14 Haziran 2020 Pazar

Başka Ne Bekleniyordu? *

Bir ara 800 sayılarının altına gerileyen vaka sayısı, 1 Hazirandan itibaren normalleşme adımları çerçevesinde kontrollü hayata merhaba dedikten sonra sosyal mesafeye yeterince riayet edilmediğinden daha haziranın ikinci haftasına girerken on beş gün içinde tespit edilen vaka sayısı 1500’lü rakamlara doğru koşuyor. Belki de bu kötü gidişat iyi günlerimiz. Böyle giderse bizi daha kötü günler bekliyor.

Şaşırdım mı bu duruma? Hayır. Zira perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu. Olayın ciddiyetini kavrayamayıp sorumsuzca davrananlardan bahsetmiyorum. Vaka sayısının arttığı endişesini dile getiren ve insanları eleştiren nice insan gördüm. Kendileri kurallara uymuyor. Alın size bir örnek: Kaç aydır ötelediğimiz bir meseleyi konuşmak üzere bir dostumla beraber yanımızda da bir delikanlı olduğu halde aramızda sosyal mesafeye riayet ederek çay içtik. Mevzuumuzu konuştuk. Konumuz uzayınca mecburen bir lokantaya gittik. Bir masaya oturur oturmaz lokanta sahibi geldi. Arkadaşın tanıdığı imiş. Hayat normalmiş gibi elini arkadaşa uzattı, toklaştılar. Garipsedim bu durumu. Bunlar ne yapıyorlar böyle derken ayıpladığım başıma geldi. Sonra elini bana uzattı. Ben de ne yapacağımı şaşırdım, gafil avlandım ve elimi uzattım. Yanımızdaki delikanlı da bu tokalaşmadan nasibini aldı. Arkadaş lokanta sahibiyle konuşmaya devam ederken vakit geçirmeden homurdana homurdana soluğu lavaboda aldım. Elimi bir güzel yıkadım. Benimle beraber peşimden gelen genç de yıkadı. Tanımadığım, etmediğim adam bana elini uzatıyor. Üstelik bu adam esnaf. Akşama kadar gelen müşterilerinin elini böyle sıkıyorsa ortaya çıkabilecek vaka sayısını varın siz düşünün. (Bu arada her zaman gafil avlanan biri değilim. Biri bana para getirmişti. Parayı vermeden elini uzattı. Lütfen, tokalaşmayalım, dedim.)

Bizimle az önce tokalaşan bu adam yemek yerken de yanımızdan ayrılmadı. Şuradan buradan derken “Vaka sayısı artıyormuş, insanlar kurallara riayet etmiyor, çoğu lokanta bu gidişle tekrar kapanır” demez mi? Fesübhanallah! Ölür müsün, öldürür müsün? Mübarek! Sağda solda ne kural tanımayanı arıyorsun? Bu işin elebaşı sensin. Zira kuralları hiçe sayan sensin dedim. Tabii içimden. Ne var bunda demeyin. Ben virüs çıktı çıkalı bırakın başkasıyla tokalaşmayı, aynı evi paylaşmadığım çocuklarımla dahi tokalaşmadım. Uzun süre görüntülü görüştük. Yeni yeni gelmeye başladılar. Hala tokalaşmıyoruz. Otururken de sosyal mesafeye riayet ederek ve maskeleri takarak terasta açık havada oturuyoruz. Daha önce biraderimde (öğretmen birader değil) kalan annemi yanıma getireli beri daha annemin elini öpmedim. Biz aynı evde kurallara böyle uymaya çalışalım. Adam marifetmiş gibi müşterileriyle tokalaşıyor.

Başıma gelen bu olaydan başka yürürken parklara da uğruyorum: Parkta buluşup sarmaş dolaş olanları mı ararsın, parkta arkadaşının arkasına geçip gözünü kapatmak suretiyle sürpriz yapanları mı ararsın, birbirinin omzuna elini atanları mı ararsın, olmadı sarmaş dolaş olanları mı ararsın… sürüyle. Yanı başımda her perşembe Konya’nın öbür ucundan gelerek kapalı bir yerde sesli zikir çekmeye devam edenleri de ekleyeyim bu sürünün içine. İçlerine girmedim ama belki şişli zikir de yapıyorlardır.  Devlet de bu işin şakası yok, kurallara uyun diye çırpınıp dursun. Hasılı kurallar, çiğnenmek için vardır sözü gereği kuralı çiğneme adına ne ararsan var.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, bir gün koronavirüs, benden bu kadar, alacağımı aldım deyip dünyadan çekip giderse bu kafa bizde olduğu müddetçe koronavirüs bu ülkede dalgalanmaya devam eder, rekor üzerine rekor kırar. Koronavirüs de bunu biliyor olmalı ki nasılsa bu ülkeden ben çok ekmek çıkarırım, önce diğer tarafları bir dolaşayım diyerek bizi en son yokladı. Laftan sözden anlamayan bu insan azmanları olduğu müddetçe da zaten gideceğe benzemiyor.

