25 Ekim 2021 Pazartesi

Benim Dünyam

Dünyada iki kesim vardı: Ben ve başkaları. Başkaları çoktu ve çok güçlüydüler. Onların tek özelliği bana karşı birleşmeleriydi. Çünkü beni çekemiyorlardı. 

Kendimi dünyanın merkezine koyma geçmişim küçüklüğümden beri böyleydi. 

Küçüklüğümde, korkusuz gibi görünürdüm ama bir başıma bir yere gitmek istemezdim. Akşam karanlığında bir yerden bir yere bir başıma gitmek zorunda kalırsam, gözüm hep sağda soldaydı. Çünkü bilirim ki beni çekemeyenler beni alt etmek için pusuya yatmışlardı. Ama elim mahkum. Gitmem lazımdı. Pusuda kimler ve neler yoktu ki... Ağaç hışırtıları, rüzgar, kedi, köpek, çatıdaki saclar, ağaç gölgesi vs. Hepsi sinmiş bir insandı nazarımda. Ben yaklaşırken üzerime çullanacaklardı. Tüm bunlarla mücadele etmem mümkün müydü? Elimdeki tek gücüm başta ayetel kürsi olmak üzere bildiğim duaları tekrar tekrar okumaktı. Dönüp dönüp okumam, menzilime varıncaya kadar devam ederdi. Sağda solda sinmiş insanları geçtikçe oh be, dünya varmış derdim.

Bunlara çocukluk dedim, büyüdüm aynı psikolojim devam ediyor: Espri yapıyorum, buna gülünmeyince anlamıyor bunlar diyorum.

Herkese laf yetiştirmeyi marifet bildim. Hiç ağırlığımı bilmedim, tüm bunların ağırlığımı düşürdüğünü bile bile konuşmaya devam ettim. Çok konuşuyor diyenlere bunlar beni kıskanıyor diyorum.

Biri benden başarılı olunca inek gibi çalıştı, ben o kadar çalışsaydım, allameyi cihan olurdum diyorum.

Biri bir makama gelir, torpille ve hak etmeden geldi buraya diyorum.

Herkesten iyi yapardım ama takdir eden olmadı diyorum.

Bir şeyi ağzıma yüzüme bulaştırmış isem -ki çoktur- hiç üzerime almadım. Yapamadın diyenlere falan gelsin de görün gününüzü dedim. İnsanları hep başkasıyla korkuttum. Hiçbir şey yapamasam bile şundan dolayı oldu deyip bahane uydurdum. Buna da insanların inanmasını bekledim. İnanmayanları nankör bildim.

Ben olmazsam sonrası tufan dedim. Olmadığım ve ayrıldığım yerler benden sonra da hayatiyetine devam etmişse dertleri benmişim ya da içleri berbat ama belli etmiyorlar diyorum.

Başkasına iyilik yaptığım pek vaki değil ama istedim ki insanlar hep beni övsün, senin sayende oldu tüm bunlar desin.

Kavgacı bir yönüm var. Kim görüşümü kabul etmezse sesimi yükseltir, ağzıma geleni söyler, kırar geçiririm. Aramız bozulursa veya aramıza mesafe girerse suçu da hep karşı tarafa atarım.

Kafamda korkular oluştururum, oluşturduğum kişileri düşman bellerim.

Aslında kendimle kavgalıyım. Bu kavgamı insanlara bir güzel yansıtır, sonrasında da tereyağı gibi üste çıkarım.

Kinci değilim diyorum ama sanırım kinciyim. Yapılanları unutmam…

Bazı Taşra Kaymakamları Ne İş Yapar? *

Bir önceki “Bazı Taşra Kaymakamlarını Nasıl Bilirsiniz” başlıklı yazımda küçük ilçelere ilk defa atanmış kaymakamların acemiliklerini bu ilçelerde attıklarını, acemilik atılırken daire amirlerini nasıl strese soktuklarını kısaca işlemeye çalışmıştım. Bu yazımda da bu acemi kaymakamların neler yaptıklarına yer vereceğim. Huzur ve güveni sağlamakla sorumlu bu kaymakamlar, bakalım ilçeye ne kadar huzur veriyorlar? Hep birlikte görelim.

İlçe küçük ve sorunsuz, ziyaret ve denetlenecek yer az olunca huzur ve güveni sağlamakla yükümlü kaymakamlara pek iş düşmüyor. İşi olmayınca haliyle sıkılıyorlar da. Evli değiller ki gidip ailesiyle ilgilensinler. Çoğu bekar bu kaymakamların. Niye evli değiller? Sebebi hikmeti bilinmez. Ya kaymakam olmak için uğraştıklarından evlenmeye vakit bulamadılar ya da kaymakam olduktan sonra evlenirsem bahtım açılır, önümde birden alternatif  olur diye düşünüyor olabilirler. 

Böyle ilçelerde zaten sosyal hayat olmaz. Varsa da kahvehane, çay ocağı olur. Koskoca kaymakam böyle yerlere gider de karizmasını çizdirir mi? Burada devlet temsil ediliyor değil mi ya.  Bu durumda kaymakamın önünde, ziyaret edecek 8-10 kadar köy ziyaretleri, kurum denetimleri yapmak, önüne onay gelirse onları imzalamak, şikayet ve istek için gelen vatandaşla ilgilenmek, belirli gün, hafta ve çelenk programlarını takip etmek, katılmak ve protokol takılmak vs. 

Bakalım neler yapıyorlar, ne tür isteklerde bulunuyorlar? 

*Konu önemli olsun veya olmasın, hangi daire amirini hangi saatte ne için çağıracağı belli olmaz. Günde birkaç defa çağırdığı da olur. Bu yüzden daire amirleri tetikte beklemek zorunda. Odasına giren daire amirine kaymakam otur demeden oturamaz. Kimi daire amiri izin beklemeden gider oturur, kimi de dakikalarca ayakta sorulan sorulara cevap verir. Bu arada kılık kıyafet de düzgün olmalı. Göbekten dolayı zoraki iliklediği ceketin düğmesini de açmadan konuşacak. Çay ikram ederse içersin. Kaymakam çayını bitirdikten sonra kalkmak zorundasın. Çünkü kaymakamın odasında oturma süren bir bardak çay içimi kadardır. Elini uzatmadan elini uzatamazsın. Yoksa görürsün gününü.

*Sürücü ehliyeti olmaz bazılarının. Sınav yapılıp ehliyet verilecek. Dersin ki kaymakam erken kalkmasın, sınava en son girsin. Vay efendim, niye sona atıldım, beni en başa alın talimatı gelir ve sen sıralamayı değiştirmek ve kaymakamı ilk sıraya almak için ilçe-il-Ankara arası mekik dokuyacaksın.

*Efendim, ben “Dünya Tiyatrolar Günü” münasebetiyle bir tiyatro istiyorum. Bunu da falan okul yapsın emri verilir. Okulun ne salonu vardır ne de imkanı. Kıt kanaat hazırlanan oyunlar, okul girişinde buz gibi havada kaymakamın karşısında sergilenir.

*Bu belirli gün haftasına veliler davet edildi mi sorusuna, salgın nedeniyle velilere haber verilmedi dendiğinde, “Tamam, salgın var ama bugün normal bir gün değil. Bundan sonra velilere davetiye gönderelim, emrini bundan sonra daire amiri düşünsün.

*Bu belirli gün ve haftalar için törende okunan şiir ve yazıları bana daha önce niye getirmediniz? Ben bunları okuyup kontrol etmem gerek. Mübarek, inceleme kurulu üyesi sanki.

*Öğle arası çocukların eve gönderilmemesi  şeklinde velinin birinin bir talebi var. Bu istek bana da mantıklı geldi. Tüm velileri toplayarak görüşlerini soralım. Tüm bunları imza altına alalım. Bu velinin talebini çözmezsek bugün bize gelen yarın nereye gider, bunu da düşünmek lazım. (Devam edecek)

*Meskun mahallin dışına ruhsatı olmayan bir yere bir vatandaş bir ev yapar. Çocuğunun da okula taşınması gerekir. Çünkü mesafe uzak. Bu çocuk mağdur olmasın, güzergahı değiştirin, bunun üzerinde bir çalışın denir. İşin yoksa velinin dağ başındaki evini toplanma merkezi yapacaksın.

*Vakıftan yardım almak için gelen bir velinin açık lisede okuyan hasta çocuğu için bu çocuğa evde eğitim verin, veli ile görüşün. Bu çocuğu okula kazandıralım denir ama çocuğun okumada velinin okutmada gözü yoktur. Üstelik çocuğun odasına kimsenin girmemesi gerek.

*Muhtarlar gününde muhtarlara kahvaltı verilecek. Servisi muhtarlar yapacak değil ya. Bunun için en uygunu hizmetlileri görevlendirmek.

*Ben şu köye gidiyorum, okulu da ziyaret edeceğim, birlikte gidelim.

*İlden vali gelecek. Kılık kıyafet düzgün olacak şekilde beklenecek ve karşılanacak. Artık ne zaman gelirse. Burada saat mefhumu aranmaz.

*Dedesi ölmüş bir memur mazeret izni alacağında, bunun için okul müdürü, ilçe şube müdürü, ilçe milli eğitim müdürü parafe edecek ve imza için kaymakama çıkacak. İmzalar eksik olmayacak. Dedesi ölen personelin de imzası olacak. Yoksa onaylanmaz, geri döner. (İlçelerde kaymakamların verdiği bu mazeret iznini, il merkezlerinde üç güne kadar okul müdürleri veriyor. Çünkü buralarda yetki devri yapılmış. Küçük yerlerde ise yetki devri söz konusu değil. O yüzden bir yakınınızın hafta içi ölmemesi için bol dua edin.)

*Günümüzde salgın nedeniyle birçok toplantı uzaktan yapılmakta. İl bir saat belirleyip toplantı yapacak. Tam toplantı başlıyor ve kaymakam toplantıya veya başka bir sebep için çağırıyor. Bu müdür, ilin düzenlediği toplantıya mı katılsın yoksa kaymakamın yanına mı gitsin. Eli mahkum, kaymakamınkine gidecek.

*Kurumlar yazışmada aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir silsile takip eder. Önemli ve günlü yazılar bu şekilde gelir. İlin gönderdiği yazının aynısı, gereği için kaymakamlıktan da gelir.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Yazdığım örneklere bakarak bu tür küçük ilçelere kaymakama ihtiyaç var mı diye düşünmüyor değilim. Çünkü normal seyrinde devam eden kurumlar için kaymakamlar, ayak bağı olmanın ötesinde bir işlev görmüyor. Kendileri bulunduğu makamı ne görürler bilmiyorum ama nazarımda kaymakamlıklar bugün için hepsi birer Yalova Kaymakamlığı mesabesinde. Üstelik verdikleri stres ve devlete maddi yönden masraf olmaları da cabası. Tamam, kaymakamlıklar geçmişte önemli bir işlev görmüştür ama günümüzde ihtiyaç yok. Nasıl ki geçmişte nahiyeler bu ülke için önemli bir işlev gördü, işlevi bitince kaldırıldı ise bugün de kaymakamlıklar kaldırılmalı. Burada sadece küçük ilçelerin kaymakamlıkları değil, büyükşehir sınırları içerisindeki merkez ilçe kaymakamlıkları da kaldırılmalı. Vali varken kaymakama ne ihtiyaç var, öyle değil mi? Hele bir yerde belediye başkanlığı varken kaymakamlığa, kaymakamlık varken belediye başkanlığına ne gerek var? Bu devletin parası o kadar çok mu? Bir taraftan büyükşehir statüsü vererek büyükşehir belediyesine her türlü imkan, görev ve sorumluluk verirken doğru dürüst ödeneği olmayan ilçe belediyelerini ve kaymakamlıklarını niçin hala tutuyoruz? Bence devletin küçülmeye gitmesinde fayda var.

Hasılı, büyükşehir statüsü verilmiş bir büyükşehrin, merkez ilçelerinde ne belediye ne de kaymakamlığa ihtiyaç var. İlçe bile denmeyecek küçük ilçelerde aynı şekilde belediyeye ve kaymakamlığa ihtiyaç yok. Bir yerde devleti temsil edecek bir muhatap olacak, işleyişi takip edecek denirse buralarda ya belediye ya da kaymakamlık olmalı. İlla belediye ve kaymakamlık olacak denirse merkez ilçenin dışındaki büyük ilçelerde kaymakam ve belediye başkanı olmalı. Hiçbir bütçesi, kadrosu ve eskisi gibi iş yükü olmayan muhtarlıkların kaldırılması gerektiğini zaten söylemeye gerek yok.

*7-9/05/2022 tarihlerinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla iki bölüm olarak yayımlanmıştır.

24 Ekim 2021 Pazar

Merkez Bankası ve Ben *

Merkez Bankası politika faizini 200 baz puan (ne demekse) düşürerek yüzde 18'den 16'ya indirdi. Fırtına koptu tabi. Döviz fırladı, altın ise uçtu. 

MB Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri bu kararlarıyla yerlerini bir ay daha garantilerken elinde döviz ve altın bulunduranların da hayır duasını aldı. Aynı zamanda bağımsız ve özerk olduklarını da cümle aleme duyurmuş oldular. Kendilerini kıskandım tabi. Kendileriyle ne kadar gurur duysalar azdır. Ama bu demek değildir ki yerleri çok garanti. Bence fazla sevinmesinler. Temenni etmesem de yerlerinde uzun ömürlü olamayacaklar. Çünkü öncekilerin akıbeti onları da vuracak. 

