25 Şubat 2021 Perşembe

Kalbini Yarıp Deştiklerimiz *

“Bir sahabi savaşta ‘lâ ilâhe illallah’ dediği halde birisini öldürmüştü. Resulüllah buna kızdı ve onu azarladı. Sahabi, ‘O bunu korkusundan söyledi’ deyince Resulüllah, ‘Kalbini yarıp baktın mı, sen kıyamette bunun hesabını nasıl vereceksin!’ dedi ve öfkeli bir halde bunu o kadar çok tekrarladı ki sahabi, ‘Keşke şu ana kadar Müslüman olmamış olsaydım’ diye temennide bulundu. (Ebu Davud, sahih)

Bir gün Resulüllah’a kaba davranan birisi için Halid bin Velid, ‘Şunun boynunu vurayım mı ya Resulallah?’ dediğinde, ‘Hayır, namaz kılan birisi olabilir’ buyurdular. Halid; ‘Öyle namaz kılanlar var ki, dili başka kalbi başkadır’ deyince Resulüllah: ‘Ben insanların kalplerini deşmek, karınlarını yarmak için gönderilmedim’ buyurdu. (Bezzar, hasen)”

Ömer anlatıyor: Rasûlullah (a.s) buyurdular ki: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlü’nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”(Buhari)

Yazıma, Faruk Beşer’in 04.02.2018 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki “Kalbini yarıp da baktın mı” başlıklı yazısında yer verdiği iki hadisi şerifi alıntılayarak başladım. Alıntıladığım iki rivayetin ilkini, herhalde duymayanımız yoktur. Zira Usame b. Zeyd’in başından geçen bu rivayet çok meşhur bir hadisi şeriftir. Aynı şekilde Hz Ömer'in rivayet ettiği niyet hadisi de hepimizin bildiği meşhur bir hadistir. Çoğumuz "kalbini yardın mı" ve "niyet" hadislerini biliriz bilmeye de… Anlattığımız ve duyduğumuz bu hadislerin biz neresindeyiz? Hadislerin vermek istediği mesajı hayatımıza tatbik edebiliyor muyuz? Bu sorulara evet denmesini ne çok arzu ederdim. Maalesef kalbini yarıp baktıklarımızın ve niyetlerini okuduklarımızın sayısı o kadar çok ki... Yeter ki bir kişi bizim gibi düşünmesin. Deşeler dururuz kalbini ve sorgularız niyetini. Hakkında hemen kesin hükmümüzü veririz:

"O mu? O bir proje adamıdır. O, birileri adına çalışıyor",

"Bunlar müsteşriklerin yerli işbirlikçisidirler",

"Bunların İslam'a verdiği zararı kimse veremez",

"Allah onları ıslah etsin",

"Bunlar sapıktırlar…” gibi.

Doğrusu, insanımız hakkında böyle konuşulmasını doğru bulmuyorum. Kişi ben şuyum diye itiraf etmediği müddetçe ya da kesin bilgi ve belgeye dayalı bir delil olmadıkça kişiler hakkında kanaat/zan/tespit/iftirada bulunulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu şekil ithamları niyet okuma olarak görüyorum. Bu aynı zamanda kişinin kalbini yarmak demektir.  Hoş, kişinin kalbini yarsak ne olur? Karşımıza ancak delik deşik olmuş bir et parçası çıkar. Her ne kadar biz, insanları zahirlerine, söylem ve yaptıklarına göre değerlendirsek de kişilerin içinde neleri gizlediklerini bilemeyiz. Çünkü insanların içini bilme ve içinden geçirdiklerini bilme imkânımız yoktur. Melekler ve peygamberler dahi insanın içinden geçirdiklerini bilemezler. Kalpten geçenleri bilmek gaybi konulardandır. Bu bilgi ise yalnızca Allah’a aittir.

Hakkında ithamda bulunduğumuz kişiler, gerçekten bir proje adamı olabilirler, görüşleri hiç makul olmayabilir. Onlar, toplumun değerlerini alt üst eden ve topluma zehir zerk eden kişiler de olabilirler. Onlara böyle ithamlar yaparak bir yere varamayız. Varsa kendimizde bir maharet onların zehrinin panzehiri olmak için çaba sarf edebiliriz.

*03.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

21 Şubat 2021 Pazar

Günümüzde Mihr *

Mihrle ilgili ilk yazımda mihrin tarihçesini, ikincisinde ise İslam’da mihr konusunu ele almaya çalıştım. Bu yazımda da mihri masaya yatırmak istiyorum. Görüleceği üzere mihr nikahın şartlarından değil, sonuçlarındandır. Bu durumda eşler nikah öncesi mihri aralarında konuşmasa ve nikah esnasında mihrin miktarını telaffuz etmeseler de nikah geçerlidir. Burada mihrin de kadının sosyal güvencesi olduğunu bir kez daha hatırlayalım.

Durum bu iken günümüz evlilik ve boşanma sonuçlarını, değişen sosyal yapı ve meri hukuku birlikte düşündüğümüzde bugün mihrin evlilik öncesinde konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Niçin derseniz? Çünkü bugünkü boşanmalarda eşlerin evlilik esnasında tüm menkul ve gayrimenkul kazanımları ortak yani ikiye bölünüyor. Ayrıca günümüzde belli bir yıl ile sınırlandırılsın tartışması yapılsa da erkek, gelirine göre ayrıldığı eşine ömür boyu nafaka vermek zorunda. Bir de bunun üzerine erkeğin mihr esnasında konuşulan mihri, ayrıldığı eski eşine ödeyeceği düşünülürse bu erkeğin kolay kolay belini doğrultabilmesi ve yeni bir yuva kurabilmesi çok zor. Mal ortadan bölünmese ve eşe nafaka ödenmese boşanmayı göze alan erkek mihri ödesin. Eşinden ayrılmayı erkek isterse erkek yine mihri ödesin. Çünkü evlilik çocuk oyuncağı değil, sorumluluk gerektirir. Ama günümüzde erkek evliliği devam ettirmek istemesine rağmen kadın evliliği sonlandırma yoluna gidiyorsa, buna rağmen kadının ve ailesinin mihrim de mihrim hesabı yapmaları ve daha önce senede yazılan mihri kuruşu kuruşuna talep etmeleri ne derece doğru?

Mihr dediğimiz, eskisi gibi 12 duvar yastığı ve bir çift Demirci halısından ibaret olsa, eşinden ayrılmayı göze alan kadın, bunları da götürsün diyeceğim. Maalesef günümüzde evlilik öncesi telaffuz edilen ve erkeğin imza attığı mihr senedindeki rakam çok yüksek. Çoğunlukla da 300-500 gram altın, düzenlenen senede yazılıyor. Evliliği göze alan bir erkek, boşanma durumu olur mu diye hiç düşünmediği için yüksek rakamlara he diyebiliyor ve imza atabiliyor. Altının gramının yükselme durumu da göze alınırsa bir boşanma esnasında erkek neye imza attığını anlıyor ama iş işten geçmiş oluyor ve ödeme zorluğu çekiyor. Hasılı, mihr esnasında konuşulan ve şahitler huzurunda imzalanan mihr, bir ayrılık esnasında erkeğin belini büküyor.

Bu durumda ne yapılması lazım? Günümüzde eşler evlendikten sonra kazanılanlar ortak olduğuna ve herhangi bir ayrılık esnasında koca, eski eşine ömür boyu nafaka ödemekle yükümlü olduğuna göre evlilik öncesi mihr konuşulmamalı. Mihr, nikahın sonuçlarından olduğuna göre herhangi bir ayrılık esnasında mihri misil esas alınmalı. Yani kadının dengine ne kadar mihr belirlenmişse o kadar mihr takdir edilmeli. Şayet mihr konuşulacaksa da mihrin miktarı yüksek tutulmamalı. Bu oran 100-150 gram altın dolaylarında tutulmalı. Evliliği sonlandırmayı isteyen taraf kadın olursa, kadın mihrden pay alamamalı. Bu ve başka şartlar da yani mihri müeccel hangi durumlarda ödenir/ödenmez şartları, miktarla birlikte mihr senedine yazılmalı. Evliliği sonlandırmayı isteyen kadına şu şartlarda mihr ödenir denebilir: “Erkek eşini aldatıyorsa, ona şiddet uyguluyorsa, evine bakma yükümlülüğünü bile bile yerine getirmiyorsa kadın her halükarda mihr almaya hak kazanır” gibi.

Yazımdan, erkeği koruduğum anlaşılmasın. Bilin ki öyle bir niyetim yok. Ne erkeği korurum ne de kadını. İsterim ki evlilikler ilanihaye devam etsin, aileler parçalanmasın, arada çocuklar mağdur olmasın ve konuşulan mihre hiç ihtiyaç duyulmasın. Çünkü evlilikler devam ederse işin başında konuşulan mihrin miktarı ne olursa olsun, mihre hiç ihtiyaç olmaz.

*01.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

İslam'da Mihr *

İslam’da mihrin yeri nedir? Bu yazımda da bunu ele almaya çalışacağım. "Kur’an-ı Kerim’de, evlenen erkeğin kadına mihr vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı konusunda ayetler bulunmaktadır (Bakara, 2/237; Nisâ, 4/4, 20, 24, 25; Mâide, 5/5). Kitap ve Sünnette mihr ödemenin gerekliliği üzerinde durulmasına rağmen hukukçuların çoğuna göre mihr, evliliğin şartlarından değil sonuçlarından biridir. Bu sebeple nikâh esnasında mihr belirtilmemiş, hatta verilmeyeceği şart koşulmuş olsa bile evlilik geçerlidir.

Kadına nispetle kocaya daha geniş boşama imkânlarının verildiği İslâm hukukunda mihrin özellikle müeccel (sonraya bırakılan) mihrin yüksek tutulması halinde, boşama hakkının kötüye kullanılmasına önemli ölçüde engel olduğu ve evli kadına belirli bir ekonomik güvence ve bağımsızlık sağlama amacına da hizmet ettiği söylenebilir.

İslâm hukukunda nikâh kıyılmadan önce genelde taraflar, kadına ödenecek mihrin miktarı ve ödeme şekli hususunda konuşup anlaşırlar; bu anlaşma nikâh akdinin yazı ile tespit edildiği durumlarda nikâh belgesinde de yer alır.

Mihr bütünüyle kadının malıdır, onda dilediği gibi tasarruf edebilir. Evlenecek kadın veya yakınları, mihr karşılığında bir çeyiz hazırlamak mecburiyetinde değildir. Bu yönüyle de Türklerde yaygın biçimde uygulanan ve karşılığında belli bir çeyiz hazırlama yükümlülüğü getiren başlıktan ayrılmaktadır. Ancak bu esas her yerde uygulamaya tam olarak yansımamıştır. (kurul.diyanet.gov.tr)

Nikâh anında belirlenip belirlenmemesine göre mihr ikiye ayrılır. Miktarı, nikâh anında belirlenmişse buna mihri müsemma, nikâh esnasında belirlenmemişse mihri misil adı verilir.

Ödenme zamanına göre mihr, mihri muaccel ve mihri müeccel olmak üzere ikiye ayrılır: Peşin olarak ödenen mihre, mihri muaccel, ödenmesi sonraya bırakılan mihre ise mihri müeccel ise denir. Bu mihrin ödenmesi için herhangi bir zaman belirlenmişse, bu tarih geldiğinde belirlenen mihrin kadına ödenmesi gerekir. Şayet bir vakit belirlenmemişse, nikâhın sona ermesiyle mihr, ivedilik kazanır ve hemen ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, boşanma halinde kocanın bu mihri ödemesi gerekir; ölüm halinde de bırakmış olduğu mirastan ödenir.

Mihrin miktarı Hanefîlere göre en az 10 dirhem (o dönemlerde yaklaşık iki koyun bedeli) olarak belirlenmişken üst sınır konmamıştır. Hz Ömer mihre bir üst sınır koymaya çalışmış olsa da gelen itirazlar üzerine bu ısrarından vazgeçmiştir." (kurul.diyanet.gov.tr)

Günümüzde bazı yörelerde düğün esnasında alınan ev eşyası düzenlenen mihr senedine yazılırken son yıllarda mihr olarak altın konuşulmaktadır. Taraflar arasında konuşulan mihr miktarı çok özel durumlar hariç genellikle 75 ila 500 gram altın aralığında değişmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre mihr evliliklerde geçmişten günümüze var olan bir olgudur. Mihr ile kastedilenin, evliliğin devamını ve eşlerin birbirine ısınmasını; bir sebeple erkeğin kadını boşaması veya kocanın vefatı halinde, belirlenen mihrin, sosyal güvencesi olmayan kadının bir süre ayakları üzerinde durmasını, mağdur olmamasını, başkasına muhtaç olmadan çocuklarının geçimini sağlamak olduğu görülmektedir. Hazırlanan mihr senedine erkeğin imza atması ona bir mali sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumlulukla erkeğe “Evlilik çocuk oyuncağı değil, yuva kuracaksın. Yarın alıp başını gitmeyeceksin. Ben seni istemiyorum demeyeceksin. Şayet böyle yaparsan altına imza attığın bedeli ödemek zorundasın. Bu yüzden aklını başına al” denmektedir.  Yani mihrde caydırıcı yön olduğu görülmektedir.

*27.02.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Mihrin Tarihçesi *

Son yıllarda boşanmalarda anormal bir artış söz konusu. Boşanan boşanana maalesef. Böyle giderse boşananların sayısı evlenenlerin sayısını geçeceğe benziyor. Eşler, evlenip birbirini bir müddet test ediyorlar. Sonra, evlilik istediği gibi olmayınca böyle olmayacak deyip yollarını ayırma yoluna gidiyorlar. Kimi anlaşmalı olarak tek celsede boşanma yolunu seçerken kimi de tek taraflı boşanma talebine göre yıllarca mahkemenin yolunu aşındırıyor. Peki, eşler yollarını ayırınca sorun bitiyor mu? Arada çocuk varsa bitmiyor maalesef. Bu durumda olan da arada kalan çocuklara oluyor. Çünkü çocuklar çoğu zaman iki arada bir derede kalıyorlar. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin.

Son yıllarda boşanmaya dayalı bir sorun daha ortaya çıkmaya başladı: Mihr konusu. Sakın bu da ne demeyin. Zira beni, daha doğrusu TDK’yı kızdırmış olursunuz. Zira milletçe mehir diye bildiğimiz kelimeyi TDK, mihr şeklinde kabul ediyor. O kadar da değil demeyin. TDK bu. Ne edersiniz ki Türkçemizde tek otorite. Elimiz mahkûm ona. Biz Mersin'e gidiyoruz, TDK ise tersine. Şimdi şaşırmayı bırakalım da dilimizi mihre alıştırmaya bakalım. Beni merak etmeyin. Bu kelimeye pek yabancı değilim. Zira küçüklüğümde “Mihr Senedi” şeklinde görmüştüm bu kelimeyi. Biraz ara versem de alışacağım artık mihre.

Şimdi gelelim mihre. Son bir yıl içerisinde iki tane boşanan aileye şahit oldum. Boşanırken mihrin mevzubahis edilmesi dikkatimi çekti. Orta yerde dağılan bir aile var. Bunlar ise mal derdinde. Mihrim de mihrim deniyor. Kız tarafı, "Aramızda sözleştiğimiz mihri verin, anlaşmalı boşanalım, nafaka istemeyelim" diyor. Ne var bunda? Kadın hakkını istiyor zira mihr kadının hakkı diyebilirsiniz. El-hak doğrudur, mihr kadının hakkıdır. Buna sözüm olmaz. Boşanmayı erkek talep ederse mihrde konuşulan miktarı son kuruşuna kadar kadının alması ve talep etmesi doğaldır. Boşanmayı erkek değil de kadın talep ediyorsa ne olacak? Hala mihrim de mihrim denmesi ne derece doğru? Bildiğim kadarıyla boşanmayı kadın talep ediyorsa kadın mihr hakkından vazgeçmiş olur. Buna rağmen kadın ve ailesi, evlenirken konuştuğumuz mihri istiyoruz derse işte benim itiraz ettiğim ve garibime giden budur. Şimdilik boşanmalarda mesele edinilen mihr konusuna bir virgül koyup önce mihrin tarihçesi, çeşitleri, kullanımı, sonuçları vs. hakkında biraz genel bilgi vermek istiyorum:

TDK mihri, “Müslüman bir erkeğin nikâh esnasında eşine vermeyi kabullendiği mal veya para.” şeklinde tanımlamış ise de mihr sadece İslam’da değil, muhtelif din ve kültürlerde de oldukça eski bir geçmişe sahiptir. Bu uygulamanın ilk şekilleri nikâh akdinin satım akdine benzer özellikler taşıdığını, çeşitli isimler altında yapılan ödemenin de satış bedeli olarak kabul edildiğini düşündürmektedir. Zaman içinde uygulama, nikâhı satım akdi, yapılan ödemeyi de satış bedeli olmaktan çıkarmış, ailelerin birbirine yakınlaşmasını sağlayan hediyeleşmeye veya kadın için ekonomik ve sosyal bir güvenceye dönüştürmüştür.” (TDA, Mehmet Akif Aydın) Romalılarda ve Atinalılarda kadın tarafına evlilik öncesi yapılan ödemeler bir tür satış bedeli özelliğini taşır. Yahudi hukukunda da evlenecek kızın ailesine mohar adı altında yapılan ödeme, önemli bir yer tutmaktadır. Cahiliye Arapları da mihri, evlenmenin temel şartlarından biri olarak kabul etmiş; mihr, evlenecek kızın velisine ödenmiş, kadınlara mihrden pay verilmemiş. Ancak İslâm’ın gelmesinden kısa bir süre önce mihrin bir kısmının bizzat evlenecek kadına verilmeye başlandığı görülmektedir. Bu ödemeye İbranicede mohar, Arapçada mihr denmiş olması, uygulamanın Sami kültüründeki ortak tarihî kökenlerini ortaya koyması bakımından önemlidir. Mihr benzeri bir uygulama, eski Türk hukukunda da görülmekte ve buna kalın ismi verilmektedir. Türklerin İslâmiyet’i benimsemesinden önce hukukî bir kurum olarak varlığı bilinen “kalın” uygulaması, İslâmiyet’in kabulünden sonra yerini mihre bırakmış, ancak kalın da bu isimle veya “başlık, ağırlık, namzetlik akçesi” gibi adlar altında sosyal bir kurum olarak varlığını sürdürmüştür. (TDA, Mehmet Akif Aydın)

*26.02.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Çelişkinin Böylesi *

01.12.2006 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı, MEB’de görev yapan yönetici ve öğretmenlerin ek ders saatlerini düzenlemektedir. Karar’ın detayına girmeyeceğim. Bu Karar’da yer verilen ek ders çizelgesine göre okul yöneticileri, aylık karşılığı ders görevi olarak haftalık 6 ders saati derse girmekle yükümlü kılınmışlardır. Yöneticiler isteğe bağlı derse girmek isterlerse üzerine bir 6 saat daha derse girebiliyorlar. Daha önceki Yönetmeliklerde “2 saatten az olmamak şartıyla 6 saate kadar derse girer” şeklinde belirtilen bu görev dolayısıyla okul yöneticileri, 2 saat derse girmek suretiyle aylık okutmakla yükümlü oldukları dersi yerine getirmiş oluyorlardı.

Bakanlar Kurulu’nun yöneticilerin 6 saat  girmesi kararını almasında, öğretmen ihtiyacını en aza indirgemek ve okul yöneticisinin asli görevini unutmamasını sağlamak olduğu zaman zaman dillendirildi. Çünkü okullarda görevli yöneticilerin asli görevi öğretmenliktir. Aldıkları idari görev ise tali bir görevdir.

Kurul’un aldığı bu karar çok tartışıldı: “Okul müdürü derse mi girecek yoksa okulun idari işlerini mi yürütecek? Toplantı vb nedenlerle çoğu zaman iki saat derse bile giremezken şimdi altı saat derse nasıl gireceğiz…” şeklinde serzenişler dile getirildi. Yetkili konfederasyon bu serzenişlere bigane kalmadı. Maaş ve diğer hakları görüşmek için hükümetle her masaya oturuşunda yöneticilerin altı saat derse girme zorunluluğunun da kaldırılmasını, iki saat girmelerinin yeterli olacağını gündeme getirdi. Nihayet 14 Ağustos 2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Toplu Sözleşme metnine, okul müdürü ve müdür başyardımcıları, 1 Ocak 2014’den itibaren “2 saatten az olmamak üzere 6 saate kadar girer” maddesi eklendi. Bu tarihten itibaren okul müdürü ve müdür başyardımcıları haftalık 2 saat derse girmek suretiyle aylık karşılığı ders görevini yerine getirmektedirler. Müdür ve Müdür başyardımcılarına toplu sözleşme ile verilen bu hakkın diğer müdür yardımcılarına da verilmesi için uğraşıldı ama şu ana kadar bu konuda bir gelişme sağlanmadı.

Buraya kadar yazdıklarım işin içinde olanların malumu. Bundan sonra bu konuda bazı müdür ve yardımcıların düştüğü duruma işaret edeceğim: “Ek dersle ilgili yöneticilerin haftada 6 saat derse girme zorunluluğuna”, “Biz altı saate nasıl gireceğiz diyen bazı okul müdürü ve yardımcıları 6 saat derse girmekle beraber isteğe bağlı olarak bir 6 saat daha derse giriyorlar. Üzerine hafta içi veya hafta sonu açılan DYK kurslarında da derse giriyorlar. Öyle idareciler var ki bir öğretmen kadar hatta öğretmenden daha fazla derse girmektedirler. Bu idareciler niye bu kadar fazla derse giriyorlar? Hepsi için söylemeyeyim ama bu şekil ilave ve fazla derse giren çoğu idarecilerin iştahını, alacakları ek ders ücreti kabartıyor. Çünkü aylık karşılığı girmekle yükümlü olduğu dersin üzerine gireceği ikinci altı saat ücrete tabi. Hafta içi veya hafta sonu girdiği her bir DYK dersi ise normal ücretin iki katı bir ücret getiriyor. Sanırım bu arkadaşların niye bu kadar fazla derse girdikleri şimdi anlaşıldı.

Kimsenin aldığı ücrette falan gözüm yok. İsteyen istediği kadar derse girsin ve ücretini alsın ama bu fazla derse girmede ben çelişki görüyorum. Dün biz nasıl gireceğiz, onca iş yükü var üzerimizde diyenlerin, bugün fazlaca derse girmelerinin başka da izahı olmasa gerek. Demek ki para prensibi bozabiliyormuş ve kişiyi çelişkiye düşürebiliyormuş.

Bu arada bu konuda şahsi kanaatimi söylemek istiyorum. Okul müdürü ve yardımcılarının bir saat dahi olsa derse girmelerini istemiyorum. Niçin derseniz, istisnaları hariç tutuyorum, idarecilerin girdiği dersten hayır gelmez. Çünkü idarecinin vücudu derste olsa da kafası yetişmesi gereken işte, gitmesi gereken toplantıda, gelen telefonlara cevap vermede, gelen veli ve öğrencinin işini görmededir. Kafası idari bürosunda olan biri, sınıfta ne derece kendini derse verebilir, ne derece dersine hazırlıklı girebilir, bunu da bu arkadaşların insaf ve takdirlerine bırakıyorum.

*22.02.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 


17 Şubat 2021 Çarşamba

İsraf Karnemiz *

İsraf denince aklımıza, günlük üretilen 120 milyon ekmeğin yüzde 10’unu (12 milyonunu) çöpe attığımız ekmek gelse de yaptığımız israf, keşke sadece ekmekten ibaret olsa. Maalesef israf karnemiz pek kabarık. Çünkü hemen hemen her alanda özellikle kamuda yaptığımız israfın haddi hesabı yok. Her alanda yaptığımız israf nedense ekmek kadar dikkat çekmiyor. Ekmek israfının üzerinde durduğumuz kadar diğer israflar üzerinde durmuyoruz. Hoş, ne kadar üzerinde dursak da bir zamanlar Mushaf’la eş değer gördüğümüz, “ekmek-Mushaf çarpsın” şeklinde yemin ettiğimiz, yere düşeni/atılanı öperek duvara kaldırdığımız ekmeğe saygı, her geçen gün daha da azalmaktadır.

Ekmek israfı bu ülkede başlı başına bir sorun olsa da bu yazımda ekmeğin dışında yaptığımız israflara örnekler vermeden önce israfın ne demek olduğunu bir hatırlayalım. İsraf, "gereksiz harcama, gereksiz tüketim, savurganlık, tutumsuzluk." demektir. Şimdi gelelim örneklere:

1.Makam veya hizmet aracı adı altında gereğinden fazla aracın tahsis edilmesi. Bu araçların çoğunun amacı dışında kullanılması…

2.Kamuya ait lojman kiralarının piyasa değerinin çok altında olması. Burada kamu zararı söz konusudur.