Ne yapılabilir bu aşamadan sonra? Bilim Kurulu tekrar sokağa çıkma yasağı önermiş. Bence sokağa çıkma yasağı falan bir daha bu ülkenin gündemine gelmemeli. Zira bu tipler sokağa çıkma yasağını da delerek normal yaşantılarından ödün vermiyorlar. Bu durumda yapılacak şey, geri kalan koronavirüslü günlerimizi, sürü bağışıklığı sistemi ile götürmek. Temenni etmem ama giden gitsin, kalan sağlar bizim olsun. Zira bu ülkenin ekonomisi tekrar evlere kapanmayı kaldıramaz. Biz ekonomide üretime dayalı yeni bir seferberlik başlatmaz, kepenk kapattığımız günleri/ayları telafi etmez, çalışmaya yeniden ara verirsek koronavirüsün öldüremediği geri kalanı da gittikçe kötüye giden mali durumumuz götürür: 70 sente muhtaç oluruz. Allah muhafaza!

*15/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


13 Haziran 2020 Cumartesi

Tepeden Bakmanın Zevki Bir Başkaymış! *

Bir kesere sap olmak, ardından yüksek bir makama gelmek özlemini duydum içimde hep. Çoğu zaman da içimde durdurmadım, cümle aleme ilan ettim bu özlemimi. Olmayacak, durumuma razı olayım, olduğum olacağım bu, dediğim anda, ne zaman ki ilgi alanıma girsin veya girmesin bir koltuk boşalsa, teklif beklercesine içimdeki bu özlem yeniden depreşir.

Ben bu haleti ruhiye içerisinde ömrümü tamamlamayı beklerken Adana’daki 5.katta oturmamın haricinde hiç yüksek katta oturmadım. Hep zemin katlarda oturdum. Hala da öyleyim. Evin yükseği de ev, alçağı da ev. Ne fark eder, sonra yüksek kat ile yüksek makam ne alaka demeyin. Yüksek katlı bir evin balkonuna çıkıp etrafı kuşbakışı temaşa etmenin zevki bir başka. Ayrıca yüksek bir katta bulunmak benim için yüksek bir makamda oturmak gibi bir şey.  Çünkü bu hayatta tek muradım, hep yükseklerde olmaktır. Böylece yükseklerden bakarak makam özlemimi bir nebze de olsa gideriyorum. Bu arada yükseklik korkum falan yok. Asansör arızaya geçtiği zaman gerekirse yürüyerek çıkarım. Bu bedeli ödemeye razıyım. Yeter ki hep yükseklerde olayım.

Kendim, zemin katlardan kurtulup yüksek katlarda oturamasam da eş, dostun ve misafirliğe gittiğim kimselerin balkonuna bir vesile çıkıyor, oh be diyorum. Bugün yine öyle bir gündü. Üstelik ev sahibi de yoktu evinde. Tatile giderlerken evimize bakarak olun diye evinin anahtarını bize teslim eden bir yakınımın evine, bir kahve içimi kadar girmek durumunda kaldım. Eve girilir de balkona çıkılmaz mı? Benim için hobi gibi bir şey. Üstelik 10.katta oturuyorlar.

Onuncu katın balkonundan Konya’ya şöyle bir temaşa ettim. Zira Konya ayağımın altındaydı. Uçsuz bucaksız şehri sağdan sola, soldan sağa, yakından uzağa doğru bir güzel süzdüm. O koca koca binalar bana küçücük geldi. Bir ara acaba bu gördüklerim benim olabilir mi diye bir de alıcı gözle baktım. Alamam. Zira alacak gücüm yok. O zaman ne diye satın almaya kalkıyorsun, demeyin. Hayallerime de ket vuramam ya. Daha içimden neler geçiyor neler... Bir vadi dolusu altınım olsa ikinciyi bile isterim. 

