26 Aralık 2019 Perşembe

Yönetimde Denetim *


Yönetim başlı başına bir sanattır. İnsan yönetimidir ne de olsa. Dünyanın en zor işidir insanı yönetmek. Bundandır ki her insan yönetici ve lider olamaz. Olursa da ağzına yüzüne bulaştırır.


“Plânlama, örgütleme, yöneltme, eş güdümleme (koordinasyon) ve denetim” yönetim sürecinin aşamalarını ifade eder. Planlama, örgütün amaçlarının ve bu amaçlara ulaştıracak yolların belirlenme sürecidir. Örgütleme, planların hayata geçirilmesinde görev yapacak kadronun oluşturulmasıdır. Yöneltme, yapının harekete geçirilmesidir. Koordinasyon, örgütün amaca ulaşabilmek için birbirleriyle yapacakları işbirliği ve aralarında çıkabilecek sorunları çözmek için sürdürülen çabalardır. Yönetim sürecinin işlevlerinden sonuncusu ise denetimdir. Denetim; “örgütsel, yönetsel ve ürünsel amaçlardan sapmaları önlemek için, örgütün işlemesini izleyip düzeltme sürecidir. Yönetim sürecinin kusursuz işlemesi, yönetimin her eylemine ilişkin geri bildirimi sağlayabilmesini gerektirir.”


Klasik yönetim anlayışının öğeleri diyebileceğimiz bu beş maddenin temelleri 19.yüzyılda atılmış, daha sonraki dönemlerde geliştirilmiştir. İster şirket ister devlet yönetimi olsun aynı amaç uğruna, birden fazla insanın çalıştığı her yerde bir yönetim vardır ve en az bu beş yönetim süreci her yönetimde olmalıdır. 

Yönetim sürecinin her aşaması önemli olmakla birlikte ben burada sürecin denetim öğesi üzerinde duracağım. Çünkü denetim, kontrol, hesap sorma ve hesap verme olmadan bir yönetim anlayışı başarılı olamaz. Çünkü denetimin olmadığı, varsa da ciddi yapılmadığı yerlerde kokuşmuşluk, bozulma baş gösterir. 

Bir kurum ve kuruluşta veya işletmede sonuç alıcı, ciddi bir denetimden söz edebilmek için orada çalışan insanların farklı düşünce yapısına sahip, işinin ehli insanlardan oluşması gerekir. Bir kurum ve kuruluşta farklı kafa yapısına sahip insanlar olursa bu kurum, ciddi bir denetim geçirmese bile o kurum kendi içinde kendi denetimini yapar. Çünkü herkes işine odaklanır. Kimse birlikte çalıştığı meslektaşına malzeme vermek ve malzeme olmak istemez. Amir amirliğini, memur da memurluğunu bilir. Ama bir kurumda tepeden tırnağa, aynı düşünce yapısına sahip insanlar görev yaparsa bu kurumda işler tıkırında gitmez. Yapılan iş ve işlemler sağlıklı yürümez, verim de alınmaz. Denetime gelen ciddi bir inceleme yapmaz veya yapamaz. Çünkü böyle yerlerde görev yapması için atananların her birisinin arkasında bir dayısı vardır. Yani işe adam değil, adama iş verilmiştir. Kimse bunlara diş geçiremez. Buralarda işler güven esasına dayalı yürür. Çünkü hepsi bizim adamımızdır. Adamımıza güvenmeyip de kime güveneceğiz?

Güven esas olmakla beraber asla kontrolü elden bırakmamamız gerekiyor. İkili, kişisel ilişkilerde güven ön planda olabilir ama devlet yönetiminde ve siyasette kontrol ön planda olmalıdır. İşini yapmayan, işini savsaklayan, kurumun amaç ve hedefleri doğrultusunda çalışmayan bedelini ödemelidir. Çünkü kimsenin yaptığı yanına kar kalmamalıdır.


Türkiye'nin bugünkü en büyük sorunu maalesef denetimdir. Her yere kendi kafa yapımızdan insanları doldurarak bir yere varamayız. Beklediğimiz başarı da asla gelmez. Bu anlayış, aynı zamanda insanlardaki adalet, hak ve hukuk kavramlarını da zedeler ve yok eder. Sonuç olarak denetim elzemdir. 

*07/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Sigaraya Gösterilen Hassasiyet


Sigara zararlı alışkanlıklardan. Sağlığa zararlı. Din, içilmesine cevaz vermez. Sigaraya verilen para tek kelimeyle israftır. Çevreye verdiği zarar başlı başına bir sorun.

Dinin bakış açısı, toplumun sigara içenlere verdiği tepki, vücuda verdiği zarar ve dünyanın parasının harcandığı bilinmesine rağmen sigara içen içmeye devam ediyor. Tütün yasası ile birlikte kapalı yerler başta olmak sigara içimini devlet, çoğu yerlerde yasakladı. Sigara paketlerinin üzerine başta "Sigara sağlığa zararlıdır" yazdırmak suretiyle sigara ve içimini özendirmeyecek bir dizi tedbirler aldı. Market ve bakkallarda sigara satışına düzenlemeler getirdi. Kapalı yerlerde sigara içenlere ve içilmesine izin verenlere yaptırdığı denetimlerle para cezaları kestirdi. Sigarayı bırakmak isteyen tiryakilerin tedavi olmaları için hastanelerde birimler oluşturdu.

İçtiği sigaradan memnun olmayan, bırakmak için soluğu hastanelerde alan bazı tiryakiler, sigarayı bırakmak için tedavi gördü. Kimi bıraktı, kimi sigara içmeye devam etti. Bağımlılık ne de olsa. Haydi deyince kolay kolay bırakılmıyor. Çünkü vücut nikotine alışınca insan bırakmak istese de vücut bırakmıyor. Aslında tiryakiyim, şu kadar yıldır bu mereti içiyorum. Bırakmak istiyorum ama bırakamıyorum işte" diyen tiryaki geçinenlerin yüzde 90'ı, tiryaki falan değil. Çoğu alışkanlıktan içiyor. Bırakmak isteyip de bırakamayanların iradeleri zayıf. Bu iş bırakıyorum demekle olmuyor. Bu işi beyinde bitirmek gerekiyor. 

Hasılı sigara içen ve kendisini tiryaki sanan içiciler, içmeye devam etseler de sigara içmekten çok memnun değiller. Bakmayın siz dertten ve zevkten içtiklerine. Sonra sigaranın savunulacak bir tarafı yok. Zira ne içen içtiğinden memnun ne de sigara içmeyenler içenlerin durumundan. Kimse memnun olmasa da devlet sigaraya yüklü zam yapsa da her geçen gün sigara içenlerin sayısında bir artış var ve sigaraya başlama yaşı daha da aşağılara iniyor. 

Bütün bu yazdıklarımı biliyorsunuz. Zira yazdıklarım malumun ilamıdır. Burada değinmek istediğim, tütün yasası ile birlikte sigara içenlere karşı -Reisicumhur'un hassasiyetinden midir- toplumda da sigara içenlere karşı bir tepkidir gidiyor. Sigara içmeyenler, yanından sigara içerek giden birilerini görse burnunu tıkıyor, uzakta iç, be adam dercesine el kol işareti yapıyor. Hiçbir şey yapamasa bile kinli kinli yüzüne bakıyor. Okul kapısının önünde içen öğretmenleri gören "Şunlara bak! Bir de örnek olacaklar. Bunlar çocuklarımıza kötü örnek oluyorlar" deyip oturuyor bilgisayarın başına. Bu durumu CİMER'e şikayet ediyor. Kurumların önünde içen çalışanları gören vatandaş "Şunlara bak! Mesai vakti keyif çatıyorlar. Günde şu kadar sigarayı bu kadar vakitte içseler, mesaiden bir o kadar çalıyorlar" deyip homurdanıyor. Bu durum devletin üst kademesine de gidiyor olmalı ki kapı önlerinde sigara içilmemesine dair yazıların biri geliyor, diğeri gidiyor. Eskiden site önüne park etmek yasak, "Garaj kapısıdır. Araç park etmeyiniz" yazılarını görürken şimdilerde "Site önünde sigara içmek yasaktır" uyarılarını daha sık görüyoruz. Zaman zaman gittiğim eski bir çarşının içinde, sigara yasağına aldırmadan müşteri ve dükkan sahipleri, odasında ve koridorlarda sigara içmeye devam ederlerken çarşının yönetimi, giriş kapısına "Çarşı giriş kapısı önünde sigara içilmesi yasaktır." yazısını yapıştırmış bile.

Sigarayı ve sigara içeni savunuyor değilim. Zira savunulacak bir meret değil. Sigara içmeyen vatandaşların ekserisinde sigara içimine karşı bir hassasiyet oluşmuş durumda. Devletin sigara içenlere karşı savaş açtığını hepiniz biliyorsunuz. Tiryaki, kendisine içecek kuytu bir yer buldukça devlet oraları da yasak kapsamına almaya çalışıyor. Merak ettiğim, sigara içilmemesine karşı devlet ve vatandaşta oluşan bu hassasiyet niçin diğer bağımlılık yapan zararlı içecek ve oyunlara karşı da gösterilmiyor? Mesela içki ve uyuşturucu içimine, şans oyunlarına, kumara, piyangoya niçin bu derece bir tepki yok? Hatta televizyonlar vasıtasıyla piyango özendirilmektedir.

Devletin en tepesinden normal vatandaşa varıncaya kadar sigara konusunda gösterilen hassasiyette herkes samimi mi? Gösterilen tepki de samimi olabilirler. Buna diyeceğim yok. Ama bana göre samimiyet, sigara içenlerle mücadeleden önce sigaraya savaş açmaktan geçer. Devlet tütün ekimini yasaklar, sigara imalatına izin vermez, satmaz, sattırmaz, sigara ithalatına yasak koyar. Devlet kadar sigara içilmesine tepki gösteren halk da sigara mamullerinin piyasaya sürülmemesi için devlet kurumlarını topa tutar. Maalesef ne devlette bu şekil bir samimiyet var ne de vatandaşta. Satışına izin verilen sigaralar, bakkal ve marketlerde müşteri beklerken devlet ve sigara düşmanları, bataklığı kurutma yerine sivrisineklerle uğraş misali içicilerle uğraşıyor.



24 Aralık 2019 Salı

Elektrik Kayıp Kaçak Oranı ve Bedeli ***


Şırnak, Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Batman ve Diyarbakır'da hizmet veren Dicle Elektrik Dağıtım Diyarbakır İl Müdürlüğü Sistem İşletme Mühendisi Erdinç Ergün,

-kış mevsiminde kayıt dışı elektrik kullanımının yoğunlaştığını,
-bölgelerinde kayıp kaçak oranının yüzde 86 civarında olduğunu,
-aşırı kullanım nedeniyle trafolarında sık sık arıza meydana geldiğini,
-elektriği kaçak kullanan bazı kişilerin de trafoların kapısını kırarak içeri girdiklerini,
-adı geçen yerlerde kırılan 30 bin elektrik panosunun kilidini değiştirdiklerini,
-Diyarbakır’da son 11 ayda 4500 kilit değiştirdiklerini açıklamış.

Düşünebiliyor musunuz ismi telaffuz edilen 6 ilimizde kayıp kaçak oranı yüzde 86 imiş. Yani her yüz kişiden sadece 14’ü elektrik bedelini ödüyor. Bu 14’ün içerisinde -öyle zannediyorum- elektriği kaçak kullanmayan ve bedelini ödeyenlerin kahir ekseriyeti kamu binalarıdır. (Bu bedel de devletten yani vatandaşın vergilerinden ödeniyor.) Az sayıda da bu bölgenin dürüst insanı vardır. Gerisi elektriği beleşe kullanıyor. Bedelini de “dağıtım bedeli” kaleminin içine eklenerek tüm Türkiye ödüyor. Yani bu altı ilimizdeki yüzde 86’lık bir oranın aydınlanma ve ısınma bedelini, elektrik faturasını zamanında ödeyen vatandaş çekiyor.

Kayıp kaçak oranı sadece bizde mi var? Değil elbet. Dünyada da elektriği kaçak olarak kullanan kişiler var. Dünyada kayıp kaçak oranı % 8,1 iken Avrupa ülkelerinde bu oran 6,2 civarında imiş. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın hazırladığı 2015 - 2019 Stratejik Raporu'na göre, 2013 yılında Türkiye'de kayıp kaçak oranı ortalaması %15,4 iken 2014'te yüzde 14,6'ya, 2015'te yüzde 14'e, 2016'da yüzde 13,4'e, 2017'de yüzde 12,6'ya, 2018’de ise 11,8’e düşürülmüş. Görüleceği üzere bizdeki kayıp kaçak oranı, dünya ortalamasının çok çok üstündedir.

Kayıp kaçak oranının hepsi kaçak kullanım değildir. Bunun içinde elektriğin üretildiği noktadan dağıtım şebekelerine iletilmesi sırasında yüksek gerilim hatlarında yaşanan kayıp diyebileceğimiz teknik kayıp da var. Bu şekil kaybın oranı dünya ortalamasına yakın. Sanırım esas sorun, teknik olmayan kayıp oranında. Çünkü kaçak oranını yükselten, yasadışı yollarla elektrik tüketiminin yapılmasıdır.
Bakanlığın 2015-2019 Stratejik Raporuna göre kayıp kaçak oranında bir düşüş olsa bile yine de bu oran yüksektir. Elektrik bedelini zamanında ödeyen vatandaşın ödediği her faturaya;
*yüzde 51,5’u Birim enerji bedeli,
*yüzde 20,5’u vergiler (TRT payı, enerji fonu, BTV, KDV)
*yüzde 13,9’u enerji hariç bedeller (iletim, dağıtım, satış hizmeti)
*yüzde 14,1’i kayıp kaçak bedeli (gazelektrik.com) olarak yansıyor.

Gördüğüm kadarıyla devlet kaçak, elektrik kullanımının önüne geçemiyor. Zaten hedefi de tamamen yok etmek değil. 5 yıl içerisinde kayıp kaçak oranını yüzde 10’un altına düşürmeyi hedefliyormuş. Problem değil. Zira devlet kayıp kaçağın üstesinden gelemese de aciz değil. Hemen B planını devreye sokuyor. Şunun faturasını da ödeyiver diyerek “Dağıtım bedelinin” içine yansıtıveriyor. Eksik olmasın!

Yazıma son verirken bazı bölgelerimizin kayıp kaçak oranlarına da bir göz atalım istiyorum:
Uludağ EDAŞ yüzde 4,20, Trakya EDAŞ yüzde 4,37, Çamlıbel yüzde 5,08, Dicle EDAŞ yüzde 54,9 (Bu oran 2013'te yüzde 75,8) Vangölü EDAŞ, yüzde 49,2, Aras EDAŞ, yüzde 23,6’dır. (aa.com.tr)

Kayıp kaçak oranları yıllara göre değişiklik gösterse de en fazla kayıp kaçağın olduğu bölgelerin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olduğu bir gerçektir. Devletin kolay kolay çözüm bulamadığı kayıp kaçağı önlemenin yolu, devletin caydırıcı yaptırımlar uygulaması. Devletse bunu yapmalıdır. Şayet bunu yapamıyor ve ödemeyenin veya kaçak kullananın faturasını diğer faturalara yansıtacaksa her bölgenin kayıp kaçak oranını bir müddet o bölge insanının faturasına yansıtmasıdır. Bu yöntem kendi içinde bir denetim sağlayacaktır.

***28/12/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.






21 Aralık 2019 Cumartesi

Boşanmaları En Aza İndirmenin Yolu ***


Baş göz etmek istediğimiz çocuklarımız kadar mürüvvetini gördükten sonra geçim olmadığı için ayrılan çocuklarımız da var. Böyle giderse geçimsizlikten boşananların oranı, yeni evlenenleri önce yakalayacak, sonra da sollayıp geçecek.

Her ne kadar ateş düştüğü yeri yaksa da ne zaman bir boşanan, boşanma aşamasında olan bir aile gördüğüm/duyduğum zaman üzülürüm. Üzülmekle kalmam, yapabileceğim bir şey varsa elimden gelen gayreti gösterir, ara bulmak için çabalarım. Elimden hiçbir şey gelmese de taraflara nasihat eder, soğukkanlı hareket etmelerini, acele etmemelerini ve birbirlerine bir şans daha vermeleri gerektiğini, birbirlerini anlamaya çalışmalarını tavsiye ederim. Hele arada çocuk varsa üzüntüm bir kat daha artar. Ayrılmayı kafaya koyan anne babadan daha çok çocuğu düşünürüm. 

Sonuçta sözümü dinleyen olur, birbirlerine bir şans daha verip evliliklerini devam ettirenler de oldu. Tek çözüm yolu olarak boşanmayı kafaya koyanlar ise ayrılma yoluna gitti. Evlilik kadar pek istenmese de boşanmak da bir haktır. Bu hakkı kullananların sayısı azımsanamayacak kadar arttı. Çözüm yolunu boşanma görenler boşandıktan sonra rahata eriyor, bundan sonraki hayatlarında huzur buluyorlar mı? Maalesef çoğunluğu pek huzur bulmuyor. Çünkü boşandık biz demekle olmuyor bu iş. Kimi yıllar yılı, kimi ise bir ömür boyu çekiyor.

Kimi evlenip birbirini test ettikten sonra ayrılma yoluna giderken kimileri de daha işi söz kesme, nişan veya düğün arifesinde bozuyor. Hatta salon tutulmuş, kartları bastırılmış niceleri düğün günü ayrılma yoluna gidiyor. Bu şekil evlilik öncesi yüzüğü atanlar için demek ki bunda da bir hayır var, evlendikten sonra bozuşmaktan ziyade şimdi ayrılmak, sonuçları bakımından daha iyi diyorum.

Benimkisi uzaktan gazel okumak elbet! Kimsenin iç halini bilme imkanım yok. Düğün arifesinde veya evlendikten sonra ayrılmayı tercih edenleri ayıplamıyorum. Zira ayıplamaya gelmez. Hepsinin kendince geçerli ve haklı gerekçeleri olabilir.

Düğün öncesi yüzük atma veya düğünden sonra ayrılma yolunu seçenler, acaba birbirlerini tanımadan evlendikleri için mi birbirlerine yol veriyorlar? Bence boşanmaların iyice arttığı günümüzde evliliğin temellerini baştan sağlam atmada fayda var. Taraflar söz kesmeden önce birbirlerini her yönüyle tanımaları, araştırmaları, eksi ve artı yönlerini ayrıntısıyla bilmeleri, hassasiyetlerini söylemeleri, evlilik esnasında çıkması muhtemel sorunları gidermede hangi yol ve üslubu izleyeceklerini, kimi hakem tanıyacaklarını bir güzel konuşmalılar. Kimsenin evlendikten sonra ortaya çıkaracağı gizli bir ajandası olmamalı diye düşünüyorum. Zevkleri, renkleri, kafa yapıları, hassasiyetleri, beklentileri kendilerini tatmin etmiyor, kafadaki sorular dağılmıyorsa işin başında birbirlerine evet dememeli, birbirlerine yol vermelidirler. Böylesi bir yol, evlendikten sonra ortaya çıkacak sorunlardan daha iyidir. Kimsenin böylesi durumda birbirlerine gücenme ve darılması olmaz. Herkes nasibini aramak için başka yollara yönelir.

***24/12/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.


"Dersime Çalışamadım" *


Kur'an-ı Kerim dersine girdiğim bir öğrenci dersten önce yanıma geldi. Aramızda şu görüşme geçti:
—Öğretmenim! Çok üzgünüm.
—Niçin?
—Dersime çalışamadım.
—Niye? Ne yaptın bir hafta boyunca?
—Her gün bir yere götürdüler beni.
—Kim götürdü, nereye götürdü.
—Nereye olacak! Akşam oturmasına gittik. Annem götürdü.
—Neyse canın sağ olsun!
—Ne okuduysam burada okudum. Ben bu hafta okumasam olur mu?
—Olmaz, okuyacağız.
—O zaman okutacak iseniz en son okusam olur mu? Biraz daha çalışayım.
—Tamam, en son oku! Problem değil. Ama az gez, bundan sonra olur mu? Yoksa derslerinden geri kalırsın.
—Anladım öğretmenim.

Siz anne baba olsanız, çocuğunuz da okula gidiyor ve çocuğunuzun hedefi olan, başarılı bir öğrenci olmasını istiyorsanız, bu durumda ne yaparsınız?
Her akşam bir ziyaret için evi terk eder, yanınızda da çocuğunuzu götürür müsünüz yoksa çocuğumun dersi var diye eş, dost, komşuya hiç ziyarete gitmez, eve misafir kabul etmez misiniz? 

Gidip gelinmezse olmaz. Zira eş, dostu ziyaret etmek sılayı rahimdir. Fakat gidip gelmelerde orta yolu bulmada fayda var. Ziyaretlerimiz, çocuklarımızın çalışma düzenini bozmaması lazım. Oturup kalkmayı hafta sonlarına denk gelecek şekilde planlamak, sınav döneminde rahatsız etmemek gerek diye düşünüyorum. Bu öğrencide olduğu gibi her akşam bir yere gitmek, haydi orada çalışırsın, gelince ödevini yap demek çocuğu düşünmemek ve gezmeyi abartmak demektir. