24 Aralık 2020 Perşembe

Dilimize En Büyük Kötülüğü Kim Yapıyor? *

Türk Dil Kurumunun sözlüğüne bakıyorum. İçerisinde binlerce kelime, kavram ve deyimlerin olduğu birkaç cilt olabilecek, kalın ebatlı kocaman bir kitap çıkıyor karşıma. Diyorum ki zengin bir dilimiz var. Yazarken ve konuşurken kullandığımız kelimelere bakıyorum. Kelime yönünden fakir bir dilimiz var diyorum. Çünkü birkaç yüz kelime ile konuşuyoruz. Konuştuğumuz kelime ve kavramları da çoğu zaman yerli yerinde kullanmıyoruz. Konuştuğumuz kelimelerin çoğunun anlamını da bilmeden konuşuyoruz. Öyle kelimelerimiz var ki anlamları farklı olmasına rağmen birbirinin yerine kullanıyoruz. Gündelik hayatta ağzımızdan düşürmediğimiz birçok kelimeyi, yazmaya kalktığımız zaman kelimenin doğru yazılışıyla ilgili zaman zaman tereddüt yaşar ve sözlüğe bakma ihtiyacı hissediyoruz. Bir kelimenin birleşik mi, ayrı mı ya da doğru yazıldığını bir Türkçe veya Edebiyat öğretmenine sorsanız, onların çoğunun da TDK sözlüğüne bakarak bilgi verdiklerini görürüz. İyi ki TDK, sözlüğü dijital ortama yükledi de sıkıştığımız zaman cep telefonu marifetiyle kelimenin doğrusunu ve anlamını öğrenebiliyoruz. Yoksa koca sözlüğü elimizin altında bulundurmak, aradığımız kelimeyi bulmak mesele mi mesele olurdu.

Kelime yönünden zengin olan dilimizin çok az kelimesini kullanmamızın ve sık sık sözlüğe başvurmamızın bir nedeni, okuma alışkanlığımız olmadığından olsa da TDK’nın da bunda payının büyük olduğunu düşünüyorum. TDK, yeni kelime üreteceğim, Türkçemize yeni kelime bulacağım, dilimizi; Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce vb dillerden geçen kelimelerden temizleyip yerine, yeni kelime önereceğim diye uğraşıp duruyor. Böylece TDK sözlüğüne her yıl yeni yeni kelimeler giriyor ve dilimiz zenginleşiyor.

Tüm çabası, dilimizi zenginleştirmek olan TDK, dilimize iyilik mi yapıyor yoksa kötülük mü? Bunu zaman zaman düşünmüyor değilim. Kanaatime göre tüm iyi niyetine ve misyonuna rağmen TDK, Türkçemize kötülük yapıyor. TDK, bu misyonuna devam ettiği müddetçe dilimiz, sözlük yönünden zengin olsa da kullanılırlığı yönüyle her geçen gün fakirleşecek ve TDK sözlüğü de giderek sözlük dili olacaktır. TDK, eski kelimelerden dilimizi arındıracağım diye uğraşadursun. Böyle giderse baba, oğul ve dede arasında dil yönünden açılan makas iyice açılacaktır. Büyükler yeni kelimeleri bilmiyor, yeniler de eski kelimeleri. Bizi bize yabancılaştırıyor. Halbuki bir dil, konuşulduğu ve halk nezdinde bir karşılığı oldukça dildir. Bir dil, kelimeleriyle babadan oğla geçmezse bu dil neye yarar, bize ne fayda sağlar?

İnanın, TDK sözlüğüne baktığımız kadar bir İngilizce sözlüğe bakmıyoruz. Halkın kullandığı çoğu kelimenin, TDK sözlüğünde karşılığı yok, TDK’da yazan çoğu kelimelerin de halkta karşılığı yok. Mesela, halk peştamal diyor; TDK, peştamal diyor. Halk vejeteryan diyor, TDK vejetaryen diyor. Halk şase diyor, TDK, şasi diyor. Allah aşkına, kaç kişi bu kelimeleri sözlükte yazdığı gibi kullanıyor? Başka dillerden dilimize geçen bu kelimeler için bu ülkeler, bizden aldığınız kelimeyi böyle kullanacaksınız mı diyor? TDK, halkın konuştuğunu sözlüğe koysa ne kaybeder? Bundan muradı ne olabilir? TDK’nın doğru bildiğimiz yanlış kelimelerle ilgili bu inadı, ancak merkezi sınavlarda öğrencileri ters köşeye yatırmada işe yarar. Bu da olmasa o kadar öğrencinin sınav başarı sırası nasıl belirlenecek yoksa.

Hasılı TDK, dilimize, ülkemize ve halkımıza bir iyilik yapacaksa yersiz yeni kelime üretmeyi/uydurmayı bırakmalı. Halkta bir karşılığı olan kelimeleri, doğru yazım olarak kabul etmeli. Birleşik kelimeleri kah ayırıp kaç birleştirmekten vazgeçmeli. Dilimize başka bir dilden geçmiş olsa bile halkın benimsediği kelimeleri değiştirme misyonunu terk etmeli. İlla kelime üretecekse, bilimsel bir kavram veya teknik bir aletin ismi, dolaşıma girmeden yerine mantıklı bir kelime önermeli...

