Ana içeriğe atla

Öküz Altında Buzağı Aramanın Âlemi Yok! *

Pazartesi günkü “Sünnetullah ve Rahmet” başlıklı yazımda, cuma hutbesinde bahsedilen “Suyun önemi, kuraklık nedeniyle su kaynaklarının tükenmeye yüz tuttuğu, israf edilmemesi gerektiği ve namazdan sonra topyekûn yağmur duası yapılacağı” içeriği üzerine bir yazı kaleme almıştım. Yazımı da “Gelelim yağmur duasına. Cumanın farzından sonra tüm Türkiye'de yapılan dualara amin dedik. İnşallah dualarımız kabul olur da bol bol rahmet görürüz. Ama yağmurun yağması için dua, tek başına yeterli mi? Yağmurun yağması için sebepleri yerine getirdik mi? Sebepleri yerine getirmemişiz ki yağmur yağmıyor. Unutmayalım ki yağmur ve kar, dua ile yağmaz. Çünkü yağmur ve karın yağması, sebep-sonuç ilişkisine bağlı olan, Allah'ın koyduğu evrensel yasalardan fiziksel yasaların bir gereğidir. Biz buna sünnetullah veya âdetullah diyoruz ve bu yasalar asla değişmez. Hasılı, Allah kulunu susuz bırakmaz. Yeter ki rahmetin sebepleri oluşsun ya da sebepleri oluşturalım. Tüm sebepleri yerine getirdikten sonra üzerine bir dua, aliyyülala olur.” şeklinde bitirmiştim.

Herkese açık olarak sosyal medyada paylaştığım bu yazım, altına yapılan yorum ve beğenilerden olumlu tepkiler aldı. Yazımın altına “Bu yazınıza/yazınızın şu kısmına, şundan dolayı katılmıyorum. Doğrusu budur” şeklinde yorum yazmayan bir kısım zevat ise bu yazıma cevap verircesine sayfasında verip veriştirmiş. Bu eleştiri yazısı üzerine, acaba nerede hata yaptım diye yazımı tekrar okudum. Yazımda ne bilime ne dine aykırı bir ifadeye rastladım. Yazımda yanlış olamaz mı? Olabilir. Değişik konularda yazdığım yazılarımın hepsine herkes katılmak zorunda değil. Zira yazılarım kendi düşüncemden ibaret ve beni bağlar. İsterim ki okuyucu ve takipçilerim, yazım ve serdettiğim görüşlerimden dolayı beni tenkit etsin. Tek istediğim, bu işi hakaret etmeden ve bir ithamda bulunmadan yapsınlar. Nitekim bunu yapan okuyucu ve takipçilerim var. Kimi, yazımın altına yorum yazarak görüşümü eleştirir. Kimi de özelden yazarak yazıma eleştiri getirir. İster özelden ister umuma açık olarak yazıma eleştiri getirenlere minnettarım. Çünkü kendimi geliştirebilmem için buna ihtiyacım var. Ama bunu yaparken laf olsun diye yapmanın, niyetimi sorgulamanın, ithamlarda bulunmanın, töhmet altında bırakmanın, öküz altında buzağı aramanın bir alemi yok. Zira bunun kimseye faydası olmaz.

Ne demişim yazımda? “Yağmurun yağması sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır. Bu, evren yasalarından fiziksel yasaların bir gereğidir ve değişmez. Dua edelim ama duadan önce sebeplere sarılalım” demişim. Merak ediyorum, muhterem bu ifadelerin neresini, neden eleştirme gereği duydu?   Eleştiri diyorum nezaketimden. Zira ithamların eleştiri ile bir alakası yok. Zira ben ve benim gibi düşünenler ona göre, “Kemalist, seküler ve pozitivist zihniyete çanak tutuyoruz”, “Olayı sadece sebep-sonuç ilişkisine bağlamakla, gafil Müslümanlar” oluyoruz. Yine “Taştan nehir veya suyun fışkırmasını hangi fiziki yasa ile izah edeceksiniz?” diyerek bize soru soruyor.

Merak ettiğim, bu yazımda ben, Allah’ın gücünü mü sorguladım? Sebep ve sonuç olmadan Allah bir şeyi halk etmez mi dedim. Bilelim ki o her şeye kadirdir. Yoktan da var eder, vardan da var eder. Yeter ki ol desin. Sonra müminin silahı olan duaya karşı olmam söz konusu olabilir mi? Üstelik herkes gibi namazdan sonra ellerimi yere paralel indirerek yapılan yağmur duasına amin demişim ve inşallah beklediğimiz yağmurlar gelir, temennisinde bulunmuşum. Keşke duadan önce sebeplere sarılsaydık, ardından da güzel bir dua çok iyi olurdu, demişim. Fiziksel yasa gereği sebep-sonuç ilişkisine yer vermem, neden pozitivist zihniyete çanak tutmak olsun? Kimsenin niyetini bilemem ama sanırım muhterem, fiziksel yasalarla, liselerde okutulan fizik dersini karıştırdı. Halbuki benim bir-iki cümleyle değindiğim fiziksel yasalar, Allah’ın evreni yaratırken koyduğu “fiziksel, biyolojik ve toplumsal” yasalardan bir tanesidir. Ki bu konu, tartışılacak bir konu değil. Bunlar, genel-geçer, evrensel ve değişmez yasalardır. Üstelik bu konuyu bilmek için illa çok okumaya, kitaplar karıştırmaya da gerek yok. Orta üçüncü sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilk ünitesi olan “Kader ve kaza inancı” bahsine bakılırsa bu yasaların, kader yasaları olduğu görülecektir. Fizik ve diğer müspet ilimler de bu evrensel yasaları bularak adına ilim/bilim diyor. Yani yeni bir şey ortaya koymuyor. Olanı tespit ediyor. Kur’an’da geçen evrensel yasaların, bilimle uyum içerisinde olmasının kime, ne zararı var? Üstelik bu, bizi fazlasıyla memnun etmeli değil mi? Muhteremin ilimden anladığı sadece dini ilimler mi acaba? Halbuki biz biliyoruz ki “İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” ve “İlim öğrenmek kadın-erkek herkese farzdır”.

Hasılı bir kez daha ifade edeyim: Fiziksel yasalar gereği, yağmuru yağdıracak sebepleri oluşturduktan sonra ardından “Ya Rabbi! Ortaya koyduğun yasa gereği biz elimizden geldiği kadar sebepleri oluşturmaya çalıştık. Şimdi senden bu sebeplere binaen lütfünden yağmur yağdırmanı istiyoruz” dercesine elleri ona kaldırmaktan bahsediyorum. Lütfen, sapla samanı karıştırmayalım. Zira bir duruş sergileyeceğim diyerekten seküler, laik ve pozitivistlerin düşüncesine göre pozisyon almanın, bu mahallenin insanlarını, benim gibi düşünmüyor diyerek ötekileştirmenin, kimseye özellikle bu mahalleye zerre katkısı olmaz. Niyetimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Ne olur, insanları anlamaya çalışalım. Bunu yaparken de kendi düşüncelerimizi insanlara aktaralım. Unutmayalım ki dini tekelimize almanın, başka düşüncelere geçit vermemenin ve herkese/her şeye ayar vermeye çalışmanın ne dine ne de topluma katkısı olur. Yerimizde sayar dururuz hatta gerileriz.

*16/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hutbelerde Okunan "Fîmâ kâl ev kemâ kâl" Kısmı

Cuma ve bayram namazlarına gidenlerimiz bilir. Hatip hutbeye çıkınca arada Türkçe hutbe olmak üzere başta ve sonda Arapça hutbe irat eder. Hatip ilk yani giriş kısmında içinde Allah'a hamd, peygamberimiz salavat ve kelimeyi şehadet getirir. Ardından "Ey Allah'ın kulları! Allah'tan korkun ve ona itaat edin. Şüphesiz Allah müttekiler ve işini iyi yapanları sever" der Arapça olarak. Sonra okunacak Türkçe kısma/metne temel olmak üzere Kur'an'dan ilgili bir ayet okur. Ayeti "Allah doğru söylemiştir" demek suretiyle tastikler. Akabinde bir hadis okur. Hadisi de "Rasulullah doğru söylemiştir" diyerek bitirir. Buraya kadar sorun yok. Esas sorun buradan sonra başlıyor. Sen sanırsın ki bundan sonra imam, Türkçe metni okumaya geçecek. Bizim imam, "Ve netaka habîbullâh, fîmâ kâl ev kemâ kâl" okumaya devam ediyor. Yani Allah'ın sevgili kulu bu konuda şöyle veya şunun gibi demiştir." diyor. Böyle okuyan birinden aynı konuda

Kıvrak Eğitim

— -Oğlum, niye erken geldin okuldan? — Bugün kıvrak eğitim yaptık. - — Ö ğretmenler hızlı hızlı mı ders işlediler? — Hayır, baba. Kıvrak o değil. Bir günde işlenecek dersin yarısını işlemek demektir. — Niye yarısını işliyorsunuz ki? Önemli bir durum mu var? — Öğretmenler toplantısı varmış. — Niye şimdi toplanıyorlar ki? — Çalışma  programında bugünmüş. — Oğlum daha iki gün oldu okul açılalı. Başlamışken biraz devam edilseydi de daha sonra yapsalardı, bu dediğin kıvrak eğitimi. Herkes mi böyle yapacak bugün? — Hayır, sadece ikili öğretim yapan okullar. Ama iyi oldu. Yedi saat ders işleyecektik, böylece üç ders işlendi. — -Bu toplantıyı başka zaman yapsalar olmaz mıydı? Mesela siz 15 tatili yaparken öğretmenler o yaptığı şeyi yapsalardı olmaz mıydı? — Baba, tatil o zaman. Tatilde toplantı yapılır mı? — İyi de yavrum! Size tatil. Öğretmenlere değil ki. Haydi, öğretmenler de sizin gibi yoruldular diyelim. Bir hafta tatil yapsınlar, ikinci hafta siz tatile devam eder

Kırgınlık ve dargınlık

Türkçemiz zengin dillerdendir. Bakmayın siz iki-üç yüz kelimeyle konuştuğumuza. Okuyup kelime hazinemizi geliştirmediğimizden işin kolayına kaçıyoruz. Tembelliğimizin cezasını güzel Türkçemiz çekiyor vesselam. İnce ve derin kelimelerimizin sayısı hiç az değildir. Kırgınlık ve dargınlık bunlardan biridir. Aralarında nüanslar vardır. Arasındaki farkı görmek için sözlüğe bakma ihtiyacı da hissetmeyiz. Çoğu zaman birbirinin yerine kullanırız. Siyak ve sibaktan anlarız neyi kastettiğini. Kırgın, "Bir kimseye gücenmiş, gönlü kırılmış olan" demektir. Dargın ise, "Darılmış olan, küskün" demektir. Gördüğümüz gibi iki kelime farklı anlamlara gelmektedir. Kırgınlıkta dargınlığın aksine küsme yoktur, incinme vardır. İnsan kime kırgın olur? Sevdiğine. Kırgın gibi olduğuna, geri durduğuna, mesafeli olduğuna bakmayın siz. Gözü her yerde o dostunu arar. Başına bir şey geldi mi hemen imdadına koşar. Çünkü bunlar ölümüne dosttur. Dargınlıkta ise küslük vardır. Herhangi bir yerde