3.İhtiyaçtan fazla yapılan kamu binaları ve kamu görevi yapan binaların çokluğu:

 a-Küçük ilçelerde hiç ihtiyaç yokken kamu binaları yapılmış. Mevcut ihtiyaçları karşılayabildiği halde yeni kamu binalarının yapılmış/yapılıyor olması. Sürekli göç veren kırsal kesimlerde öğrencisi olmayan okullar ve lojmanlar atıl bir şekilde yıkılmaya terk edilmiş durumda.

 b-İhtiyaç olmadığı halde birbirine yakın cami sayısı. Çoğunun cemaati bile yok. Buna rağmen yeni camiler yapılmaya devam ediyor.

 c-Zorunlu temel eğitimle birlikte mevcut Kur’an kurslarının çoğu ya düşük kapasite ile çalışıyor ya sadece yaz dönemi öğrenciyle buluşuyor ya da öğrenci yokluğundan kapalı gibi bir şey. Çoğu kurs öğreticisi, kursu açık tutmak için yetişkinlerden kayıt yapıyor. Bunlarda da devam sorunu had safhada. Mevcut Kur’an kursları tam kapasite ile çalışmazken hala yeni Kur’an kursu inşaatları devam ediyor.

6.İnsan kaynakları yönünden:

 a-Devlet dairelerinde normalinden fazla personelin çalıştırılması.

 b-Norm Kadro Yönetmeliğine rağmen iyi bir planlamanın yapılmıyor olması. Çoğu il ve ilçelerde normun üzerinde öğretmenin olduğu dikkat çekmektedir. Alanında ders yükü olmamasına rağmen özür, aile birliği gibi nedenlerle ilçe kadrosunda olan öğretmenler var. Bazı yerlerde bu şekil özürden dolayı normun üzerinde öğretmen varken bazı yerlerde bu öğretmenlere ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bakanlık buralara ilk atamadan öğretmen alımı yapmaktadır. Öğretmen veremediği yerlerde ücretli öğretmen görevlendirmesine gidilmektedir.

  c-Özlük hakları korunmak suretiyle birçok yöneticinin işe gitmediği halde çalışıyormuş gibi maaş ve diğer ücretlerini almaya devam etmesi. Bu statüdeki kişilerin yerine yeni görevlendirmelerin yapılması. Selefi, uzman veya araştırmacı adı altında evinde pasif, halefi ise aktif olmak suretiyle aynı koltuğa devlet, iki maaş birden ödüyor. Kazanılmış hak dediğimiz bu durum, eskinin bankamatik memurluğundan farklı bir şey değil.

7.Belediyelerin değişik aktivite adı altında yaptıkları, kaldırım ve tretuvar düzenlemeleri vs.

Kamu ve amme görevi yapan kurumlara ait verdiğim örneklerin dışında inanın yaptığımız israflar say say bitmez. Maalesef israfın katmerlisini de devletin yaptığı görülmektedir. Özel sektör ve kişilerde göremeyeceğimiz bu israfı göz önüne alırsak devletin sahibinin olmadığını söyleyebiliriz.

*24.02.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 

 

 

Öğretmenlerin Sahibi Yok *

19 Aralık 2019 günü Ankara Keçiören ilçesi Şehit Ahmet Kabukçu İlkokulu birinci sınıf öğrencisi Mert Yağız Köksal’ın, okul kantininden aldığı şırınga çikolatanın kapağının nefes borusuna kaçması sonucu hastaneye kaldırıldığını, kurtarılamayarak öldüğünü, sorumlular hakkında hem idari hem de adli soruşturma başlatıldığını biliyorsunuz.

Bu olayın yeniden gündeme gelmesinin nedeni, savcılığın ilgililer hakkında hazırladığı iddianamedir. Hazırlanan iddianameye göre okul müdürü, yardımcısı, iki öğretmen ve iki gıda kontrolörü, “taksirle ölüme neden olma” ve “görevi kötüye kullanma” ile suçlanıyorlar. İlgililer hakkında 13 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Okul müdürünün ayrıca “suç delillerini yok etme, gizleme, değiştirme” suçundan da cezalandırılması talep ediliyor. İddianamede sadece öğretmenler yok. Soruşturma kapsamında firma sahibi ve kantin işletmecisi hakkında da 'taksirle ölüme sebebiyet verme' suçundan 6 yıla kadar hapis isteniyor. Sorumlular hakkında açılan bu soruşturma ne zaman sonuçlanır, kimler suçlu bulunur ve ne kadar ceza alırlar? Sonucu bekleyip göreceğiz.

Sorumlular hakkında istenen ceza bununla sınırlı değil. Sorumlular, devlet memuru oldukları için haklarında idari dava açılmış. Disiplin yönünden ne ceza almışlar, bir bakalım:

Okul müdürü görevinden uzaklaştırıldı. Müdür ve müdür yardımcısının yöneticilik görevleri alındı. Müdür, yardımcısı ve öğretmenlere 1 yıl süreyle kademe ilerleme ve aylıktan kesme cezası verildi ve görev yerleri değiştirildi.

Okul yöneticilerine, öğretmenlere, kontrolör, kantinci ve firma sahibine ne ceza verirlerse versinler, şırınga çikolata yüzünden vefat eden çocuğu elbette geri getirmeyecek. Sorumlular ne kadar fazla ceza alırlarsa, çocuğun ailesinin acısı bir nebze dindirilecektir. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar. Allah kimseye böyle ölüm nasip etmesin.

Öğretmen ve idarecilere verilen idari ceza ve iddianamede istenen cezaları garipsediğimi buradan ifade etmek istiyorum. Oldu olacak bu öğretmenlere müebbet verelim, bu iş bitsin. Gören de bu öğretmenleri baş sorumlu sanır. Firma sahibi yani üretici için istenen ceza bile öğretmenlere istenen cezadan daha az. Allah aşkına, tehlike saçan bir ürünü üreten, bu ürünün satışına onay veren ve bu ürünü pazarlayan mı daha suçlu olur yoksa bakkal ve marketlerde her çocuğun tereklerde rahatça ulaşabileceği bu ürünün kantinlerde satışı mı? Bu ürünün satışına hiçbir yerde izin verilmiyor da okul kantininde el altından satışına okul yönetimi göz yummuş ise bunlara müebbet bile verilsin. Ama olayın vuku bulduğu zaman bu ürün her yerde satılıyor. Nitekim Diyarbakır’da da bir çocuk, bakkaldan aldığı şırınga çikolata yüzünden vefat etti.

Burada dikkatimi çeken bir başka husus, mademki bu ölüme sebebiyet veren herkes hakkında hesap sorulacaksa, hakkında iddianame hazırlanan kişiler arasında bu ürüne onay veren Ticaret veya Tarım Bakanlıklarından niçin bir sorumlu yok? Eğer ürün, adı geçen bakanlıkların onayından geçmiş bir ürün değilse, bu durumda bu bakanlıklar bu ürünün merdiven altında üretilmesini ortaya çıkarıp niçin zamanında yasaklamadı?  Bunda bunların hiç sorumluluğu yok mu? Bu ürün gerçekten tehlike saçıyorsa, bu ürün dışarıda niçin serbest oluyor da okul kantininde yasak oluyor? Okul kantininin denetiminden sorumlu olan okul idaresi, kantinde satılan ürünler hakkında ne kadar bilgiye sahipler? Bana göre ürün denetimi teknik ve uzmanlık gerektiren bir iş. Okul görevlilerinin yapacağı kantin denetimi bir rutini yerine getirmekten öte bir anlam ifade etmez. Bakanlık, okul kantinlerini önemsiyor ve çocuklarımızı korumak istiyorsa bunun denetimini işinin uzmanı ehil kişilere yaptırmalı. Sağlığa zararlı ve risk barındıran bir ürün ne kantinde satılsın ne de dışarıda. Okul sadece kantinin temiz ve hijyeninden sorumlu olmalı.

Bu konuyla ilgili haberlere göz atınca çocuğa müdahale eden doktora da soruşturma açılmak istendiği ama Sağlık Bakanlığının soruşturma izni vermediği bilgisine ulaştım. Ki Bakanlık iyi ki soruşturma izni vermemiş. Zira doktor çocuğu kurtarmak için elinden geleni yapmıştır. Bu inisiyatifinden dolayı Sağlık Bakanlığını tebrik etmek lazım.

Bu konuyla ilgili adaletimize dair de bir şey söyleyeyim. Çocuğun niçin öldüğü belli, sorumlular tespit edilmiş. Olayın üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmiş. İddianame daha yeni hazırlanıyor. Bu kadar mı zor bir iddianameyi hazırlamak? Dur bakalım, bu dava ne zaman sona erecek? Adaletimizin geç adalet dağıttığını biliyoruz da bu kadarına da pes doğrusu…

Hasılı, şırınga çikolata davasından, verilen ve uygulanan ağır idari cezaların yanında, üzerine bir de “taksirle ölüme neden olma” ve “görevi kötüye kullanma” isnadıyla öğretmenlerin mahkemede yargılanacaklarını öğrenince anladım ki bu ülkede öğretmenlerin sahibi yok. Vurun abalıya!

*20.02.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.