Anne-kız
birlikte yaşıyorlar. Annenin en büyük muradı kızının mürüvveti. Ama kızımızın
talibi yok. Yaşı geçmiş olmasına rağmen bugünden yarına ufukta bir talipli çıkacağa
da benzemiyor. Yani kızımız evde kalmış anlayacağınız. Ama bu, dünyanın sonu
mu? Hayır. İlk evlenmeyen bu kız mı? Hayır. Üstelik evlenmeyince masraf da
yapılmaz. Çünkü bu devirde düğün yapmak, çeyiz düzmek cep yakar.
Neyse
biz gelelim anne kız ikilisine.
Anne
dışarıda bir gün. Eve gelip kapıyı bir açmış ki kızı hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
Merak, korku, endişe hepsi belirir annede. Ne de olsa anne yüreği. Yürek mi
dayanır buna. Sorar kızına.
"Ne
oldu kızım sana? Biri bir şey mi yaptı?"
"Yok
anne"
"O
zaman niye ağlıyorsun, neyin var yoksa hasta mısın?"
"Hayır
anne"
"O
zaman seni bu derece ağlatan ne?"
"Ben
ağlamayayım da kimler ağlasın. Of of, olur mu hiç"
"Kızım
söyle artık. Ben senin annenim. Söyle ki derman olayım."
"Tamam
anne"
"Hah
şöyle. Ağlamayı da bırak. Tane tane anlat."
"Anne,
sen yokken ne düşündüm biliyor musun?”
“Ne
düşündün kızım?”
“Ben
evlendiğimde, çocuğum olacak ya"
"Tamam
olacak. "
"Biz
yine burada yaşamaya devam edeceğiz."
"Elbette"
"Çocuğumuz
bu evde büyüyecek. "
"Evet"
"Ben
ağlamayayım da kimler ağlasın."
"Kızım
söyle artık. Ağlanacaksa birlikte ağlayalım. Zaten benden başka ağlayacak
olanın mı var?"
"Şimdi
bizim bu çocuk yani senin torunun; yürüyecek, koşacak, kapıyı açıp dışarı
çıkacak."
"Elbette,
çocuk bu."
"Düşündüm
de of of...Şu kapının ardındaki asılı balta var ya"
"Evet,
yıllardır asılı orada"
"İşte
o baltaya ağlarım."
"Kızım,
neyine ağlarsın baltanın?"
"Çocuğum
tam kapıdan çıkarken o balta çocuğumun boynuna düşüverip boynunu keserse, ne
yaparım? İşte buna ağlarım."
Anne
bir kapıya, bir kızına bir kapının ardındaki asılı baltaya bakar. Torunu da
gözünün önüne gelir. (Nedense damat hiç gözlerinin önüne gelmez. Nasılsa
damatlar dış kapının mandalı.) Sonra düşünüyor düşünüyor ve kızına hak veriyor.
Gerçekten ne yapacaktı bu durumda? Anne de bu durumdan vazife çıkarır ve oda
başlar ağlamaya. Anne-kız salarlar seslerini. Biri oğlum oğlum, diğeri biricik
torunum diye ne kadar ağladılar, bilinmez.
Şimdi
siz, anne ve kızdaki bu içten ağlamayı garipsediniz. Ne alaka? Zaten evde kalmış,
taliplisi yok. Çocuğu nasıl olur, kız nasıl anne olur? Kızı evlenmeyince anne
de torun sahibi ve kaynana olamaz. Önce evlenin de çocuğun ve torunun boynunu
baltanın kesmesini düşünün, öyle dereyi görmeden paçayı sıvamak olmaz. Zira
ortada fol yok, yumurta yok, dediniz. Ben de bu durumda sizi ayıplarım. Bir
defa buna umut denir, hayal gücü denir, geleceğe umutla bakmak demektir. Ne
belli, birinin dönüp şaşıp kapılarını çalmayacağı. Ayrıca ne zararı var umutla
beklemenin ve dereden önce paça sıvamanın.
Sonra
sadece bu anne ve kız mı geleceğe umutla bakan ve paçaları sıvayan. Başkaları
yok mu? Mesela sayısını unuttuk bir siyasinin kaç seçim kaybettiğini. O da hiç
umudunu kaybetmedi bugüne kadar. Hele bugünlerde hiç olmadığı kadar kendisi
umutlu olduğu gibi seçmenlere de umut dağıtıyor. Durmadan vaat veriyor. Hatta
bir tarihi milat belirleyerek bürokrasiye bile aba altından sopa
gösterebiliyor. Bence bu da haklı. Ne desin, olmayacak böyle hep kayıp hep
kayıp mı diyecek. Sonra bunun kime, ne faydası olur. Umut dünyası değil mi bu
dünya. Bakarsın talih kuşu konar başına.
Siz
siz olun, umutla yaşayın ve dereyi görmeden paçaları sıvayın.
*22/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder