aslında ilköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi diye bir zamanlar ilköğretimde derse girecek şekilde bir branşlaşmaya gidildi ama nedense bundan vazgeçildi. Bence eğitim ve öğretimde öğrenci seviyesini ve öğrencilerin seviyesine inmeyi önemsiyorsak ilkokul, ortaokul ve liselerde branşlaşmaya gidilmelidir. Buna gerçekten ihtiyaç var.  Özellikle, aşağı yukarı her sınır seviyesinde derse girmekte olan ilahiyat fakültesi mezunları daha fazla zorlanır. Çünkü lisede derse giren bir öğretmen, ortaokulda ve ilkokulda der vermekte, aynı şekilde ilk ve ortaokullarda ders veren biri lisede zorlanır.

Sözün özü, 4-6 yaş grubu Kur’an kursları eğitiminde başarıya ulaşılmak isteniyorsa, ivedi bir şekilde anasınıfı seviyesindeki öğrencilere ders verebilecek bir ilahiyat bölümü açılmalıdır. Burada kısaca şuna da değinmek isterim. Oyun çağındaki çocuklara (kreş, anasınıfı ve ilkokul) bilgiden ziyade oyunu önceleyen ve uygulamaya yönelik eğitimler verilmelidir. Özellikle bilgi vermekten azami derecede kaçınılmalıdır. İlkokul boyunca okumayı ve basit matematik vermekle yetinilmelidir. Çocuklarımız kreş, anasınıfı ve ilkokullarda kişiliğine artı puan kazandıracak eğitimlere yer verilmelidir. Buna etik, ahlaki, nezaket ve görgü kuralları denebilir. Çocuklarımız nazik konuşmayı, yerleri kirletmemeyi, yalan söylememeyi vs. özellikleri bu sınıf seviyelerinde öğrenmelidir.

*15/01/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Ocak 2022 Pazar

“Allah’ı İşinize Karıştırmayın!” *

2014 yılında, "Yöneticilikte dört yılını dolduranlar asli görevi öğretmenliğe döndürülür ve yeniden puanlanır. Geçerli puanı alamayanlar öğretmenliğe devam eder. Boş kalan yöneticiliklere de mülakat yoluyla atama yapılır." içerikli bir kanun çıkarıldı. Şimdilerde araştırmacı adı verilen eğitim uzmanı adı altında bir kadro ihdas edilerek mevcut milli eğitim müdürleri ve müdür yardımcıları da kızağa alındı. Yani özlük hakları korunarak bankamatik memuru yapıldı. Yerlerine yeni milli eğitim müdürleri ve mülakatla atanan şube müdürleri atandı.

İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinde atamalar tamamlanınca sıra geldi, dört yılını dolduran okul yöneticilerini değerlendirmeye. Bunun için değerlendirme komisyonları kuruldu. Komisyonlarda kimler vardı? Yanlış hatırlamıyorsam, yeni atanan ilçe milli eğitim müdürleri, iki şube müdürü, okul aile birliği başkanı ve yardımcısı, okul öğrenci temsilcisi, okulun en yaşlı ve en genç öğretmeni puanladı. 75 puanın altında kalan yöneticiler başarısız sayıldı ve asli görevi olan öğretmenliğe döndürüldü. Bu değerlendirmenin ne kadar objektif kriterlere dayalı yapıldığını, başarılı ve başarısız sayılanların alacağı puanlarla birlikte nerelerde, kimler tarafından oluşturulduğunu işin içinde olanlar iyi bilir. Bilinemeyen tek şey, başarılı olanlar niçin başarılı, başarısız olanlar niçin başarısız olduğunu pek bilemedi. Bu konuda büyük bir katliam yapıldı dense yanlış olmaz. Çünkü sınavla yönetici olanların pek azı hariç hepsi elendi.

Okul yöneticilerinin çoğu elenince boş kalan okul yöneticiliklerine çıkarılan kanun gereği mülakatla yeni yöneticiler seçildi. Bu mülakatlarda da diğer mülakatlarda olduğu gibi objektif ve nokta atış puanlama yapıldı. Kimin nereye atanacağı belirlendi. Değerlendirme ve mülakatta kazara gözden kaçan kimse olmuşsa, “Falan yeri yazma, orasına falanı düşünüyoruz” dendi ve tercih ettirilmedi.

Mülakata, değerlendirme puanına göre yeterli puan alamayan eski yöneticiler de girdi. Hayret ki çoğu başarılı oldu. Çalışınca oluyormuş demek ki. Bunlara geçer puan verildi ama yüksek puan verilmedi. Tercih ederseniz, kenar-köşe okulları tercih edin denerek lütuf bahşedildi.

Ağustos gibi başlayan değerlendirme, mülakat, tercih ve atama işlemleri 2014’ün Aralık ayı sonlarına kadar devam etti. Bu demektir ki okullar 3-4 ayı yöneticisiz kaldı. Yönetici olmamasına rağmen okullarda pek sorun olmadı.

*

2015’in ilk aylarında eski ve yeni yenilenmiş müdürlerle, çoğu yöneticiye düşük puan vererek eleyen bir milli eğitim müdürü yemekli bir tanışma toplantısı yaptı. Yemekten sonra aldı eline mikrofonu. “Arkadaşlar! Sözlerime, çok hoşuma giden bir süre ile başlamak istiyorum” dedi ve eüzü-besmele çekerek Fatiha süresini okumaya başladı. Milli eğitim müdürü süreyi okuya dursun. Yanımda, gözde bir okulun müdürü iken yeterli puanı alamayıp elenen, daha sonra mülakat yoluyla ücra bir yerde okul müdürlüğü verilen bir okul müdürü, “Yahu arkadaş, ne diyeceksen de ama Allah’ı ağzınıza almayın, Allah’ı işinize karıştırmayın. Çünkü ne yapıp ne ettiğinizi biliyoruz” dedi.

Bu yazıyı ele almamın nedeni de müdürün, “Allah’ın adını ağzınıza almayın/ Allah’ı işinize karıştırmayın” sözleri idi. Bu müdür dinle-diyanetle sorunu olan biri mi idi? Değil. Üstelik İHL mezunu biri idi. Niye böyle demiş olabilir? Belli ki gözde bir okulda okul müdürü iken elenip iki-üç ayın ardından kenarda bir okula müdür olarak atanmayı anlayamamış, olup biteni kabullenememiş ve haksızlık yapıldığını düşünmüş olmalı. Bu isyanında haksız da sayılmazdı. Maalesef bu durum sadece kendisinin değil, çoğu yöneticinin başına gelen bir durumdu. Bu kanunu çıkaranlar, böyle bir şeyi murat etmiş olmayabilir ama sonuç pek değil, hiç iç açıcı olmadı bu süreçte. İHL mezunu biri olmasına rağmen ilçe milli eğitim müdürünün Fatiha okumasına niçin tepki göstermiş olabilir? Belli ki yaptıklarıyla Allah’ı örtüştüremedi. Çünkü yılların yöneticilerini eleyenler, ağırlığı bir meslek grubundan kimseler idi. Herkes o meslek grubundan Allah korkusu ve adalet bekledi ama maalesef göremedi.

Siz ne dersiniz bilmiyorum ama amme hizmeti yapanlar; din, iman, ahlak, adalet, Allah vb değerleri hiç ağzından düşürmez ve bunları referans kabul eder. Yaptıklarıyla insanları mağdur eder veya yaptıkları anlaşılmaz ise dini alet ediyor şeklinde anlaşılabilir. Bu yüzden din ve dini değerleri referans alanların söz ve eylem örtüşmesine dikkat etmesinde fayda vardır.

*11/03/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.