*16/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

22 Aralık 2020 Salı

Usul mü, Asıl mı? *

Bu ülkede, ne zaman infiale sebebiyet verecek bir olay patlak verdiğinde, netameli bir konu ısıtılıp ısıtılıp önümüze konduğunda; bir konuşmacı, maksadını aşan bir cümle sarf ettiğinde; biri, alışılmışın dışında yeni ve aykırı bir şey söylediğinde veya bir gaf yaptığında ya da bir kesimin yumuşak karnına dair bir imada bulunulduğunda; konu, soğukkanlı bir şekilde konu, anlaşılmaya çalışılmaz, bu olayla ne murat ediliyor, önümüze konan bu sorunu, yeni sorunlara yol açmadan nasıl çözeriz denmez; taraflar, freni patlamış bir araç gibi harekete çeker. Ortalığı toz duman kaplar. Artık haklı haksız meselesi değildir konu. Mahalleden birine yapılan bu saldırı, mahalleye yapılmış kabul edilir ve suç bastırırcasına karşı mahallenin tüm kirli çamaşırları ortaya dökülmeye çalışılır. Kim sesini nasıl duyurabilecekse o yolu dener. Bu yolları denerken sakinlikten eser olmaz. Sesler alabildiğine yüksek çıkar. Çünkü samimiyetin, mahalleyi korumanın, haklı davalarına arka çıkmanın, karşı tarafı susturmanın, konuşuyorsa da hata yapmasına zemin hazırlamanın tek ölçüsü bağırmaktır, hakarettir, belden aşağıya vurmaktır. Sorun her ne ise mesele, asla medenice konuşulmaz ve tartışılmaz.

Köşede, kenarda olan bu mesele; taraftarlara mesaj vermek, onları pozisyon almaya sevk etmek, bakın bizim adam yalnız değil demek için sosyal medyaya taşınır. Karşı mahalleye meydan okunur, parmak sallanır ve güç gösterisi yapılır. Kelime dağarcıklarında ağza alınmayacak ne kadar kelime varsa bu alem aracılığıyla boşaltılır ve tartışma bir başka boyuta taşınır. Basiret ve ferasetin olmadığı bu gerilimde, esas mesele de bu arada kaynar gider.

Bir kılıç ve silahın eksik olduğu bu kavgada, sen; bu olayın doğrusu nedir, olayın aslını öğreneyim, bu olay suhuletle çözülmeye çalışılsın, taraflar gerilimi düşürsün. Zira gerilimin kimseye faydası olmaz, demeye kalkarsan mahallenin fedaileri karşı mahalleyi bırakır, tüm oklarını sana döndürür. Çünkü mesele, senin bildiğin gibi değildir. Ayrıca sen onların niyetlerini, geçmişte yaptıklarını bilmezsin. Ortada durmanın, doğruya doğru, yanlışa yanlış demenin şimdi hiç zamanı değil. Bu pozisyon, karşı tarafa şirin görünmektir, eziklik alametidir ve taviz vermektir. Zaman kenetlenme zamanı ve onlara anladığı dilden konuşmak ve yazmak gerekir.

Tartışmanın çıktığı asıl konu ve sorunu unutturan bu gerilim, bir başka olay patlak verinceye kadar devam eder. Bundandır ki biz, hiçbir asıl meselemizi çözemedik bugüne kadar.

Kangren olmuş birçok asıl meselemizi çözemeyişimizin temelinde, usule riayet etmeyişimizin yattığını düşünüyorum. İsterseniz burada usul ve asıl ne demektir, ona bakalım. Usul, "Bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol, yöntem, tarz" iken asıl, "Bir şeyin kendisi, örnek, kopya karşıtı, kök, köken, kaynak, gerçeklik, esas, hakikat, gerçek, bir şeyin temelini oluşturan, ana, başlıca, başta gelen" demektir. Kısaca bir şeyin anası ve temeli, asıl iken asla giden yolu izlemeye de usul deniyor. 

Hangisi daha önemli? Usul mü yoksa asıl mı? Her ne kadar önemli olan asıl ise de usul de asıl kadar önemlidir. Hatta usul, asıldan daha önce gelir. Çünkü asıla dair yapılan tartışmaların sonuçsuz kalmasının temelinde, usule dikkat etmediğimiz, usulü ihmal ettiğimiz yatar. Nedense usulü önemsemiyoruz. Halbuki menzile ulaşmak için izleyeceğimiz yol, çok önemlidir. Bu yüzden “vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir” denir. Bence bilgisi, birikimi, statüsü ne olursa olsun; yol yordam, usul, adap ve had bilmeyenlerin, bir şey yapacağım derken bir başka şeyi kıranların, bu ülkeye ve inandıkları değerlere yapabilecekleri en büyük hizmet, asla dair söz söylememeleridir. 

