27 Ekim 2020 Salı

Gelecek Vadeden İş *

 —Hayata yeniden başlama imkanınız olsaydı yine bugünkü yaptığınız işi mi yapmak isterdiniz?

—Hayır!

—İşinizden memnun değil misiniz?

—Memnunum memnun olmaya.

—Eee o zaman! Daha ne istersin?

—Başka meslek ve işkolları da var.

—Mesela?

—Aslında tek mesleği gözüme kestirmiş değilim. Zira zaman zaman keşke şu mesleği yapsaydım dediğim oluyor. Sonra vazgeçiyorum. Ama bir iş buldum ki bu, son kararım.

—Nedir o?

—Kaldırım ve tretuvar işleri.

—Hoppala! Bula bula bunu mu buldun?

—Beğenemedin mi? Bu işi küçümsüyor musun yoksa?

—Ne münasebet! Her meslek ve iş kutsaldır ve önemlidir. Sizden böyle bir cevap beklemiyordum. Bu işi seçmenizin sebebi nedir?

—Bazı meslek ve işkolları vardır ki bir zaman parlar, kısa bir süre sonra söner. Kaldırım ve tretuvar işleri ise geçmişten günümüze hız kesmeden devam ediyor. Ne kriz dinliyor ne de devri geçiyor. Belediyeler olduğu müddetçe bu kaldırım işleri devam edecek. Üstelik bu iş, sezonluk bir iş de değil. Neredeyse yıl boyunca devam ediyor.

—Şunun şurasında yayalar yürüsün diye yol kenarına, yola paralel yapılan yerler değil mi? Bir yaparsın, arkası gelmez. Çünkü bir şehirdeki caddeler belli, sokaklar belli. Sürekli yol, cadde ve sokak açılmıyor ki...

—Sen öyle san. Bu iş için yeni cadde ve sokağa gerek yok. Mevcutlar seni ihya eder. Çünkü aynı yere/yola bir defa kaldırım yapılmıyor ki! Kaldırım, mevcut yeniliğe alışmadan bir bakmış ki mevcut kaldırım sökülmüş, yerine yenisi yapılmış.

—Nasıl?

—Bir yoldaki kaldırım, yapıldığı gibi eskiyinceye kadar durmuyor. Bir yerde yol varsa o yoldan kanalizasyon başta olmak üzere elektrik, su, doğalgaz, telefon gibi alt yapı geçmek zorunda. Bu altyapılar zamanla ihtiyacı gideremez hale gelince yenilenir. Bunlar yenilenince her yeri yama olan asfaltın da yenilenmesi gerekiyor. Her asfalt yenilemede önce kaldırım düzenlemesi yapılır. Sadece bu değil. Bir yolda alt yapı çalışması olmasa bile kaldırımlar yenilenir.

—Mesela?

—Önceki kaldırım yüksek yapılmıştır. Engelliye uygun bir şekilde indirilmesi gerekebilir. Kaldırım geniş yapılmıştır, yolu genişletmek için kaldırım daraltılır. Kaldırımın kenarına bisiklet yolu yapılmak istenebilir. Hasılı kaldırım düzenlemesi deyince belediyeler, belediyeler deyince kaldırım düzenlemesi akla gelir. Anlayacağın kaldırım işlerinde gelecek var. Altın yumurtlayan tavuk gibidir kaldırımlar. 

—İyi de eskimeden yenilenen kaldırımlara döşenen kilitli taşlar ne yapılıyor? Alıp atılıyor mu?

—Atılmıyor efendim. Kepçeyle arabalara doldurulur. Sağ kalanlar kıyı-kenar yolların kaldırım işlerinde değerlendirilir. Bunu da sen veya bir başka rakibin yapar. Hasılı bu kaldırımlardan sürekli ekmek yediğin gibi kısa zamanda köşeyi de dönersin. Zaten ben de köşeyi dönmek istiyorum. Aklın varsa düş peşime…

*28/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


23 Ekim 2020 Cuma

Cahit Sıtkı Kendisini Değil, Beni Anlatmış...

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

(Ne olacaktı ya! Daha ne bekliyordun?)

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

(Ya kimin olacaktı? Kendinden şüphen mi var? Sonra ne varmış o çizgilerde? Bu yaşta da mı olmasın. Desen bil onları. Utanıyorsan gerdir bari!)

Ya gözler altındaki mor halkalar?

(Daha dur! İyi günlerin bunlar. Yaşarsan daha neler göreceksin)

Neden böyle düşman görünürsünüz;

(Ne sanıyordun ya! Bu yaşta anladıysan buna da şükür! Daha bunlar, öbür dünyada yaptıklarını bir bir anlatacaklar ve seni satacaklar. Fazla sır vermeye gelmez.)

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

(Sen esas yüzüne gülenlerden ve olduğundan farklı görünenlerden kork.)

Zamanla nasıl değişiyor insan!

(Bu yaştan sonra göverip bostan mı olacaktın ya da dünyaya kazık mı çakacaktın)

Hangi resmime baksam ben değilim:

(Sen öyle san ve kendini öyle kandır. Dost acı söyler. Bu, sensin.)

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

(Uzatma! Ben senin o günlerini de bilirim. Ne şevk vardı ne de heyecan! Bu yaştan sonra hiç olmaz zaten.)

22 Ekim 2020 Perşembe

Üniversiteler Ayrı Bir Cumhuriyet mi? *

Ülkemizde tespit edilen ilk koronavirüs vakası nedeniyle ilk, orta, lise ve üniversiteler 2019-2020 Martının ortasında, eğitim ve öğretime ara vermişti. Geri kalan zaman diliminde derslerin bir kısmı dijital ortam vasıtasıyla uzaktan yapıldı. İkinci dönem yüz yüze eğitim yapmayan bu öğrenciler, herhangi bir sınava tabi tutulmadan ilk dönem notuyla ya bir üst sınıfa geçirildi ya da mezun edildi.

2020-2021 öğretim yılına geçildiğinde MEB, yine uzaktan eğitim yolunu tercih etti. Önce telafi eğitim yaptı. Ardından anasınıfı ve birincisi sınıflara, kademeli olarak yüz yüze eğitimi başlattı. Sonra ilkokul, ortaokul 8 ve lise 12.sınıflara yüz yüze eğitimi açtı. Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamaya göre 2 Kasımdan itibaren 5.ve 9.sınıflar da yüz yüze eğitime başlayacak. Böyle giderse orta ve lise kısmın geriye kalan 6. 7. ve 10. 11. sınıfları da I.dönem bitmeden okullarında yüz yüze eğitime kavuşmuş olacak. 

Bilim Kurulunun tavsiyeleri çerçevesinde hareket eden MEB, şu ana kadar tüm kademelerde yüz yüze eğitimi -tam- başlatamamış olsa da “açtım, açıyorum, açacağım” diyerek okullarda eğitim ve öğretim yapma niyetinde olduğunu ve bunu dert edindiğini göstermiş oldu.

MEB’de kademeli ve seyreltilmiş bir şekilde eğitim ve öğretim işleri böyle devam ederken üniversiteler eğitim ve öğretimin neresindeler, bileniniz var mı? MEB, salgının seyrine göre hareket ederken üniversitelerimiz 2020-2021 öğretim yılı başlamadan, ilk dönem uzaktan eğitim yapacaklarının açıklamasında bulundu. Salgın azalmış, artmış, ne yapalım, biz de üniversitelerimizi öğrencilerimize açabilir miyiz derdi içerisine girdiklerine en azından ben şahit olmadım. Halen sözlerine sadık bir şekilde uzaktan eğitime devam ediyorlar.

Burada amaç, salgına karşı çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak ve salgının daha fazla yayılmasının önüne geçmek ise MEB’in tüm kademelerindeki çocuklar da üniversitelerde okuyan gençler de bizim çocuklarımız. Korunacaksa hepsini koruyalım. Okullar açılıyorsa -ki açılmalı- üniversiteleri de açalım. Pandemi, MEB’in öğrencilerine daha az zarar veriyor, üniversite gençlerine daha çok zarar veriyor da değildir. Öyle bir illet ki ne zengin seçiyor ne fakir ne çocuk ne de genç. Kimi bulursa o kişinin vücudunu karargah ediniyor. Zayıf düşürdüğünü alıp götürüyor.

Durum bu iken kademeli ve seyreltilmiş bir şekilde daha ergen bile olmamış çocuklar, pandemi riskine rağmen okulların yolunu tutarlarken en küçüğü, 18 yaşını doldurmuş üniversitelilere, üniversitelerin kapısını hala kapalı tutmanın bir anlamı var mı? Salgına karşı eğer çocuklar korunacaksa ilk önce daha 18’ini doldurmamış çocuklar korunmalı değil miydi? Çünkü üniversitedeki bölümünü bitirir bitirmez hayata atılacak olan gençler, MEB’in kademesindeki çocuklara göre kendilerini daha iyi koruyabilirler. Ne de olsa rüştlerini ispatlamış gençler bunlar.

Burada üniversiteler MEB’in sınıf kademelerine benzemez. Üniversitede okuyanların önemli bir kesimi il dışından gelmek zorunda. Bunların iaşe ve ibate ihtiyaçları var. İl dışı seyahatlerde önemli bir artış olacak denebilir. Doğrudur, üniversitelere her ilden öğrenci gelmektedir. Bu öğrenciler üniversiteler açıldığı takdirde barınma ihtiyacı ile karşı karşıya kalacaklar ve otogarlarda bir yığılma söz konusu olacaktır. Burada derim ki ülkede seyahat yasağı yok. Herkes dilediği ile gezi veya başka nedenlerle zaten gidip geliyor. Bu da olmasın mı? Yediden yetmişe herkes evinde kapalı dursa bu riske gerek yok diyelim.

Hem MEB’in hem üniversitelerin eğitim ve öğretim çabasını bir terazinin iki kefesine koyduğumuzda, üniversitelerin eğitim ve öğretim diye bir dertlerinin olmadığını düşünüyorum. Ayrı bir cumhuriyet gibi davranıyorlar. Bu demektir ki üniversiteler açılsa da olur, açılmasa da olur. Hatta açılmasa ülkenin bir kaybı olmaz demektir bunun Türkçesi. O zaman bu kadar üniversiteyi biz niye açtık, niye durduruyoruz?


*23/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

Ağırcanlıysanız Yaşadınız *

Kaderle ilgili kavramlardan bir tanesi de ömür ve eceldir. Biyolojik yasalar gereği doğduğumuz andan itibaren ölünceye kadar yaşadığımız bu hayata ömür derken yaşanan bu hayatın sona ermesine de ecel diyoruz.  Her ne kadar ölmeyecekmişiz gibi yaşasak da er veya geç ölüm, hepimizin kapısını bir gün çalacaktır. Zira her canlı bu ölümü tadacaktır. Ölümün yüzü soğuk olsa da ne edersiniz ki yasa böyle. Kimi uzun yaşar, kimi de kısa. Bir bakıyoruz, sapasağlam biri vefat ederken öldü ölecek dediğimiz, yatağa bağlı biri uzun yıllar yaşayabiliyor. Yediği, içtiği, yaşantısı, yaşadığı bölge, vücut yapısı gibi etkenler kişinin ömründe etkili olsa da kimin ne kadar yaşayacağı bilgisi Allah katındadır.

Bu girizgahtan sonra işin bilimsel yönünü bilmediğim bir gözlemimi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu hayatın içinde envaiçeşit insan olduğu gibi tez canlı ve ağırcanlı olanlar da var. Acaba tez canlılar mı hayata daha erken veda ediyor yoksa ağırcanlılar mı? Gözlemlerime göre sanki tez canlılar daha tez giderken ağırcanlılar daha uzun yaşıyorlar. Siz bu tezime katılır veya katılmazsınız, doğrusunu Rabbim bilir. Eğer bu tezim doğru ise bunun sebebi ne olabilir?

Önce tez canlı ve ağırcanlı kime denir, sözlüğe bir bakalım. Tez canlı, “Beklemeye dayanmayan, sabırsız” kimseye denirken ağırcanlı da “Davranışları ağır olan, işini çok ağır yapan, uyuşuk; tembel, vurdumduymaz” kimse demekmiş. Tanımlardan anlaşıldığına göre tez canlılar aceleci ve işlerini çabuk yaparlarken ağırcanlılar ise hiç acele etmeden, işlerini ağır ağır yapıyorlar. Bir işte çalışanların veya bir yerde olanların hepsi tez canlı ise oradaki işlemler, bir saat gibi dakik işler. İşte bir aksama söz konusu olmaz. Bir makinenin dişlileri gibi hep birlikte hareket ederler. Yani hepsi birbirine uyum sağlarlar. Aynı şekilde bir yerde olanların veya çalışanların hepsi ağırcanlı ise işin bitmesi uzun sürse de burada da bir aksama söz konusu olmaz ve bir ahenk vardır. Çünkü karşınızda birbirini bulmuş muhteşem bir ekip var. Hayatta birlikte iş yapanlar hep tez canlı veya ağırcanlı ise sorun yok. Ya bir iş veya başka nedenle bir arada olanların bir kısmı tez canlı, bir kısmı da ağırcanlı ise işte asıl sorun burada başlıyor. Ağırcanlılar aheste aheste hareket ederken veya iş yaparken bunları gören tez canlıların ömrü, sabrın ya en güzel örneğini göstermekle ya da saç-baş yolmakla geçecektir. Ya geride kalan ağırcanlının işini bitirmesine yardım edecek, iş yükünü artıracak ya da bekleyecektir. Bu bekleme esnasında dişleri boğazına gitmezse verilmiş sadakaları var demektir. Ağırcanlılar böyle yapmakla belki de dünyanın düzenini sağlıyorlar ve dünyayı dengede tutuyorlardır. Maazallah, dünya sadece tez canlılara emanet olsa acele işe şeytan karışır misali tez canlılar, dünyayı toz duman ederler ve dünyanın altını üstüne getirirler.

Şimdi bu söylediklerimi etrafınıza bakın, bir test edin. Test için çok uzağa gitmenize gerek yok. Burnunuzun dibinde hem tez canlısını hem de ağırcanlısını görürsünüz. Hangisi daha erken dünyaya veda ediyor? Eğer testinizin sonucu ağırcanlılar daha geç ölüyor ise aklın yolu bir. Ben de aynı düşünüyorum. Yok böyle değilse problem değil. Zira ben tek başına kalmaya alışkınım. Eğer bu konuda yeterince test yapmamış ve benim tezimle de ikna olmadı iseniz, bizim gibi canlı olan hayvanlar alemine bir bakalım. Zira hayvanlar arasında da hızlı ve yavaş hareket edenleri vardır. Bu hayvanların ortalama ömürlerine de parantez içerisinde yer verdim. Tavşan(9), devekuşu(60-70), at(20-30), tilki(2-5), kanguru(15), Afrika yaban köpeği(11), tazı(10-14) ve aslan(10-14) hızlı hareket eden kara hayvanlarıdır. Bazı ağır hareket eden hayvanların ortalama ömrü çok fazla olmasa da ağır hayvan denince hepimizin aklına kaplumbağa gelir. Kaplumbağaların ortalama ömrü 190 yıl imiş.

Bana öyle geliyor ki ister insan ister hayvan olsun her canlının, bu dünyada yerine getirmekle yükümlü olduğu bir vazifesi ve işi var. Herkes bu işini tamamlayacak ve yarım bırakmayacak. Vazifesini ve işini bitiren gidiyor. Tez canlılar işlerini tez bitirdikleri için tez gidiyorlar, ağırcanlılar ise işlerini geç bitirdikleri için geç gidiyorlar. Azrail de onların işlerini bitirmelerini bekliyor. Bu tezim doğru ve siz, ağırcanlı iseniz bilin ki yaşadınız. Dünyaya kazık çakmasanız da epey bir yaşarsınız.

*24/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

19 Ekim 2020 Pazartesi

Üniversite Serencamımız *

1986 yılında üniversite sınavına girdiğimde, yanlış hatırlamıyorsam 26 devlet, bir tane de vakıf üniversitesi vardı. Hangi bölüm olursa olsun üniversitede okumayı hak kazanan bir öğrenci, mezun olur olmaz boşta kalmaz; mezunların çoğunluğu kamuda görev almak suretiyle bir istihdam sorunu yaşanmazdı. Sonraki yıllarda yeni üniversiteler açmak, hükümetlerin öncelikleri arasında yer aldı. Bu bir devlet politikası haline geldi. Bugün her ilimizde bir üniversite, çoğu ilimizde birden fazla üniversite, ilçelerin çoğunda meslek yüksek okulları, bazı ilçelerde fakülte bile var.

2020 yılı itibarıyla 130'u devlet, 76'sı vakıf olmak üzere 206 üniversitemiz mevcut. Üniversite sayımıza oranla üniversite mezunu sayımız artmış olmasına rağmen istihdam alanı ise yeterince artmadı. Haliyle birkaç bölüm dışında üniversitelerimiz piyasaya bol bol işsiz insan üretip servis etmeye devam ediyor. Çok sayıda üniversite açarak gençlerin üniversite mezunu olmasına imkan sağlayan devletin mezunlara bakış açısı, “Ben üniversite seçeneği sunar, gençlerin okumasına imkan sunarım ama iş vermek ya da iş bulmak zorunda değilim” şeklindedir. Bu, “Ben çocuk doğururum ama bu çocuğa bakmak zorunda değilim” demek gibi bir şey. Kim ne derse desin, bizim ülkemizde okuma maratonu, kamu veya özel sektörde iyi bir işe girmek içindir. Bir planlama yapılmaksızın bölümlerden çok sayıda mezun vermek; müşterisi olmadığı halde ürettiği malın elinde kalacağını bile bile bir fabrikatörün normalinden fazla seri üretim yapmasına benzer. Nice bölümler vardır ki istihdam alanı olmamasına rağmen hem birinci hem de ikinci öğretime öğrenci almaya devam ediyor. Maalesef bu bakış açısı, üniversite mezunları arasında işsizlerin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Herkesi gerekli-gereksiz, ihtiyaç veya değil, üniversite mezunu yapmak zorunda mıyız? Yazık değil mi bu çocuklara? Önünü göremeyen ve yarını olmayan bu gençler, nasıl bir psikoloji ile üniversite bitirip sağlıklı bir şekilde hayata atılabilirler? Sonu çıkmaz sokak olmasına rağmen bu üniversite macerasını bu şekil devam ettirmek, geleceğimiz olan gençlerimize devlet eliyle yaptığımız en büyük kötülüktür.

***

Bir ilimizde daha önce açılan bir üniversiteye hemen hemen her bölümü açıyoruz. Tüm bölümleri bir yerleşke içinde topluyoruz. Öğrenci kontenjanını azami derecede artırıyoruz. Açılan bölüm, öğretim görevlisi sayısı ve okumakta olan öğrenci mevcuduyla bir müddet övünüyoruz. Bir müddet sonra bu üniversite çok büyüdü. Biz bunu ikiye hatta üçe bölelim diyoruz. Bir rektörün yönettiği bir üniversiteden üç üniversite ihdas ediyoruz. Bölünen üniversitelere bir kurucu rektör atayarak bazı bölümleri yeni üniversiteye bağlıyoruz. Yeni üniversitelere yerleşke arayışı içine giriyoruz. Yeri bulur bulmaz fakülte binalarını yapmak için hızlı bir inşaat işine kalkışıyoruz. Binalar tamamlanıncaya kadar sanki acil ihtiyaç varmış gibi bulduğumuz yeri kiralayarak hemen öğretime geçiyoruz. Bu şekil bölünmüş ve tam yerleşememiş nice üniversitelerimiz vardır ki rektörlük binaları bir yerde üniversiteleri bir yerde, bazı bölümler başka başka yerlerde.

İsim yapmış, köklü üniversitelerin niçin bölündüğünü çok anlamış değilim. Haydi ihtiyaç vardı, bölündü diyelim. Bölünen üniversitelerin ayrıldığı üniversitelerden, farklı yönlerle kendisini göstermesini beklerim. Gördüğüm, ayrıldığı üniversitenin kötü bir kopyası şeklinde. Eski üniversitesinde profesörlüğü geldiği halde kadro olmadığı için doçent kalan bir akademisyeni kadromuza alıyoruz. Ona kadrosunu veriyoruz. Anabilim dalı başkanı yapıp bölümü kurduruyoruz. Aynı ilde aynı bölümleri açıyoruz. Tabiri uygun görürseniz anası da aynı, danası da aynı. O zaman bu kadar masraf niye? Çünkü üniversite bölmek yeni üniversite açmak gibidir ve masraflıdır. Halbuki, ayrılan üniversitelerin o ilde olmayan bölümleri açmak birinci öncelikleri olmalıydı diye düşünüyorum. Böyle olmayacak ve ayrıldığı üniversitenin kötü bir kopyası olacaksa üniversiteleri niçin böldüğümüzü de sorgulamak lazım.

***

İki örnekle anlatmak istediğim, her alandaki plansızlığımız üniversite planlamasında da plansızlık olarak kendisini gösteriyor. Belki de bu plansızlığımız yüzünden bu ülkenin kaynakları heba edildiği gibi istihdam imkanı olmayan bölümlerden bir fabrikanın seri üretimi gibi mezunlar vermeye devam ederek insan kaynağımızı da heba ediyoruz.

En kötü plan, plansızlıktan iyi olsa gerek.


*21/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

 

17 Ekim 2020 Cumartesi

Diyanet Denince *

Diyanet deyince din hizmetlerini yerine getiren ve halkı din konusunda aydınlatmaya çalışan bir kurum aklınıza gelebilir. Benim aklıma ise plansızlık, sürekli yardım toplayan bir kurum geliyor. Plansızlığına örnek vermek istersek çok öteye gitmeye gerek yok. Bildiğiniz gibi 1-7 Ekim günleri, camiler ve din görevlileri haftasıydı. Diyanet, hutbe konusunu belirlerken          -genelde- belirli gün ve haftaları takip ettiğine göre zannedersiniz ki bu haftada camiler haftasıyla ilgili bir hutbe okutur ve ardından bir yardım toplar. Siz öyle sanın. Camiler haftasıyla ilgili hutbeyi "Cami ve ilim" başlığıyla 25.09.2020 tarihinde yani camiler haftasından bir hafta önce okuttu. Camiler haftasına denk gelen cuma hutbesinde de "Murakabe ve muhasebe bilinci" konusunu işledi. 16 Ekim tarihli cuma hutbesinde de cami inşaatlarının önemine işaret eden "Cami Allah'ın evi, Müslümanların eseri" başlıklı bir hutbe okunmaya başlayınca hutbeyi dinlerken bir an için acaba bizim caminin imamı, hutbe konusunu mu şaşırdı diye içimden geçirdim. Hutbe, baştan sona cami yapmanın önemi üzerine idi. Hutbenin bitimine doğru da “Türkiye ve yurtdışında yapımı devam etmekte olan camilerin inşaatı için namaz bitimi sergi açılacağı” duyurusu yapıldı.

İnşaatı devam etmekte olan camiler için yardım toplanmasına şaşırmadım. Çünkü Erbaş döneminin birinci ve öncelikli konusu, hutbe bitiminde hatibin yardım duyurusudur. Bu hutbenin öncekilerden tek farkı, okunan hutbenin öncekilere göre daha kısa, hutbe içeriğinin tamamen yardım üzerine işlenmesi ve yardıma hutbe içerisinde değinilmesi, bir de önceki yardım kampanyalarında “Yapımı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur’an Kursları için yardım toplanacaktır” yerine “Yurt içinde ve yurt dışında inşaatı devam eden camiler” denmesidir.

Burada aklınıza “Kardeşim, sen bugünlerde camilere, toplanan yardımlara, hutbelere, din ve diyanete kafayı taktın. Camiler ve Kur’an Kurslarının yapımı için başka seçenek yok” diyebilirsiniz. Hiçbir şeye taktığım yok. Yardıma ihtiyaç varsa da toplanacak. Yalnız bu yardım kampanyaları ve yardım şekli kabak tadı vermeye başladı, aynı şekilde hutbe konuları da. Hutbe dediğin, Müslümanların haftalık dertlerini dert edinen, gönüllere dokunan, onlara bakış açıcı getiren, ufuk açan, bir konuda nasıl tavır alınması ve takınılması gerektiğine dair yol gösteren bir içeriğe sahip olmalı. Birbirinin tekrarı diyebileceğimiz hutbe konularından gına geldi iyice. Diyanet, sanırım hutbe konularını belirlerken ne etliye dokunayım ne sütlüye, ne şiş yansın ne kebap düşüncesinde. İnsanları hutbede nasıl uyutabilirim, uyuttuktan sonra çıkışta nasıl para toplarım hesabını yapıyor. Aklına da başka bir hesap ya da bu yardımları başka türlü nasıl toplarım gelmiyor. Tilki de böyle değil mi? Yüz hesabı olurmuş. 99’u horozu haklamak üzerine olurmuş. Türkiye nüfusu artmadığı halde mevcut cami ve Kur’an Kursları yüzde yüz doluluk oranına ulaşmış, mevcutlar ihtiyaca cevap vermiyor ve yenilerine ihtiyaç var, bundan dolayı da her hafta olmasa da belirli aralıklarla sürekli para toplanacaksa oldu olacak kilise vergisine benzer bize de bir vergi konsun. Verginin adı da Müslümanlık vergisi olsun. Bu vergi, ilk başlarda gönüllülük esasına dayalı olsun. Sonrasında, gerekirse Müslüman’ım diyen herkesten bu vergi alınsın. Yeni bir vergi çıkartma demeyin. Bu millet, suyunun suyu diyebileceğimiz değişik isimler adı altında dolaylı ya da dolaysız vergi vermeye o kadar alışkın ki üzerine bir de Müslümanlık vergisi verse ne olur, kaç yazar. Toplanan bu vergiler, yılsonunda Diyanetin hesabına aktarılır. Diyanet de toplanan bu vergi ile cami mi yapar, Kur’an Kursu mu, müftülük sitesi mi? Bunun hesap, kitap ve planlamasını yapar. Ayağını yorganına uzatarak hareket eder. Dört kişi bir araya gelerek bir dernek kuracak. Bir arsa bağışı bulacak. Ardından kazmayı bir vuralım, gerisi Allah kerim. Nasılsa il il camilerden yardım toplarız düşüncesini bir tarafa bırakmak lazım.

Burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Diyanet asli görevi ne ise ona ağırlık vermeli. Asıl mesleğini, görev ve misyonunu üstlenmeli. İnşaat sektöründen elini çekmeli. Mevcut cami ve Kur’an Kurslarına nasıl işlerlik kazandırabilirim üzerine kafa yormalı. Çağın ruhuna uygun bir dil ve vizyon geliştirmeli. Birkaç kişinin ön ayak olduğu cami ve Kur’an Kursları inşaatlarına da bir dur demeli. İnşaata değil, insana yatırım yapılmalı. Bugün serbest çalışan eczacılar bile istediği yere eczane açamıyorlar. Eczane açılması nüfusa endekslendi. Eczane açacak olan bir eczacı, Türkiye Eczacılar Birliğinin ihtiyaç belirttiği yerlerden birinde ancak eczane açabiliyor. Bu aşamadan sonra Diyanet, mevcut cami ve Kur’an Kurslarının doluluk oranlarına ve mesafeye göre bir ihtiyaç analizi yapmalı. Bir vatandaş cami veya Kur’an Kursu mu yaptırmak istiyor. Diyanetin belirlediği ihtiyaç yerlerinden birine yaparsa ne ala. Evine aynı mesafede cami ve Kur’an Kurslarının arasına bir başkasını yapmaya kalkarsa buna geçit verilmemeli.

Yazımı uzattım, farkındayım. Özetle şunu söylemek istiyorum. Diyanet bir hayra sebep olmak için cami ve Kur’an Kursları yapmaya kalkan hayırseverleri kırmayayım düşüncesini bir tarafa bırakmalı. Nüfusa ve mesafeye uygun cami ve Kur’an Kursu yeri planlamalı. Yeni cami ve Kur’an Kursu yapımında veya diğer ihtiyaçlarda kullanmak veya mevcut binaların yapım-onarım vb ihtiyaçlarını karşılamak için bağlı bulunduğu makama “Müslümanlık vergisi” adı altında bir vergi konsun önerisi götürebilir. Makam uygun görürse böyle bir vergi için Meclise birileri kanun teklifi verir. Yok, sergime dokundurmam, ben sergiden vazgeçmem, altın yumurtlayan tavuğumu kestirmem denirse o zaman cami, Kur’an Kursu vb inşaatlar için her yıl “Camiler Haftası” olan 1-7 Ekim tarihleri arasında yılda bir kez camilerde sergi açılsın. Bir daha ki camiler haftasına kadar “muhtelif cami ve Kur’an Kursları” için sergi açılmasın ve toplanan paraya göre planlama yapılsın. Böylece cami ve Kur’an Kursu yapımı da tek elden planlanmış olur.

*19/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

15 Ekim 2020 Perşembe

Dağbaşı Sokak *

Yürüyüşümü sonlandırıp tam evime yöneliyordum ki bir korna sesiyle geriye döndüm. Bir arabanın içinde orta yaşlı iki kişiden biri "Dağbaşı Sokak neresi" dedi. İlk defa işittiğim bu sokak ismini duyunca içimden“Nerede olacak, aradığınız sokak ancak dağ başında olur. Gördüğünüz gibi bulunduğunuz yer, dümdüz ovadan ibaret” demek geçti. Öyle ya! Böyle bir sokak ismi ancak dağ başında olurdu. Ama yana yakıla adres arayan kişilere böyle bir espri gitmezdi. Navigasyona bakıp aradıkları sokağı söyleyeyim istedim. Ama telefonumun şarjı bitmişti. Sordukları sokağı düşündüm. Zihnimde böyle bir sokak hiç çağrışım yapmadı. Bilmiyorum dercesine iki elimi yana doğru açtım. "Tamam, sağ ol" deyip gerisin geriye dönüp gittiler. Aradıkları Dağbaşı Sokağı başka kime sordular, bulabildiler mi, buldularsa ne kadar aradılar bilmiyorum. 

Aslında bu şekil adres bulma ve arama eskilerde kaldı. Eskiden köşe bucak sokak böyle aranırdı. Bereket navigasyon çıktı da bir başkasına adres sorma -neredeyse- kalktı. Dağbaşı Sokağı arayanların büyük bir ihtimalle ya şarjları bitmiştir. Bu yüzden navigasyonu kullanamadılar ya da bunlar, teknolojinin nimetlerinden faydalanmamakta direnen, nevi şahsına münhasır, türünün son örneği kişilerden idi.

Navigasyon kullanmayı bilmeyenler, kullanmamakta direnenler, telefonunun şarjı bitenler için aradıkları adresi kolay bulmanın bir kolay yönü daha var. Bu da sokaklara isim verme yerine numara verme yöntemidir. Birçok ilde ve Konya’nın bazı ilçelerinde uygulanan sokaklara numara verme uygulamasını nedense Konya Büyükşehir belediyesi benimsemedi. Sokak numarası yerine her sokağa bir isim verme uygulamasını tercih etmeye devam ediyor. Sokak isimleriyle kişi isimlerinin yaşatılmak istenmesi, adres aramalarında iğneyle kuyu kazmaya benziyor. Dön babam dön. Girdiğin sokağa bir daha gir. Gördüğün kişinin yanında durarak sokak sor. Daha olmadı, aranan hane sahibinin kendilerinde kayıtlı numarası varsa “Biz evi bulamadık. Şuradayız. Bizi gel buradan al” deyip telefon açmak kalıyor. Halbuki isim verme yerine, birbirine bitişik veya paralel her sokağa ardışık numara verilmiş olsaydı bu yol ile aradığı mahalle veya muhite gelen kişi, numaralara bakarak aradığı sokağı kimseye sormadan daha kolay bulabilirdi.

Konya Büyükşehir Belediyesinin sokaklara isim verme muradını bilmiyorum. Öyle zannediyorum, Belediye yetkilileri, önemli şahsiyetleri veya muhite uygun isim, kelime ve kavramları sokaklara vermek suretiyle önemsediği isimlerin sokaklarda yaşatılmasını, sokakların rakam yerine isimlerle özdeşlemesini istiyor olabilirler. Eğer niyet bu ise o zaman her bir sokağa isim verilirken aynı zamanda parantez içerisinde o sokağa bir sokak numarası da verilebilir. Böylece kelime, kavram ve isimler sokaklarda yaşatılmış olur. Parantez içerisinde yazılı sokak numaraları ile de aranan adresler, daha kolay ve çabuk bulunmuş ve uzun adresler kısaltılmış olur. Bazı kişilerin başına gelen bu adres arama zorluğuna nedense Belediyemiz direniyor. Bu tipler yer bildirimini kullanmamakta direndikleri gibi Belediyemiz de numara/rakam vermemekte direniyor. Bu durumda bize vardır bir hikmeti demek düşer.

Bu arada bu yazıyı nihayete erdirirken on beş yıldır yaşadığım, birkaç aydır da yürüyüş yapmak amacıyla hemen hemen her sokağını arşınladığım muhitimde, böyle bir sokak var mı diye merak ettim. Telefonumdan “Haritalar’ı açtım. Aşkan Mahallesi, Dağbaşı Sokak” yazıp arattım. Evime 700 metre uzaklıkta bir sokakmış. Yürüyüş güzergahımın üstünde olan bu sokaktan kaç kere geçmişliğim vardır. Nedense böyle bir sokak ismi hiç dikkatimi çekmemiş. Hoş, dikkatimi çekse de aynı anda “Bu sokak falan yerde” diyemezdim. Çünkü isimler akıllarda pek kalmıyor, en azından benim aklımda. Sizin ve Belediyenin aklında kalıyorsa bilemem. Eğer sokak isimleri, görenin aklında kalıyor, sorulur sorulmaz “bu sokak falan yerde” deniyorsa bu durumda bana düşen bu kafaları tebrik etmektir. Böyle bir belleğe ancak gıpta ederim. Çünkü navigasyona ihtiyaç duymayacak derecede bir kafaya sahipler demektir.


*16/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.