Bu durumda ülkenin para musluğu sahipsiz mi kalacak? Kalmaz. Kalmamalı. Çünkü ülke bu boşluğu kaldıramaz. Ülkemin bu kaosa sürüklenmesine gönlüm razı olmaz ve böyle bir durumda her ne kadar ekonomi ve finanstan anlamasam da işin ucunda para olunca ve ben de parayı çok sevince bana bu görev tevdi edildiğinde, memleketime hizmet etmekten imtina etmem. Atlarım buna pardon görevi kabul ederim. Yüksek sesle bir daha tekrarlıyorum: Bu bağımsız ve özerk kuruma talip olurum. Her ne kadar görev istenmez, verilir dense de mevzubahis olan ülke ise verilmesini beklemem. Çünkü zaman bekleme zamanı değil. Vakit nakittir. 

Hemen bu işi sana düşürmezler, bir defa referansın var mı, sözlü mülakata tabi tutuldun mu dediniz ve kıskançlığınız tuttu. Problem değil. Size rağmen size hizmet için geleceğim. Gelmek için de kimsenin kapısını çalmam. Çünkü bana referans olacaklar yarın seni buraya biz atattık. Bunu karşılığında sizden küçük bir ricamız var sözlerini duymak istemiyorum. Ülkenin başına ne geldiyse bu küçük ricalardan geldi zaten. Ayrıca benim görevim, birilerinin ricasını yerine getirmek değil. Tek isteğim ülkeme ve paraya hizmet etmektir. Nasıl olacak bu iş derseniz, benim referansım, yapacaklarımdır. İşte buradan ilan ediyorum. 

Yapacaklarımı ülke yetkilisi okur okumaz, tabi ya, ben bunu, bugüne kadar niye görmedim deyip dizlerini dövecek ve zaman geçirmeden gece 12.00'de benim ve herkesin uyuduğu bir saatte, adımı altın harflerle Resmi Gazeteye yazdıracak. Bununla da yetinmeyecek: MB başkanı olarak adayım, kardeşim Abdullah diyecek ve çok geçmeden bu dil sürmesini ilk defa düzeltecek: Kardeşim Ramazan diyecek ve ben vakit kaybetmeden gecenin sabahında görevime başlayacağım. 

Yerime oturmadan, diğer üyelerle tanışmadan, Merkez Bankasında ne kadar para var, bunları saymadan ve aylık toplantıyı beklemeden, olağanüstü bir toplantıyla faizi indireceğim. Çünkü faiz sebep enflasyon sonuçtur. 

Bir tahminde bulunun bakalım, kaç puan indireceğim? 1, 2, 3, 5... Bilemediniz. Ne varsa hepsini. Yani faizi 16'dan sıfıra indireceğim. Burada sıfırı bulan Harezmi'yi de hayırla ve rahmetle yad edeceğim. Faizi indirmekle de kalmayacağım. Bundan sonra değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek şekilde sıfıra sabitleyeceğim. Boşu boşuna ayda bir toplantı yaparak toplantıya katılan yönetim kurulu üyelerinin görevine son vereceğim. Buraya ben yeterim diyeceğim. Devlet böylece bu kadar kişiye verdiği maaştan tasarruf etmiş olacak. 

Sonra, olup bitenleri sizin gibi ben de izleyeceğim. Siz buna seyir de diyebilirsiniz. Dolar almış başını gitmiş, Euro uçmuş, altın fırlamış, piyasa alt üst olmuş, faiz lobisi beddua seansları düzenlemiş; bankalar, iyi de bundan sonra biz ne yapacağız demiş, Avrupa ve dünya dikkat kesilmiş, bu adam ne yapıyor demiş, hiç umurumda değil. Yerim garantilendi ya siz ona bakın. Böylece mevsimlik işçi olmadığım tescillenecek. Tüm ajanslar ilk haber olarak beni vererek adımdan sıkça bahsedecek. Tartışma programlarında mevzu ben olacağım. Bu da meşhur olacağım anlamına gelir. Dönemim yani ben milat kabul edileceğim. Ben ve benden önceki MB başkanları şeklinde. Daha önce böyle cesuru gelmedi denecek. Kendinden fazla adımın anılmasına Tayyip Bey de gönül koyacak ama kardeşlik hukuku öncelikli olduğu için benim için gerekirse çiğ tavuk yiyecek. Gerekirse kaderim kaderim... Kendim ettim kendim buldum diyecek. Dişlerini sıkacak ama belli etmeyecek. Bu kararı alırken elinde döviz ve altını olanların bir de ihracat yapanların hayır duası bana yeter de artar bile. Başkası hiç umurumda değil. 

Tüm bunlar olup biterken devamlı da seyretmeyeceğim tabi. Ara ara her şey kontrolüm altında, büyütülecek bir durum yok, diyeceğim. Elinde hiç altın ve döviz olmayanlar bana kızacak. Varsın kızsınlar. Öldük bittik, vara salgından ölseydik de bugünleri görmeseydik diyecekler. Herkesi memnun edemem ya. Bu acı reçeteyi birileri içecek ama şu ama bu. Zira bu deve güdülecek. Üstelik ben tepede iken aşağıdakilerin sesini duyamam. Çünkü yukarı öyle bir yer ki aşağının sesi duyulmaz. 

Ardından para ihtiyacını karşılamak için Meclisten jet hızıyla para basma izni alacağım. Vatandaş para saymada zorlanmasın diye çoğunlukla 200 TL bastıracağım. Darphane üç vardiya çalışacak. Ne alaka demeyin. Zira yüksek kurdan parasını bozduracak kişilere para lazım. Piyasada TL bolluğu olacak. Herkesin cebinde tomar tomar banknotlar olacak. Vatandaş önceleri kızmıştık ama sayesinde cebimiz para gördü diyecek. Halkın desteğini ve memnuniyetini gören Cumhurbaşkanı, bunu alırsam topuğuma sıkmış olurum diyecek. Bunu bilen ben zaman zaman af talebinde bulunacağım ama af talebim kabul edilmeyecek. 

Sonrası icraatlarım mı? Başkan olunca göreceksiniz.

*27/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Tedarik Sıkıntısı *

Artan hayat pahalılığı ile ilgili son günlerde bir "tedarik sıkıntısı" teranesidir gidiyor. Evet, bir tedarik sıkıntısı var. Üretilenler ve çıkarılanlar, tüketilenle orantılı yani arz talebi karşılamadığı için bu da ister istemez piyasaları vuruyor ve bize zam olarak dönüyor. Kıt kanaat geçinen dar gelirlinin beli de bu vesileyle iyice bükülüyor. 

Dünyayı bilmem ama bizdeki hayat pahalılığının yegane sebebi tek başına tedarik sıkıntısı olmasa gerek diye düşünüyorum. Çünkü bunda cari açık, kamu disiplininden uzaklaşma, tasarruf etmeme, çok seçim yapma, seçimlerde seçim ekonomisi uygulama, TL'nin diğer paralara göre daha fazla değer kaybetmesi, Merkez Bankasının diğer ülkeler gibi karşılıksız para basması gibi başka sebepler var. Ekonomik dar boğaz 2018'de kendini göstermişti zaten. 

Gelelim tekrar tedarik sıkıntısına. Bu tedarik sıkıntısı ne demek? Dünyada yeraltı ve yerüstü kaynaklarda bir sıkıntı mı var? Yani kaynaklar bitiyor mu? Kaynaklarda eskiye oranla bir azalma söz konusu ise de mevcut kaynaklar hala insanlığa yetecek kadardır. Ki bitse bile insanlık başka kaynaklar bulmak zorunda. Çünkü canlıyı yaratan Allah yeraltında ve yerüstü de insanı ve diğer canlıları besleyecek sayısız nimetler yaratmıştır. 

O zaman dünyanın yaşadığı bu tedarik sıkıntısının sebebi ne? Sebebi, hepimizin bildiği gibi 2019 yılından beri bizden bir parça olan başımızın belası covit-19 salgını bahane gösterilerek salgından korunmak amacıyla çoğu sektörde üretimin durdurulması ya da yavaşlatılmasıdır. İki yıl boyunca "Evde kal" denerek insanlar evlere tıkıldı. Adeta türkü çığırıldı. Eve girmek istemeyenler topa tutuldu. Haliyle insanlar ve işletmeler eve tıkılınca üretim yapılmadı. Bu süreçte devletler bol bol para bastı, hastalığı en aza indireceğim diye uğraştı. Devletler bastığı parayı, işletmesini kapattığı esnafa harçlık olarak verdi. Bu süreçte doğru dürüst vergi almadı, vergileri öteledi. Aşı bir çıksın diye umutla bekledi durdu. Sadece belli sektörlerin iş yaptığı bu süreçte adeta piyasa ve hayat durduruldu. 

Geldiğimiz noktada bulunan aşı -adayları- pek sadra şifa olmadı. Aşı olanlar bile hastalanmaya devam ediyor. Ölümler hız kesmeden devam ediyor ve devletler kapanmadan bahsetmiyor. İyi ki bahsetmiyorlar. Yoksa üretim olmayınca dünya açlıkla karşı karşıya kalacaktı. 

Hangisi doğruydu bunun? İki yıl boyunca neredeyse hayatı durdurup insanları evlerine kapatmak mıydı yoksa şimdiki gibi hastalığa rağmen yasaktan bahsetmeyip insanları ve işyerlerini serbest bırakmak mıydı? Doğrusu serbest bırakmaktı ama bunun için devletler çok geç kaldı. Basra harap olduktan sonra bu yanlıştan vazgeçildi. İşin garibi hiçbir devlet de iki yıl boyunca hastalığı bahane ederek boşu boşuna insanları eve tıkmışız, şimdi bunun ceremesini çekiyoruz demedi. Hepimizin bildiği gibi şimdi hayat salgına rağmen devam ediyor.