*23/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

19 Aralık 2020 Cumartesi

Çok mu Zor Orta Yolu Tutmak? *

Yazılarımda zaman zaman hutbe içeriklerine değinirim. Kah eleştirdim kah hutbe dediğin böyle olur dedim. 18 Aralık tarihli hutbeyi de cumaya gidenler dinlemiştir. Gitmeyen veya gidemeyenler de sanal alemden bu hutbeyi okuyabilirler. “Mümin Her İşinde Mutedildir” başlığıyla okunan bu hutbe, kangren olmuş bir yaramıza parmak basan bir hutbeydi. Hutbede,  

“İslam dininin; alışverişte, eğlencede, yeme-içmede, giyim-kuşamda, konuşmada, yazmada, dini konularda ve hayatın her alanında itidali yani orta yolu tutmayı, ölçülü olmayı ve dengeli hareket etmeyi emrettiği,

Aşırı uçlara savrulmanın ve aşırılıklar içinde boğulmanın insana da topluma da zarar vereceği,

 Kederde ve sevinçte, öfkede ve mutlulukta ifrat ve tefrite kaçmadan orta yolu izlemenin, İslam’ın emri olduğu” hususları işlendi.

Sanırım bu hutbe, son zamanlarda Kur’an lafzına dair yapılan tartışmalar ve üniversitelerin neredeyse fuhuş yuvası olduğu şeklindeki iddialar üzerine, kopan fırtınanın ardından, kaleme alınmış olsa gerek. 

Aslında orta yolu tutmanın, aşırı gitmemenin gerekliliğini hepimiz biliyoruz. Sorunumuz, teoride kabul ettiğimiz bu gerçeği, pratiğe geçiremeyişimizdedir. Zaten bunu yapabilseydik orta yerde ne gerilim ne kaos ne tarafgirlik ne de ötekileştirme olurdu. Haliyle pamuk ipliğine bağlı sosyal barışımız da zedelenmezdi. Doğruya doğru, yanlışa yanlış derdik. Buna da kimse bir şey demezdi. Niyet okumazdık. Olup biten ve ortaya çıkan şeyler konusunda sürekli şoklar yaşamaz ve rutin gündemimiz pek değişmez, asıl işimize yoğunlaşırdık.

Dilimize sahip çıkabilsek, aramızdaki farklılıklara saygı göstermeyi becerebilsek, insanları olduğu gibi kabul edebilsek, onları linçe tabi tutmasak, onları kınayıp ayıplamasak, düşüncelerimizi bir başkasına dayatmasak ve onları değiştirmeye kalkmasak, konuşacağımız zaman bin düşünüp bir konuşabilsek, konuşurken birbirimizin değerlerini gözetebilsek, birbirimizin kırmızıçizgilerine dikkat edebilsek, niyetlerimizi yargılamasak ve niyet okumasak, kişileri beyanlarıyla kabul etsek, öküz altında buzağı aramasak, birbirimizi dinleyip anlamaya çalışsak, bir yanlışıyla pireyi deve yapmasak, mal bulmuş mağribi gibi saldırmasak; birbirimize parmak sallamasak, meydan okumasak, bağırmasak, ayrılık ve farklılıklarımızdan ziyade ortak noktalarımızı gündeme getirsek, bir faydaya haiz olmayan ve sonuca gitmeyen tartışmalı dini konuları satışa çıkarmasak, satışa çıkarılmışsa da adam gibi tartışabilsek, birbirimizi sapıklıkla itham etmesek, değerlendirmelerimizde toptancı bir anlayışa sahip olmasak, mahalleleri kalın çizgilerle ayırmasak, birbirimizle iletişim ve diyalogu kesmesek, insanları ölümüne sevip ölümüne nefret etmesek, kimseye önyargıyla yaklaşmasak, slogan ve hamaseti bir tarafa bıraksak, birbirimizin üzerinde algılar oluşturmasak, onları iftira, töhmet ve zan altında bırakmasak, hep birlikte doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilsek, hiçbir yanlışı sumen altı etmesek, hep birlikte yanlışın üzerine üzerine gitsek, birbirimizin yumuşak karnına vurmasak, birbirimize güven verebilsek…inanın bu ülke, her yönüyle aşırılıklardan arındırılmış bir ülke olur. Bu da toplumsal barışı ve huzuru getirir.

Zor mu bunu yapmak? Bence hiç zor değil. Yeter ki taraflar tez ve antitezlerini ifade ederken sinir uçlarını tavana çıkaran aşırılıklarını törpüleyebilsinler. Sanırım gerilimden beslenmeyi seviyoruz. Öyle zannediyorum, bizi hayata bağlayan da bu gerilimdir. Aslında, bir birikime sahip olanın, söyleyecek sözü olanın ve söylediklerine güvenenin, gerilime ihtiyacı yoktur. Çünkü kalite tesadüf değildir. Bir birikime sahip olmayan ve kendi fikrine güvenmeyen ise zor durumda kaldığını hissettiği an, gerilim silahına sarılır. Bu da çapını ve nasıl bir kumaşa sahip olduğunu gösterir.