Balkon sefam devam ediyor. Ardından bir de aşağıdan gelip geçenlere nazar ettim. Karınca misali küçücükler. Bense yukarıda dağları ben yarattım dercesine büyükçe duruyorum ve onlara tepeden bakıyorum. Şimdi anladım insanlara tepeden bakmanın bazı makam sahiplerine nasıl bir zevk verdiğini. Bu, ayrı bir duygu olsa gerek. Bir de böylelerine amma da kibirliler diye kızardım. Adamlar boşuna kibirlenmiyorlarmış demek ki... Onları tepeden bakmaya iten ya da onları kibirli yapan, oturdukları yüksek koltuklarmış meğer. Benim de bir koltuğum olsaydı aynı duruma ben de düşecektim belki. 

Ben böyle düşünceler içerisinde iken ayrılık vakti gelip çattı. Zira yolcu yolunda gerek. Zaten durduğum balkon da ev gibi emanet. İstemeye istemeye koltuktan pardon balkondan ayrıldım. Asansöre geçtim. Düğmeye bir bastım. Az sonra yukarıdan/tepeden karınca gibi gördüğüm insanlar arasına iniverdim. Balkon sefam böylece birden sona eriverdi. Az önce herkese, her yere zirveden bakıyordum halbuki. Şimdi zirvenin dibindeyim. Hemencecik böyle düşeceğimi hiç hesaba katmamıştım. Ne idim ne oldum. Ne olduğumu değil, ne olacağımı hesaba katmam gerekiyormuş. Hasılı düşmek zormuş zor! Düşmez kalkmaz bir Allah. Zira o hep zirvede. Gerçek makam sahibi de o. 

Siz siz olun, benim gibi yükseğe çıktım diye kibirlenmeyin. Zira aynı akıbete duçar olursunuz.

*19/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


12 Haziran 2020 Cuma

Sözümüz Meclisten İçeri Olsun! **

Vaaz verilirken hutbe okunurken bir panel veya konferansta konuşulurken ya da iki veya daha fazla kişi konuşurken konu ne üzerine olursa olsun, eğer bir tenkit yapılıyor, herhangi bir hareket eleştiriliyor ise konuşmacıların ortak özelliği, "Sözüm meclisten dışarı" demeleridir. Bu sözü söylemeyen de sözü hep dışarıda olanlara söyler. Hiç içeridekilere yani yanındaki ve karşısındaki hâzirûna bir şey söylemezler. (Öyleyse de bir şey denmiyor.) Çünkü bize göre birlikte olduklarımız tıpkı bizim gibi sütten çıkmış birer ak kaşık. Ne kadar kötülük varsa yanımızda olmayanlara ait. Herkes, içeridekiler yani bizim gibi olsa dünya güllük gülistanlık olur.

Sözü üzerimize almaz tavrımızı Kur'an-ı Kerim okurken de yapıyoruz: Şu ayet Yahudiler, bu ayet münafıklar, o ayet kafir ve müşrikler hakkında inmiştir. Bunlar yaşantı ve inanç yönünden çok kötü bir hayat sürüyorlar. Allah bu ayetlerle bu kötü kimseleri eleştiriyor. Bunlar cehennemliktir, diyerek kendimizi bir güzel temize çıkarıyor ve üzerimize toz kondurmuyoruz. Geriye; bize hitap eden, bizi eleştiri konusu yapan Kur’an’dan fazla ayet kalmıyor. Bize kala kala “kebap” diyebileceğimiz cennet ayetleri kalıyor. Kendimizi de cennete bir güzel koyuyoruz. Öyle ya, cennete girmeye bizden daha layık kim olabilir?

Her sözün bir maksadı ve vermek istediği mesajı olduğu gibi kimin hakkında inerse insin, ayetlerin de bize vermek istediği mesajları vardır. Aynı şekilde Kur’an, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken de kıssadan hisse alınmasını ister. Allah, “Onlar şöyle şöyle inandı, böyle böyle yaptı, şu kadar sınırı aştılar, kötülükte ileri gittiler. Bu yapıp ettiklerinden dolayı başlarına şunlar şunlar geldi. Şayet sizler de aynı yolun yolcusu olursanız, sünnetullah gereği aynı akıbete duçar olacaksınız” mesajı veriyor. Bizler kafir, müşrik gibi inanmıyor, münafık gibi bir yaşantı içerisinde olmuyor olabiliriz. Ama benzerlerini yapıyor olabiliriz. O yüzden kimin hakkında inerse insin, ayetlerden mutlaka mesaj alma yoluna gitmek zorundayız. Bunun için ben, bunların ve bu özelliklerin neresindeyim özeleştirisi yapmak ve bir güzel düşünmek gerekiyor.

Konuşmalardaki sözüm meclisten dışarı şeklindeki üslup ile “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kastedildiği açık olmasına rağmen gelin görün ki gelin olmaya ve sözü üzerimize almaya pek niyetimiz yok. Bu yüzden yapılan onca konuşma ve verilen mesajlar, üzerine alacak kimseyi bulamadığı için havada kalıyor. Halbuki bu yol, bu işi kırmadan, dökmeden dolambaçlı yollarla anlatma yoludur ve güzel bir yoldur.

Aynı aymaz (laftan, sözden anlamaz ve üzerimize almaz) halimizi, Kur’an’dan okunan ayetlerde de göstermeye devam ettiğimize göre bundan sonra vaizlere, hatiplere, yazar ve çizerlere düşen, “söz anlayana söylenir” sözünde olduğu gibi sözü, meclis dışındakilere değil, meclis içindekilere anlayacakları dilden söylemeleridir. Ne zaman, nerede, nasıl ve ne şekil konuşurlarsa konuşsunlar konuşmalarının başında, arasında veya sonunda “Sözümüz meclisten içeri” demelidirler. Çünkü başka türlü bizim üzerimize alacağımız yok. Tabi, bu işi yaparlarken kırmadan, dökmeden, işi şahsileştirmeden güzel bir üslup ile yapmalıdırlar.

**13/06/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.

11 Haziran 2020 Perşembe

Sorun Ağzım ve Burnumda (2) *

Geçen yazımda virüsün ağız ve burun yoluyla bulaşmasından dolayı sorunun ağız ve burnumuzdan kaynaklandığını, bu yüzden maske ile kapattığımıza işaret ederek burnumla ilgili sorunlara değinmiş, ağzıma sıra gelmemişti. Çünkü problem olma yönünden ağzım da burnumu aratmaz. Zaten biri üstte diğeri altta olmak üzere ikisi muhteşem ikili. Zaman zaman paslaşırlar. Bu yazımda da ağzımın problem olduğunu ele almaya çalışacağım:
*İster boşboğaz, ister çenesiz deyin. Gevezelikte üstüme yoktur. Sessizliği pek değil, hiç sevmem. Olur-olmaz konuşurum. Hatta bazen başkasının ağzından lafını alırım. “Söz gümüş ise sükut altındır” sözü gereğince altını severim ama bahtıma hep gümüş çıkar. Bu açıdan kanaatkar sayılırım. Çoğu zaman ağzımdan çıkanı kulağım duymaz.
*Yerli yersiz her şeye karışırım. Bu yüzden ağzımın payını veren eksik olmaz. Yerime oturur kalır, tozarırım. (Siz buna Konyalı tabirle doşşarmak deyin) Bir anda dut yemiş bülbüle dönerim ve kendim ettim, kendim buldum derim içimden.
*Yemek yerken bile konuşmayı ihmal etmem. Bu da bazen nahoş durumlara yol açabiliyor. Çünkü yol kazasına uğrayabiliyor.
*Sır saklamam. Zira ağzımda bakla ıslanmaz. Verilen bir sırrı gider hemen bir başkasına aktarıveririm. Söylemezsem çatlar ölürüm sanki.
*Her konuda fikrimi söylerim, sanki soran var gibi. Biraz da başkası fikrini söylesin, demem. Sanırsın ki allameyi cihanım. Halbuki bildiğim bir şey yok. Sadece bildiğini sanan bir zavallıyım.
*Yemek yerken sanki bal-börek yiyor gibi ağzımı şapırdatırım. Başkası rahatsız olurmuş, hiç umurumda olmaz. Önemli olan kendi rahatım. Zira rahatsız olan çekip gitsin. Onları yanımda tutan mı var sanki?
*Zandan kaçınmam. Başlarım hemen bana göre demeye. Sanki dünyanın merkeziyim.
*Ölmüş kardeşimin etini yemeyi pek severim. Üzerine, şu anda gıybet yapıyorum ama diyorum bir de.
*Öyle bir aciz ağzım var ki birinin ağzına bir parmak bal bile çalamaz.
*Hak eden bazılarının ağzına tükürmeyi çok istedim ama bugüne kadar gerçekleştiremedim. Zira beceriksizim.
*Konuşurken konuşmama aşık olmama rağmen bugüne kadar kimseyi ağzıma baktıramadım, kimsenin de ağzına bakakalmadım.
*Kendimce mizah yapmaya çalışırım. Onu da ağzıma yüzüme bulaştırırım.
*İçimden geçeni karşı taraf üzülür, içimde tutayım demez. Ağzım geldiği gibi çıkarır. Bazı zaman lafım karşı tarafa ok gibi saplanır. Zira dilimin kemiği olmadığı gibi ağzımın da perhizi yok.
*Kendi ağız kokum kendime yettiği için ağzım ayrıca başkasının ağzının kokusunu çekmeye gerek duymaz.
*Ağzımı kapatıp susmamın konuşmamdan daha beter olduğu söylenir. Bilenler, sen ne olursun, konuş. Zira susman hiç çekilmiyor, der.
*Müthiş önyargılıyım. Bazıları ağzıyla kuş tutsa Allah bir dediğinden başkasına inanmam. Bunu da içten söylemedi diye niyetini okurum.
*Dobra gibi görünsem de bazı zamanlarda lafı ağzımda geveler dururum.
*Kendimi akıllı belki de dünyanın en akıllı insanlarından biri olarak görmeme rağmen birileri gelir, beni kandırır. Zira ağzımdan girer, burnumdan çıkar.
*Öfkelendiğim zaman ağzımı açar, gözümü yumarım. Allah ne verdiyse, kelime dağarcığım ne kadarsa boşaltırım. Arkasından söylediklerimden dolayı pişmanlık duyarım. Halbuki laf ok gibidir. Çıktı mı girer mi?
*Bazı zamanlarda ağzımı bozduğum olur.
*Şeytan ve nefsim bana bazen fısıldar ve şeytan diyor ki derim. Sağ olsun dostlarım, ağzını hayra aç, der.
Gördüğünüz gibi burnumdan sonra ağzım da sorun. Ağzımın bu sorunları da saymakla bitmez. Ne edersiniz ki benden bir parça. Ben onunla, o benimle birlikte yaşamaya mahkumuz. Ağzım bu kadar kötü ama haksızlık yapmayayım. Ne kadar kötü olursa olsun bugüne kadar bazılarımızın yaptığı gibi bir başkasının ağzına pislemeye kalkmadı. Ne zaman “Senin ağzına s…” diyen biri olsa, şunun pisleyeceği yere bak. Acaba bunu nasıl becerecek? Bu da ayrı bir zevk olsa derim. Şükür ki sizin ağzınız, benim ağzım gibi değil…

*12/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

10 Haziran 2020 Çarşamba

Bu Kadar Rahatlık Fazla Değil mi? *

Gece 11 suları. Yürüyorum yine. Erimemekte inat eden bu göbek yerinde durduğu müddetçe de yürümeye devam edeceğim ve gördüklerimi sizinle paylaşacağım. 

Meram Yeni Yola çıkayım diye Fatih Caddesinden Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesine doğru giden Ortaırmak Sokağına saptım. Sokak demişsem de cadde gibi işlek bir sokak burası. Çoğu, hastaneye gitmek için bu yolu kullanır.

Hava serin. Hafif bir rüzgar ediyor. Çoğunluk ya parklara akın etmiş ya da evlerine çekilmiş olmalı. Anlayacağınız yürümeme müsait bir ortam var. Daracık kaldırımlar da benim, yollar da.

Mehmet Beğen Ortaokulunun önüne vardığımda bu sessiz ortamı, hastane tarafından hızla  gelmekte olan iki mobilet bozdu. Bir taksinin sağ ve solundaki farlar mesafesinde yan yana yarış yaparcasına giden iki mobilet. Bana kadar gelen ses sadece mobilet sesi değil. Mobilet üstündekiler on parmağında on marifet misali şarkı da söylüyorlar. Koro halinde söyledikleri şarkı, mobiletlerin seslerini de bastırıyor. Bir an için ilahi mi söylüyorlar diye düşündüm. Değil. Düpedüz şarkı. Yanımdan geçip giderlerken kaç kişiler diye saydım. Her birinde üçer kişi olmak üzere toplam altı kişiler. Seslerini tüm mahalle duyacak şekilde şarkılarını söylemeye devam ederek yanımdan geçip gittiler. Bu arada bana ve kaldırım üzerinde duran iki gence de bakmayı ihmal etmediler. Onlar, efkârlı efkârlı söylemeye devam ederlerken biz de arkalarından ne oluyor, bunlar da kim diye baka kaldık. 

Görünüşe bakılırsa mobilet üzerinde gezinirken sesli şarkı söylemeye alışkınlar. Demek ki bu işi sürekli yapıyorlar. O kadar tecrübeliler ki bizi gördükleri halde seslerini kısmadıklarına göre utanmayı da atmışlar artık. Mahalleli, rahatsız olurmuş öyle bir dertleri zaten görünmüyor. Niyetleri sanat olunca ortam, rahatsızlık verme ve utanma düşünülmez artık. Hızla geçip gittikleri için icra ettikleri sanattan yeterince faydalanamadım. Çünkü dolaşıyorlar. Biraz da başka mahalle, cadde ve sokak sakinleri faydalansın niyetindeler.

Hangi şarkıyı söylediklerini sormayın bana. Zira şarkı kültürüm yok. Ki olsa da bilemezdim. Çünkü başka bir dilden söylüyorlardı.

Mobiletteki gençlerin kimler olabileceğini teyit amaçlı kaldırımdakilere bunlar, şuralı mı dedim. "Evet, başka kim olabilir" dediler. Yani yabancı uyruklu gördüklerim. Hangi uyruk demeyin. Söylemeyeceğim. Adım yabancı düşmanlığına çıkar. Bazılarımız da uyruklarından hareketle o millete toptancı davranır ve topa tutar. Bunlar hep böyle zaten, der en hafifinden.

Gecenin bir vaktinde şahit olduğum bu vakayı garipsedim. Hatta kaldırımdaki gençlere de “Adamlardaki rahatlığa bakın. Siz böyle yapabilir misiniz, dedim. "Yapamayız abi" dediler. Ne biçim gençsiniz? Görün de örnek alın, dedim ve geçip gittim.

Bu ülkenin yerlisiyim. 56. yılımı devirdim bu ülkede. Buna rağmen  yabancı uyruklu  bu gençler gibi bu ülkenin caddesinde, sokağında, çarşı, pazar ve mahalle aralarında sesimi salarak ne bağırdım ne de şarkı söyledim. Zira edebim müsaade etmez. Tamam, bu ülkeyi evleri bilsinler. Rahat davransınlar. Ama bu kadar rahatlık fazla değil mi? Pes doğrusu!

*13/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Ayasofya'nın İbadete Açılması ***

Bugünlerde ne haber izliyorum ne de gazeteleri takip ediyorum. Yaptığım tek şey, yazdığım yazılar yayımlanınca sosyal medyadan onları paylaşıyorum. Paylaşımların altına yorum yazılırsa onlara cevap yazıyorum. Önemli bir gündem var mı diye bazı paylaşımlara göz atıyorum. Rutin paylaşımları görünce gündemde anormal bir durum yok diyorum. Bazen de bir köşe yazısı olmayacak şekilde kısa yazılar yazıp paylaşıyorum. 6 Haziranda Ayasofya ile ilgili şu paylaşımım da onlardan biri. Bu paylaşımım da gündeme dair olmuş. Zira 8 Haziran tarihli gazetelere bir göz attığımda gündemde Ayasofya konusunun olduğunu gördüm. Önce 6 haziran tarihli paylaşımıma bir göz atalım:

"Ayasofya'nın yeniden camiye dönüştürülmesi birçok Müslüman'ın en büyük hayali…
Açılsın, açılmasın tartışmalarına rağmen müze statüsünü koruyor. Sanırım Hıristiyan dünyadan gelecek tepkiden çekiniliyor.
Aslında Müslümanların namaz kılacak yer sorunu yok. Zira Müslümanlara göre her yer namazgahtır. Salgın dolayısıyla camilerde namazları tam olarak kılamadığımız bugünlerde her bulduğumuz boşlukta cemaatle namaz kılabiliyoruz. Buna rağmen Ayasofya'nın cami olarak yeniden açılmasının sembolik bir anlamı var.
Benim bu konuda şöyle bir önerim var. Bu öneri hem Müslümanları hem de Hıristiyanları memnun edecek bir orta yol olabilir: Ayasofya cami olarak açılır. Burası 6 gün Müslümanlara cami olarak hizmet verir. 7.gün yani pazar günü ayin için Hıristiyanlara tahsis edilir. Müslümanlar, şükür bugünleri de gördük. Fatih'in vasiyeti yerine getirildi der. Hıristiyanlar da Ayasofya'da yüzyıllar sonra ayin yapabildik diye sevinir. Bu durum, dinlerin ve müntesiplerinin hoşgörüsüne de güzel bir örnek olur."

Bu paylaşımın altına da "Siz ne dersiniz bu konuda?" yazdım. Paylaşımdaki önerime olumlu tepkiler aldım. Bir kısım takipçi de seviyeli bir şekilde şu şekil eleştiri ve endişelerini dile getirdi: "Bir gün kilise olarak kullanılacaksa cami olarak açmanın anlamı kalmaz", "Ayasofya, fethin sembolüdür ve kılıç hakkıdır. Mekke'de bir saatliğine put sergilenir mi ki burada ayin yapılsın", "Atamızın vakfiyesine rağmen 90 yıldır taviz veriyoruz. Tavize gerek yok", "Egemenliğimizin sembolüdür", "Bir hanımın iki kocası olur mu", "Müslümanlar Hz İsa'yı peygamber kabul ettiği için Müslümanların kilisede namaz kılmaya hakkı vardır. Hıristiyanların camilerde herhangi bir hakkı yoktur", “Biz Hıristiyan/ katil âleminin ağzına bakar, rızalarını gözetir ya da tepkilerini kollarsak hiçbir zaman Ayasofya açılmaz.”, "Ayasofya, bize zafer diye yutturdukları Lozan’ın gizli maddeleriyle müzeye çevrildi. Fatih'in emaneti amasız, fakatsız aslına yani camiye dönüştürülmeli, nokta”, "Fethin anlamı bozulur, kılıç hakkı var”, "Üstü camii, altı kilise olmaz.", "Bu dediğiniz İslam'a aykırı. Tarihte hiç örneği olmamış, Müslüman bir memlekette bir mekan hem cami hem kilise olmaz.", "Ayasofya için böyle bir çözümün uygun olmadığını düşünüyorum zira Ayasofya vakfiyesi buna engeldir,”.

Getirdiğim öneri ile Ayasofya, cami olarak ibadete açılsa bu durumun egemenliğimize, kılıç hakkına, Fatih'in emaneti ve vakfiyesine bir halel getireceğini düşünmüyorum. Ayin yapmaları için bir gün Hıristiyan tebaaya camiyi tahsis etmenin İslam dini açısından bir sakıncası olmadığı gibi taviz verdiğimiz anlamına da gelmez. Çünkü peygamberimizin uygulamasında buna dair bir örnek vardır: Kendisini ziyarete gelen Necran Hıristiyanları, ayin yapmak istediklerini söyleyince peygamberimiz onlara Mescidi Nebi'yi açmıştır. Hem peygamberimizin uygulaması hem bizim Hıristiyanlara camiyi bir gün tahsis etmemiz İslam'ın hoşgörüsüne de güzel bir örnek olur ve dünyaya da iyi bir mesaj vermiş oluruz. Hıristiyanların kiliselerinde resim var, bu durumda ne yapacağız denirse teknolojinin bugünkü geldiği durumdan faydalanabiliriz. Ayasofya’nın orijinalliği bozulmadan resimli yerler dijital tablolarla kapatılabilir.

Açılsın, açılmasın, müze olarak kalsın tartışmalarının, önceki yıllara oranla daha bir hız kazandığı bugünlerde, sanırım Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, hiç olmadığı kadar ciddi bir şekilde düşünülüyor. İnşallah açılır ve bu konu bir daha tartışma konusu olmaz.

Bazıları tepki gösterse de burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bir yer fethedildiğinde cami olsun, kilise olsun veya havra olsun, mabetlerin ilk yapıldığı şekliyle hizmet etmeye devam etmesini savunuyorum. Yani ne cami kiliseye ne de kilise camiye dönüştürülsün. Burada Hıristiyanlar Kurtuba Camiini 1236’da kiliseye çevirmişler, onlar yapıyorsa biz de yaparız denebilir. Onların bu yaptıkları doğru değildir. Üstelik onlar bizim öğretmenimiz olamaz.

Geçmiş işgal veya fetihlerde, gücü göstermek için camiler kiliseye, kiliseler camiye dönüştürüldü diyelim. Camiye dönüştürülen Ayasofya’nın cami olarak 500 yıl hizmet ettikten sonra bu caminin müzeye dönüştürülmesini hiç anlayamıyorum ve doğru bulmuyorum.

***15/06/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.
  



8 Haziran 2020 Pazartesi

Normalleşmeyi Daha Çok Bekleriz! ***


Kaç aydır koronavirüs salgını ile topyekûn mücadele eden Türkiye, 1 Hazirandan itibaren normalleşme adımları çerçevesinde birçok kısıtlamaları kaldırmaya çalışırken bazıları da “Gidişat böyle iyi, normalleşmeye gerek yok” dercesine azalmaya yüz tutan vaka sayısını tetiklemeye devam ediyor. Şu açıklamalar 7 Haziran Pazar günü “Türkiye Günlük Koronavirüs Tablosu”nu açıklayan Sağlık Bakanı Sayın Koca’ya ait: "Geçmiş olsun" ziyareti sebebiyle bir ilimizde 190 kişiye virüs bulaştığını; bir diğer ilimizde de asker uğurlamasında 58 kişi virüsle enfekte olduğunu” açıkladı.

Sayın Bakan’ın bu açıklamasını garipsedik mi? Hayır. Çünkü bu tür açıklamaları vakayı adiden oldu. Zira salgınla beraber onca uyarıya rağmen kurallara uymamakta direnen içimizde az sayıda beyinsiz var. Bunlar, ne mevlit okutmaktan ne taziyeye gitmekten, ne asker uğurlamaktan ne geçmiş olsun ziyaretinden ne bayram gezmesinden ne iftar daveti ve iftar vermekten ne de eşini-dostunu görmekten geri kalıyorlar. Testi pozitif çıkan yakınını ziyaret etmeye kalkana engel olduğu için güvenliği bıçaklayan bile var. Karantina uygulamasından kaçanlar, hastalığını veya gidip geldiği yerleri gizleyenler, testi pozitif çıktığı halde hastaneden kaçıp başka doktora muayeneye gidenler, temastan kaçınmayanlar, sosyal mesafeye riayet etmeyenler, hayat ve her şey normalmiş gibi rutin hayatından ödün vermeyenler…Maalesef say say bitmiyor.

Normalleşemediğimizden esnaf kan ağlıyor, birçok sektör iş yapamadı, insanımız işine gidemedi, böyle giderse üretim ve çalışma olmayınca ekonomi iyice felç olacak gibi endişeler hiç önemli değil bu tipler için. Dünya yıkılsa umurumda mı dünya derler. Tek başına Fahrettin Koca da dokuz doğursun. Bir gün normalleşeceğiz diye gün sayan büyük çoğunluk da bekleye dursun. Zira daha çok beklerler…

Kimse kusura bakmasın, içimizde birbirinin kopyası bu beyinsiz takım olduğu müddetçe 1 Haziranda başlayan ve adına “Kontrollü sosyal hayat” denilen normalleşme adımları uzar gider. Toplamda 23 gün sokağa çıkma yasağının üzerine daha ne yasaklar gelir. Esnaf daha çok kepenk kapatır.

Merak ettiğim, kafasına koyduğunu yapan bu tipler mi normal yoksa konan kuralları birebir uygulayıp olağanüstü bir hayat süren diğer çoğunluk mu? Kahir ekseriyet yoğurdu üfleyerek yemek suretiyle rahatından ve gündelik yaşantısından ödün vererek yaşadığına, bunlar ise hiçbir şey yokmuş gibi bir hayat sürdürdüklerine göre bu durumda herhalde bu beyinsiz/aymaz/umursamaz/kendine Müslüman kesim normal, büyük çoğunluk ise anormal olur.  

Siz ne dersiniz bu tiplere? Atış serbest…Ağzınıza geleni söyleyin. Zira hepsi yakıştığı gibi hatta az bile gelir ve bunlar her olumsuz vasfa müstahaktırlar. Yaptıkları densizliktir, umursamazlıktır ve aymazlıktır gerçekten. Bunlara kendine Müslüman dense yeridir.

Ne yapalım bunları? Laftan sözden, kuraldan, yasaktan ve kul hakkına riayetten anlamayan bu tiplere ne dense yeri olduğu gibi ne ceza verilse yeridir. Öyle ceza verilmeli ki bunları yola getirsin ve aynı yolun yolcularına da ibret olsun. Çünkü “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” sözünden hareketle, bu tip söz dinlemeyip hasta olan ve hastalığı yayanları; devletin tedavi altına almaması, bunları bir yere doldurup kendi hallerine bırakması çok yerinde olur. Bunlar orada birbirlerine bakarak “Biz bu ülkenin söz dinlemeyen ayrık otlarıyız. Ayrı illerde olsak da aynı familyanın insanlarıyız. Kendimiz ettik, kendimiz bulduk” tekerlemesini söyleyerek imdat! Yok mu bizi kurtaran” şeklinde bağıra çağıra hayata veda etsinler.

***09/06/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.