Devlet yetkilileri de ABD'yi yeniden keşfetmiş gibi mevcut sıkıntılar için tedarik sıkıntısına dikkat çekiyorlar. Ne bekliyorlardı ki? Güllük gülistanlık bir hayat mı? Maalesef bunun tek müsebbibi, gidişatın akıbetini düşünmeden devletlerin kısıtlılığa gitmesiydi. Hata yaptık, oyuna geldik, düşünemedik demedikleri gibi mevcut durumu da üzerlerine almıyorlar. Hoş, bu aşamadan sonra özür dileseler de özürleri kabahatlerinden büyük olurdu. 

*29/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Ülkenin Ülkeyi Sevenleriyle İmtihanı *

Ben bu ülkeyi sevmeyeni görmedim. Çünkü kime sorarsan ülke sevdalısı. Elbette sevilecek. Zira başka ülkemiz yok. Yalnız kim ne kadar ve içten seviyor, bunu bilmiyoruz. Zira elimizde bir kıstas ve içlerini okuyacak bir alet yok.

Sayıları ne kadardır bilmiyorum ama bu ülkeyi gerçekten seven samimi insanlarımız var. Kiminin ülke sevgisi kuru gürültüye yani sözde bir sevgi. Bunların oranı epey fazla. Kiminin de ülke sevgisi kedinin ciğeri sevmesi gibidir. Bunların çoğu da sorumluluk sahibi kişiler. 

Ülkesini içten seven insanlar, ülkesinin kalkınması için çalışırlar. Bunun için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Ülkeye verdikleri katma değerden daha azıyla nasiplenirler. Fedakardırlar. Gerekirse uğruna ölürler. Ülkesini zarara sokacak eylemlerden kaçınırlar. Bilerek veya bilmeyerek zarar vermişlerse de bedel ödemekten kaçınmazlar. En azından nedamet duyarlar ve bunu itiraf ederler. 

Kuru gürültüye ülke sevgisi edebiyatı yapıp mangalda kül bırakmayanların foyası zor zamanlarda ortaya çıkar. Zoru gördüler mi bunları orada göremezsin.

Kedinin ciğer sevmesi gibi ülkesini sevenlere gelince, bu tür sevgiye sahip olanlar genelde sorumluluk makamında olan kişiler. Bunların sesleri fazla ve gür çıkar. Bunlar ülkeye hizmet ediyor görünürler. Ama ülkeye mi hizmet ediyorlar, ülke mi bunlara hizmet ediyor, burası muamma. Bunların rakipleriyle ülke adına kavgasına ve çabasına bakmayın. Bunlar ülkenin altını oymakla meşguller. Kırarlar, dökerler, ağızlarına ve yüzlerine bulaştırırlar. Ceremesini de az bir mutlu azınlığın dışında tüm halk çeker. Bedel ödettikleri halkı ne kadar seviyorlar bilinmez ama bunların özellikleri kendilerini halka sevdirmiş olmalarıdır. Önemli olan da bu değil mi? Halka kendini sevdirdikten sonra bu halkın ekmeğini elinden alsan sesini çıkarmaz. Çünkü ağzına yüzüne bulaştırsa dahi her yapılanda hep bir hikmet aranır ve vardır bir hikmeti denir. Halbuki halkın sevdiği kadar bunlar halkı ve ülkeyi sevmiş olsalardı, bu ülkeye bu kadar kötülük yapmazlar ve bugün bu ülke her yönüyle bu kadar içler acısı duruma düşmezdi. Yaptıklarına bakarak keşke bunlar bu ülkeyi bu kadar sevmeseler diyorum. Çünkü ülkeye sundukları tek hizmet yalancı bahardır. Bu da diğer mevsimlere göre göz açıp kapayıncaya kadar bir süredir. Sonrası tufan.

Kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sanan bu zevat, ülkeyi sevmede samimi ise -bir an için öyle kabul edelim, onların ülke sevgisi, ayının efendisini sevmesine benzer: “Efendisini çok seven bir ayı, onun etrafından hiç ayrılmaz. Onu esen rüzgardan bile kıskanmaktadır. Sevgisi  o kadar aşırı ki gözünün önünü göremeyecek şekilde aşkı onun gözünü kör etmişti. Onun sevgisi efendisinin de hoşuna gidiyordu. Yine bir gün efendisi, dinlenmek için ağacın altında istirahat etmeye çekilmişken onu rahatsız eden karasineği ayı, eliyle kovalar. Sinek bu. Kovaladıkça tekrar tekrar gelir. Sonunda sinek, gözü gibi koruduğu efendisinin alnına konar. Ayı, efendisini bir daha rahatsız etmesin diye eline koca bir kaya parçası alır. Sineği öldürmek için efendisinin alnındaki sineğe hedefler ve taşı atar. Sonuç mu? Tam isabet: Sinek ölür, efendisi de tabii."

Ülkesini gerçekten seven, ülkenin aleyhine olacak durumlar için söz ve eylemlerden uzak durur, ülkesini ateşe atmaz, soğukkanlı olur, ateşe körükle gitmez, ateş kendi halinde yanarken iyice alevlensin diye durmadan çomak sokmaz, ateşi söndürmek için çaba sarf eder. 

Az ve öz, yerinde ve zamanında konuşur. Konuşurken sözlerini dikkatli seçer. Kırıcı olmaz, hakaret etmez. 

Kendi başına buyruk hareket etmez. Ortalıkta çok dolaşmaz. Her yerde boy göstermez. Ulu orta her şeye karışmaz. Herkese laf yetiştirmez. Taş bile yerinde ağır sözünü unutmaz. 

Zarar gördüğü ve zarar verdirdiği deliğe defalarca girmez ve girdirmez. Yanlışta inat etmez. İnadım inat demez. Burnunun dikine gitmez. 

Her daim şeffaf olur. Kelime oyunu yapmaz. Hiçbir şeyi gizlemez. Durmadan kıyas yaparak olup biteni olduğundan farklı göstermez. 

Hata ve yanlış yaptığında bunda ısrar etmez. Çünkü hatadan dönmek erdemdir. Bir şartla “u” dönüşü yapabilir. Önceki yaptığının yanlış olduğunu söylemek suretiyle. 

Dünyanın merkezine kendisini koymaz. Kendisini bulunmaz ve vazgeçilmez Hint kumaşı olarak görmez. Tevazuyu elden bırakmaz. Kendisine saygı beklediği kadar başkasına da saygı gösterir. 

Ülkesine katma değer üretmeye çalışır, ülkenin kaynaklarını har vurup savurmaz.

*15/11/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Ekim 2021 Çarşamba

Biz Yine İyiyiz *

"Kardeşim, ben zamdan etkilenmiyorum. Çünkü her defasında 50 liralık yakıt alıyorum demeyi bırak. Bu esprin bayatladı artık." 

"Farkındayım. Değiştirmeye değiştireceğim ama aklıma başka bir espri gelmiyor. Sence nasıl bir espri yapayım?" 

"Bence hiç espri yapma. Çünkü espri zamanı değil. 

“Ama duramıyorum ki." 

"Bence dursan iyi olur. Çünkü millet burnundan soluyor." 

"İşte ben de bu yüzden milleti rahatlatmak istiyorum."

"O zaman rahatlatacak bir şeyler söyle."

"Mesela?"

"Mevcut halin beterini söylersen, millet beterin beteri varmış. Bereket biz öyle değiliz desin."

"Yani?"

"Mesela, Avrupa'da yakıt daha pahalı. Onlar bize gıpta ediyorlar. Çünkü en ucuz yakıt bizde. Gelip bizden alıyorlar. Eskiden Avrupa'dan gelenler ülkeye girmeden depolarını fulleyip gelirlerdi. Şimdi çıkarken depolarını ülkemizden dolduruyorlar. İnanmıyorsan Avrupa'daki yakıt fiyatlarıyla bizdeki fiyatları bir kıyasla. Haydi, bundan geçtim. Avrupa tedarik sıkıntısı çekiyor. Avrupalı yakıt yokluğundan aracına yakıt bile alamıyor. Bizde yakıt ve tedarik sıkıntısı var mı? Yok. Şükretmek lazım buna gibi şeyler söyle. Seni dinleyen yakıt alırken morali bozulmayacak, kara kara düşünmeyecek ve oh be biz daha iyiyiz diyecek. İçi ısınacak. Moralli bir şekilde trafiğe çıkacak. Bu da kaza riskini azalttığı gibi trafik canavarlarıyla yok yere atışmasının önüne geçecek."

“Yeterli olur mu bu?”

“Muhatabın ikna olmamışsa, ona 2023’ü hatırlat. Şurada ne kaldı 2023’e. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Hele biraz sabır. Zira 2023’de tüm dertler bitecek, diyebilirsin.”

“Ama espri nerede burada?”

“Bırak şu espriyi. Biraz ara ver. Bu gerginlikte espri gitmez. İnsana somurtmak da lazım.”

*25/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Dereyi Görmeden Paçaları Sıvamak *

Anne-kız birlikte yaşıyorlar. Annenin en büyük muradı kızının mürüvveti. Ama kızımızın talibi yok. Yaşı geçmiş olmasına rağmen bugünden yarına ufukta bir talipli çıkacağa da benzemiyor. Yani kızımız evde kalmış anlayacağınız. Ama bu, dünyanın sonu mu? Hayır. İlk evlenmeyen bu kız mı? Hayır. Üstelik evlenmeyince masraf da yapılmaz. Çünkü bu devirde düğün yapmak, çeyiz düzmek cep yakar.

Neyse biz gelelim anne kız ikilisine.

Anne dışarıda bir gün. Eve gelip kapıyı bir açmış ki kızı hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Merak, korku, endişe hepsi belirir annede. Ne de olsa anne yüreği. Yürek mi dayanır buna. Sorar kızına.

"Ne oldu kızım sana? Biri bir şey mi yaptı?"

"Yok anne"

"O zaman niye ağlıyorsun, neyin var yoksa hasta mısın?"

"Hayır anne"

"O zaman seni bu derece ağlatan ne?"

"Ben ağlamayayım da kimler ağlasın. Of of, olur mu hiç"

"Kızım söyle artık. Ben senin annenim. Söyle ki derman olayım."

"Tamam anne"

"Hah şöyle. Ağlamayı da bırak. Tane tane anlat."

"Anne, sen yokken ne düşündüm biliyor musun?”

“Ne düşündün kızım?”

“Ben evlendiğimde, çocuğum olacak ya"

"Tamam olacak. "

"Biz yine burada yaşamaya devam edeceğiz."

"Elbette"

"Çocuğumuz bu evde büyüyecek. "

"Evet"

"Ben ağlamayayım da kimler ağlasın."

"Kızım söyle artık. Ağlanacaksa birlikte ağlayalım. Zaten benden başka ağlayacak olanın mı var?"

"Şimdi bizim bu çocuk yani senin torunun; yürüyecek, koşacak, kapıyı açıp dışarı çıkacak."

"Elbette, çocuk bu."

"Düşündüm de of of...Şu kapının ardındaki asılı balta var ya"

"Evet, yıllardır asılı orada" 

"İşte o baltaya ağlarım."

"Kızım, neyine ağlarsın baltanın?"

"Çocuğum tam kapıdan çıkarken o balta çocuğumun boynuna düşüverip boynunu keserse, ne yaparım? İşte buna ağlarım."

Anne bir kapıya, bir kızına bir kapının ardındaki asılı baltaya bakar. Torunu da gözünün önüne gelir. (Nedense damat hiç gözlerinin önüne gelmez. Nasılsa damatlar dış kapının mandalı.) Sonra düşünüyor düşünüyor ve kızına hak veriyor. Gerçekten ne yapacaktı bu durumda? Anne de bu durumdan vazife çıkarır ve oda başlar ağlamaya. Anne-kız salarlar seslerini. Biri oğlum oğlum, diğeri biricik torunum diye ne kadar ağladılar, bilinmez.

Şimdi siz, anne ve kızdaki bu içten ağlamayı garipsediniz. Ne alaka? Zaten evde kalmış, taliplisi yok. Çocuğu nasıl olur, kız nasıl anne olur? Kızı evlenmeyince anne de torun sahibi ve kaynana olamaz. Önce evlenin de çocuğun ve torunun boynunu baltanın kesmesini düşünün, öyle dereyi görmeden paçayı sıvamak olmaz. Zira ortada fol yok, yumurta yok, dediniz. Ben de bu durumda sizi ayıplarım. Bir defa buna umut denir, hayal gücü denir, geleceğe umutla bakmak demektir. Ne belli, birinin dönüp şaşıp kapılarını çalmayacağı. Ayrıca ne zararı var umutla beklemenin ve dereden önce paça sıvamanın. 

Sonra sadece bu anne ve kız mı geleceğe umutla bakan ve paçaları sıvayan. Başkaları yok mu? Mesela sayısını unuttuk bir siyasinin kaç seçim kaybettiğini. O da hiç umudunu kaybetmedi bugüne kadar. Hele bugünlerde hiç olmadığı kadar kendisi umutlu olduğu gibi seçmenlere de umut dağıtıyor. Durmadan vaat veriyor. Hatta bir tarihi milat belirleyerek bürokrasiye bile aba altından sopa gösterebiliyor. Bence bu da haklı. Ne desin, olmayacak böyle hep kayıp hep kayıp mı diyecek. Sonra bunun kime, ne faydası olur. Umut dünyası değil mi bu dünya. Bakarsın talih kuşu konar başına. 

Siz siz olun, umutla yaşayın ve dereyi görmeden paçaları sıvayın.

*22/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.