Hasılı güzelim ülkemizde, huzur içinde yaşamak istiyor, vaktimizi kısır ve sığ tartışmalarla harcamak istemiyor isek herkesin, her tarafın orta yolu tutmasında büyük fayda var. Hutbe de bunun üzerineydi. Umarım hayatımıza tatbik ederiz. Yoksa bu konuya dair daha çok hutbe dinleriz.

*21/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Müstakil Evin mi Var, Derdin Var *

Yürüyüş yaparken genellikle insan ve araç trafiği yönünden ıssız ve tenha yolları seçerim. Özellikle tek veya iki katlı müstakil evlerin bulunduğu mahaller, yürümek için birebir. Ne yürüyüşümü kesen var ne önüme çıkan var ne de güneşimi engelleyen. Kendi halimde yürüyorum. Yürürken de kimseyi rahatsız etmiyorum. Ne ben başkasını ne de bir başkası beni. Hem önümü görüyorum hem de sağ ve solumdaki müstakil evleri seyrediyorum. Bir müstakil evim olmasa da en azından aralarından geçmek ve seyretmekle müstakil eve olan hasretimi gidermiş oluyorum. Bu gidişle müstakil evim, 1x1 ebadında, penceresi ve kapısı olmayan, çatısı zemin kata paralel olan, dört tarafı açık, bodrum kattan ibaret olacak. Orada ışığa hasret kalsam da en azından çatıma düşen güneşime hiçbir ev engel olamayacak. Sabahtan akşama güneşimi alacağım. Beni ebedi istirahatgahımda belki de rahatsız edecek tek şey, çatısına görkemli mermer yaptıranlar olacaktır. Yüksek katlı binalara göre bu rahatsızlığa da katlanılır. Neyse bu sonraki mesele. Biz şimdiki müstakil evlere dönelim tekrar.

Şehir hayatının içinde köy ortamını yaşayan ama şehrin tüm nimet ve imkanlarından faydalanan bu müstakil evlere gıpta etmemek mümkün değil. Bir kapıdan aynı ailenin fertleri girebiliyor sadece. Çoğunun arabasını park edebileceği garajları, bahçeleri ve içinde ağaçları var. Komşular birbirlerini tanıyor, Sokaklarına giren bir yabancının bu mahalleye ait olmadığını biliyorlar. Bahçeye çıktılar mı ayakları toprakta. Evler, dört cepheli ve sabahtan akşama güneşini alıyor. Anlayacağınız şehirde yaşayan ama şehrin gürültüsünden ve kirliliğinden uzak yerler müstakil evler.

Eskiden müstakil ev denince fakir gecekondu mahalleleri akla gelirken şimdilerde zengin muhit akla geliyor. Bu evlerde variyetli insanların kaldığını anlamak için bahçenin ortasına yerleştirilen görkemli evlerin dışında, diğer yapılanlar dikkat çekici. Doğrusu, normalin üzerinde bir abartı var. Evin çevresine çekilen ihata duvarının üzerine demir ve tel yapılması. İnanın, ev sahibi, herhangi bir sebeple bahçe kapısından giremeyip dışarıda kalsa, yüksek ihata duvarı ve üzerine yapılan ilavelerden bahçesine giremez. İçeriden de dışarıya çıkamaz. Durum bu iken buna ilaveten 24 saat kayıt altına alınacak şekilde evin kamera ile korunması ve alarm takılması. Üzerine bir de bahçeye köpek bağlanması veya bahçede salık bir şekilde bırakılması. Giriş kapısına “Dikkat! Köpek var” uyarısının asılması. (Bu arada bazı evlerde köpek olduğu halde kapısına bu uyarıyı asmadığı da malum.) Kimsenin gelip park yapmayacağı bilinmesine rağmen “Garaj kapısıdır. Park yapılmaz” levhasının yapıştırılması.

Evin dışında, yapılan onca masrafı görünce müstakil evin mi var, derdin var diyorum. Sanırım eve girişin bu kadar zorlaştırılması evin hırsızlara karşı korumaya alınması olsa gerek. Bu kadar yapılan ve edilen masraf, eve hırsızı ne kadar önlüyor bilmiyorum. Bildiğim, hırsıza kilit olmaz. Gerekirse evin ihata duvarını, evin duvarlarını demirle kapla veya demirden yaptır. Yeter ki hırsız bu eve girmek istesin ve o evde para ve altın gibi mücevheratın olduğuna kendini inandırsın. Zerre faydası olmaz. Çünkü içeriye girmek, bahçedeki köpeği atlatmak, kameranın kör noktasını bulmak, evde kimsenin olup olmadığını tespit etmek, hırsız için çocuk oyuncağı. O zaman bunca masraf kime yapılıyor? Aklıma; duvardan atlayamayan, demiri kesemeyen, köpeğe bir şey yapamayan ve köpeğin uzaktan havlamasından bile korkan benim gibi acizler için geliyor. Bunu, hırsızı görünce suspus olan, yoldan geçtiğimi görünce avazı çıktığı kadar havlayan köpekten anlıyorum. Bir havlamaya başlıyor. Susmuyor mübarek. Biri havlamaya başlayınca komşu köpekler de buna tempo tutuyor. Duvara öyle bir tırmanışı, bana öyle bir bakışı, ilerledikçe bahçenin bir ucundan diğeri öyle bir koşusu var ki duvardan atlayabilse beni paralar. Ne olur ne olmaz diyorum, adımlarımı hızlandırıyorum. Bir taraftan da acaba duvardan atlar mı diye endişe ediyorum. Kimin, ne amaçla bu yoldan geçtiğini kestirmeden avazı çıktığı kadar havlayan bu köpekler, her geçene böyle havlarsa -ki öyledir- merak ediyorum, sokak sakinleri, bu kadar köpek sesine nasıl tahammül edebiliyorlar? Aşağı yukarı, her evde köpek olduğuna ve bu köpekler akşamdan sabaha, her geçene hep böyle havladıklarına göre sanırım, hane sahipleri köpek havlamasından, “Bak bak! Bizim köpek mahalleden kimseyi geçirmiyor, görevini yapıyor, biz de emniyetli bir şekilde evimizde oturuyoruz, deyip zevkten dört köşe oluyorlardır.    

Hasılı, müstakil bir evim olsun istiyorum ama evi koruma amaçlı normalinden fazla tedbiri özellikle köpek beslemeyi çok abartılı görüyorum. Eğer müstakil evler için bunlar şart ise yerine getiremem sanırım. Bu demektir ki benim müstakil bir evim olmayacak. Özlemimi, yazımın başında dile getirdiğim yerde gidereceğim.

* 05/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

 

 

18 Aralık 2020 Cuma

Önce Üslup *

 Küçük bir ilçede görev yaparken lise 2 veya lise 3.sınıf bir kız öğrencinin “okul dışında uygunsuz şekilde, ipsiz-sapsız biriyle gezdiği, bir erkekle beraber metruk bir eve girip çıktığı” bilgisini bir öğretmenim bana iletti. Müdür yardımcısından, bu öğrencinin annesine telefon açıp okula davet etmesini istedim. Yardımcım bana “Hiç tavsiye etmem. Çünkü ben bu aileyi tanıyorum. Siz daha bu aileyi tanımıyorsunuz. Bu kızın ablasını biz, sizden önce mezun ettik. Onun da bu tür ilişkileri hatta daha fazlası vardı. Annesine söylediğimizde ‘Siz ne karışırsınız benim çocuğuma’ dediğini, kendisine epey laf saydığını, bu ailenin çok modern bir aile olduğunu ve bu tür ilişkilere sıcak baktığını ” söyledi. Hocam, anneyi çağıralım. Biz ona durumu izah edelim. Laf sayacaksa varsın yine laf saysın. Ailenin bilgisi olsun. Sıcak bakıp bakmaması ona kalmış. Biz görevimizi yapalım,” dedim.

Anneyi çağırmıştım ama ne diyecektim. Beni bir düşüncedir aldı. Çünkü yardımcımın söyledikleri de malum.

Anne geldi. Odama aldım. Direk konuya girmedim. Kendimi tanıttıktan sonra kendisine, “Kızının gelecek vaat ettiğini, zira bu kapasitesinin olduğunu, inşallah önümüzdeki yıl mezun ettiğimizde istediği bölüme girebileceğini, ama halihazırda kendisini tam derslere veremediğini, böyle giderse üniversite kazanmasının hayal olacağını, çünkü kendisini dersten ziyade başka işlere verdiğini, ergenliği farklı bir şekilde yaşadığını…” söyledim. Beni dikkatli bir şekilde dinleyen anne, “Biraz daha açık konuşur musunuz” dedi. “Lise öğrencileri arasında ergenlikten kaynaklanan duygusal ilişkiler olabileceğini, öğrencilerin karşıt cinse ilgi duymasının doğal olduğunu, ama liseyi bitirmeden bir gönül ilişkisine girmenin, aklın önüne duyguyu geçirebileceğini, bunun erken olduğunu, bunun da derslere olumsuz yansıması olabileceğini, hedefi olan bir öğrencinin derslerle beraber duygusal ilişkiye girmesinin bir koltukta iki karpuz taşımaya benzediğini…” ilave ettim. Kadın, “Hocam, dediklerinize katılıyorum. Ben çocuğumun okumasını istiyorum. Sizden istediğim, biraz daha açık konuşmanız” dedi. Bunun üzerine “Bildiğim kadarıyla buralı değilsiniz. Çocuğunuzun işi-gücü olmayan biriyle evlilik yapıp yapmamasına nasıl baktığını” sordum. “İleride evlenecek ama halihazırda çok erken. Üstelik kızımın doğru bir tercih yapmasını isterim. Çünkü ben doğru tercih yapmamanın sıkıntısını hep yaşadım. Kızımın aynı durumla karşılaşmasını istemem” dedi. “Biraz uzattım ama bu açıklamaları yapmam gerektiğini düşündüm. O zaman sadede geleyim. Kızınızın okul dışında metruk evlere girip çıktığı şeklinde bir duyum aldım. Yanlış anlamayın, kızınız orada nahoş hareketlerde bulundu demiyorum. Ama burası küçük bir yer. Yarın dedikodu ve iftira, alır başını gider. Kızınız ve siz, bundan olumsuz etkilenebilirsiniz. Bu durumdan ne eşinizin ne de kızınızın haberi olsun. Bu konuda kızınızı suçlamadan, hiçbir şey yokmuş gibi kızınıza yol göstermenizde fayda var. Yine de karar sizin” dedim. Anlattıklarıma, kadının ne tepki vereceğini beklemeye koyuldum. Kadın tepki vermediği gibi bana birkaç defa teşekkür etti. Hatta giderken “Hocam, kızımla ilgili en ufak bir şeyde kendisini arayabileceğimi, okula gelmediği zaman haberinin olmasını istediğini, kendisinin de takipçisi olacağını” söyledi.

Tepki beklerken annenin bana teşekkür etmesinden, ziyadesiyle memnun oldum. Şükür ki bu meseleyi kırmadan, dökmeden yapabildim. Ama bu işi yaparken suçlamadan, yanlış anlaşılmaya müsait, maksadı aşacak bir cümle kurmaktan özenle kaçındım. Neredeyse kırk takla attım. Onu gelin, bana sorun. Bu görüşmeden sonra da kızıyla ilgili olumsuz bir duyum bana gelmedi.  

Başımdan geçen bu anekdotların benzerleri çokça başıma geldi. Yaşantısı ne olursa olsun, erkek-kız, tüm çocukları kendi çocuğum gibi bildim. Onlara rehberlik yaptım. Sorunu önce kendim çözmeye çalıştım. Olmadı ise ailelerine konuyu açtım. Birlikte sorunu çözdük. Bugüne kadar da “Siz kim oluyorsunuz? Benim çocuğuma ne karışıyorsunuz” tepkisiyle karşılaşmadım.

Ne kadar alakası var bilmiyorum ama konuyu Sakarya Üniversitesi Tarih ABD öğretim üyesi Sayın Ebubekir Sofuoğlu’nun bir TV kanalında yaptığı konuşmaya getirmek istiyorum. Sayın Sofuoğlu’nun, “Üniversiteler, neredeyse fuhuş yuvası. Bunun istisnası yok. Apartlardaki durumu gidin, emlakçiye, komşulara sorun” sözleri tepkilere neden oldu. Bir kesim, kendisini bu sözlerinden dolayı savunsa da bu sözleri üzerine savcılık kendisine soruşturma, üniversitesi de inceleme başlattı. Toplumun diğer kesiminden de büyük tepki aldı.

Aslında Sofuoğlu’nun dile getirdiği fuhuş, bu ülkede kangren olmaya doğru giden bir sorun. Bu meseleye el atılması, dikkat çekilmesi gerekirdi. Ama bu meseleyi dile getirirken Sofuoğlu’nun, istisna kabul etmeyecek şekilde bu meseleyi genelleştirmesi, tüm üniversitelerde bu durumun olduğunu söylemesi yanlış olmuştur. Şimdi her üniversitede okuyan, her apartta kalan töhmet altında kalacaktır. Sofuoğlu, keşke bu konuyu dile getirmeden önce bu konuyu, nasıl, ne şekilde, hangi üslupla ifade edeceğini düşünmüş, söyleyeceği kelime ve cümleleri özenle seçmiş olsaydı. Şimdi bu aşamadan sonra toplumun her katmanında gizli-kapaklı yürüyen, gittikçe alenileşen bu ahlak erozyonundan ziyade, bu konuşma üslubu ve yapılan genelleme tartışılacaktır. Bu da bizi maksada ulaştırmayacaktır.   Bence meselelere parmak basmadan önce meseleyi kime, ne şekil, hangi ortamda, hangi cümlelerle anlatacağımıza karar vermemiz gerek. Bunun için bin düşünüp bir konuşmak lazım. Bunun yolu da üsluptur. Hatta bundan hareketle, her şeyin başı üsluptur dense yanlış olmaz. Üsluba dikkat etmeyeceklerin, bir şeyi yaparken bir başka şeyi yıkacak olanların, bir konuyu gündeme getirmemelerinde ve susmalarında fayda var.

*19/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

16 Aralık 2020 Çarşamba

Sessiz Tayyareler *

Neydi o eski mobilet, motosiklet ve diğer iki tekerlekli binekler öyle... Km'lerce öteden ben geliyorum derdi sesiyle. Bazıları susturucu da takmazdı. Kulaklarını patlatırdı. Bazı gençler inadına bağırtırdı durmadan. Yanından geçerken konuşmayı keser, bu bağırgaçların çekip gitmesini beklerdin. Bakışınla rahatsız olduğunu hissederlerse az sonra geri dönüp yanından yine geçerlerdi, hem de defalarca. Zevk alırdı gençler bundan.

Son yıllarda sesleriyle bizi rahatsız eden benzinle çalışan bu bağırgaçların sayısı her geçen gün azalıyor. Çünkü bunların yerini yavaş yavaş elektrikli bisikletler almaya başladı. Yeni nesil bu bisikletlere ben sessiz tayyare diyorum. O kadar sessiz ki yanından geçerken haberin bile olmuyor. Hayran kaldım bu sessiz tayyarelere. Çünkü selefleri gibi sesleriyle rahatsız etmiyor artık.

Sayıları her geçen gün artan elektrikli bisikletlere hayran kalmakla beraber pek sevindiğim söylenemez. Sevincimi kursağımda bırakan da bazı elektrikli bisiklet sürücüleri. Çünkü trafik kuralı diye bir şey yok lügatlerinde. Ne zaman, nereden, ne şekil çıkacakları belli değil. Zira her yer ve yol mubah onlar için. Ne ışık biliyorlar ne yaya. Yollar, kaldırımlar, ana cadde, ara sokaklar, bisiklet yolları, yürüyüş parkurları, ters yollar, yoldan diklemesine geçmeler vs her yer onların. Yeter ki bir yere bu bisiklet girebilsin ve oradan geçebilsin. Bir bakmışsın; yanından, önünden, sağından ve solundan sessizce ve jet hızıyla geçivermiş. Ne oluyor ya! Neydi o öyle, deyip kala kalıyorsun o anda arkasından. Verilmiş sadakam varmış diyorsun.  Bisiklet sahibi ise hiçbir şey olmamış, seni korkutmamış gibi bir başka maceraya doğru yol alıyor. Sür sür bitmiyor da sürmeleri. Nasılsa pedal çevirip yorulma yok, aracına yakıt alma derdi yok, cebine dokunacak masraf yok. Aküsünü şarj ediyor, sürdükçe sürüyor. Keyfine diyecek yok anlayacağınız. Olan sana oluyor. Bu kural tanımaz elektrikli bisiklet sürücülerini yanımızdan geçerken görünce acaba sesiyle rahatsız eden benzinli iki tekerlekliler daha mı iyiydi diyorsun. Sesiyle rahatsız etse de en azından geldiğinden, yanından geçtiğinden haberin oluyor ve tedbirini alıyorsun.

Burada bir hakkı teslim edelim. Elektrikli bisiklet kullanan tüm sürücüler böyle değil. İçlerinde trafik kurallarına nizami bir şekilde uyanların sayısı da çok. Hepsi, trafik kurallarına uysa, bu sessiz tayyareler gürültü kirliliği yönünden bir nimet gerçekten.

Kural tanımayan, tehlike saçan, yüreğini ağzına getiren az sayıdaki bu sessiz tayyare sahipleri için bir şeyler yapılmalı, bunları hizaya getirmeli. Ama ne yapılmalı? İnanın bilmiyorum. Şimdilik sadece insaf diyorum.

 * 10/07/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

 


15 Aralık 2020 Salı

Öküz Altında Buzağı Aramanın Âlemi Yok! *

Pazartesi günkü “Sünnetullah ve Rahmet” başlıklı yazımda, cuma hutbesinde bahsedilen “Suyun önemi, kuraklık nedeniyle su kaynaklarının tükenmeye yüz tuttuğu, israf edilmemesi gerektiği ve namazdan sonra topyekûn yağmur duası yapılacağı” içeriği üzerine bir yazı kaleme almıştım. Yazımı da “Gelelim yağmur duasına. Cumanın farzından sonra tüm Türkiye'de yapılan dualara amin dedik. İnşallah dualarımız kabul olur da bol bol rahmet görürüz. Ama yağmurun yağması için dua, tek başına yeterli mi? Yağmurun yağması için sebepleri yerine getirdik mi? Sebepleri yerine getirmemişiz ki yağmur yağmıyor. Unutmayalım ki yağmur ve kar, dua ile yağmaz. Çünkü yağmur ve karın yağması, sebep-sonuç ilişkisine bağlı olan, Allah'ın koyduğu evrensel yasalardan fiziksel yasaların bir gereğidir. Biz buna sünnetullah veya âdetullah diyoruz ve bu yasalar asla değişmez. Hasılı, Allah kulunu susuz bırakmaz. Yeter ki rahmetin sebepleri oluşsun ya da sebepleri oluşturalım. Tüm sebepleri yerine getirdikten sonra üzerine bir dua, aliyyülala olur.” şeklinde bitirmiştim.

Herkese açık olarak sosyal medyada paylaştığım bu yazım, altına yapılan yorum ve beğenilerden olumlu tepkiler aldı. Yazımın altına “Bu yazınıza/yazınızın şu kısmına, şundan dolayı katılmıyorum. Doğrusu budur” şeklinde yorum yazmayan bir kısım zevat ise bu yazıma cevap verircesine sayfasında verip veriştirmiş. Bu eleştiri yazısı üzerine, acaba nerede hata yaptım diye yazımı tekrar okudum. Yazımda ne bilime ne dine aykırı bir ifadeye rastladım. Yazımda yanlış olamaz mı? Olabilir. Değişik konularda yazdığım yazılarımın hepsine herkes katılmak zorunda değil. Zira yazılarım kendi düşüncemden ibaret ve beni bağlar. İsterim ki okuyucu ve takipçilerim, yazım ve serdettiğim görüşlerimden dolayı beni tenkit etsin. Tek istediğim, bu işi hakaret etmeden ve bir ithamda bulunmadan yapsınlar. Nitekim bunu yapan okuyucu ve takipçilerim var. Kimi, yazımın altına yorum yazarak görüşümü eleştirir. Kimi de özelden yazarak yazıma eleştiri getirir. İster özelden ister umuma açık olarak yazıma eleştiri getirenlere minnettarım. Çünkü kendimi geliştirebilmem için buna ihtiyacım var. Ama bunu yaparken laf olsun diye yapmanın, niyetimi sorgulamanın, ithamlarda bulunmanın, töhmet altında bırakmanın, öküz altında buzağı aramanın bir alemi yok. Zira bunun kimseye faydası olmaz.

Ne demişim yazımda? “Yağmurun yağması sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır. Bu, evren yasalarından fiziksel yasaların bir gereğidir ve değişmez. Dua edelim ama duadan önce sebeplere sarılalım” demişim. Merak ediyorum, muhterem bu ifadelerin neresini, neden eleştirme gereği duydu?   Eleştiri diyorum nezaketimden. Zira ithamların eleştiri ile bir alakası yok. Zira ben ve benim gibi düşünenler ona göre, “Kemalist, seküler ve pozitivist zihniyete çanak tutuyoruz”, “Olayı sadece sebep-sonuç ilişkisine bağlamakla, gafil Müslümanlar” oluyoruz. Yine “Taştan nehir veya suyun fışkırmasını hangi fiziki yasa ile izah edeceksiniz?” diyerek bize soru soruyor.

Merak ettiğim, bu yazımda ben, Allah’ın gücünü mü sorguladım? Sebep ve sonuç olmadan Allah bir şeyi halk etmez mi dedim. Bilelim ki o her şeye kadirdir. Yoktan da var eder, vardan da var eder. Yeter ki ol desin. Sonra müminin silahı olan duaya karşı olmam söz konusu olabilir mi? Üstelik herkes gibi namazdan sonra ellerimi yere paralel indirerek yapılan yağmur duasına amin demişim ve inşallah beklediğimiz yağmurlar gelir, temennisinde bulunmuşum. Keşke duadan önce sebeplere sarılsaydık, ardından da güzel bir dua çok iyi olurdu, demişim. Fiziksel yasa gereği sebep-sonuç ilişkisine yer vermem, neden pozitivist zihniyete çanak tutmak olsun? Kimsenin niyetini bilemem ama sanırım muhterem, fiziksel yasalarla, liselerde okutulan fizik dersini karıştırdı. Halbuki benim bir-iki cümleyle değindiğim fiziksel yasalar, Allah’ın evreni yaratırken koyduğu “fiziksel, biyolojik ve toplumsal” yasalardan bir tanesidir. Ki bu konu, tartışılacak bir konu değil. Bunlar, genel-geçer, evrensel ve değişmez yasalardır. Üstelik bu konuyu bilmek için illa çok okumaya, kitaplar karıştırmaya da gerek yok. Orta üçüncü sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilk ünitesi olan “Kader ve kaza inancı” bahsine bakılırsa bu yasaların, kader yasaları olduğu görülecektir. Fizik ve diğer müspet ilimler de bu evrensel yasaları bularak adına ilim/bilim diyor. Yani yeni bir şey ortaya koymuyor. Olanı tespit ediyor. Kur’an’da geçen evrensel yasaların, bilimle uyum içerisinde olmasının kime, ne zararı var? Üstelik bu, bizi fazlasıyla memnun etmeli değil mi? Muhteremin ilimden anladığı sadece dini ilimler mi acaba? Halbuki biz biliyoruz ki “İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” ve “İlim öğrenmek kadın-erkek herkese farzdır”.

Hasılı bir kez daha ifade edeyim: Fiziksel yasalar gereği, yağmuru yağdıracak sebepleri oluşturduktan sonra ardından “Ya Rabbi! Ortaya koyduğun yasa gereği biz elimizden geldiği kadar sebepleri oluşturmaya çalıştık. Şimdi senden bu sebeplere binaen lütfünden yağmur yağdırmanı istiyoruz” dercesine elleri ona kaldırmaktan bahsediyorum. Lütfen, sapla samanı karıştırmayalım. Zira bir duruş sergileyeceğim diyerekten seküler, laik ve pozitivistlerin düşüncesine göre pozisyon almanın, bu mahallenin insanlarını, benim gibi düşünmüyor diyerek ötekileştirmenin, kimseye özellikle bu mahalleye zerre katkısı olmaz. Niyetimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Ne olur, insanları anlamaya çalışalım. Bunu yaparken de kendi düşüncelerimizi insanlara aktaralım. Unutmayalım ki dini tekelimize almanın, başka düşüncelere geçit vermemenin ve herkese/her şeye ayar vermeye çalışmanın ne dine ne de topluma katkısı olur. Yerimizde sayar dururuz hatta gerileriz.

*16/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.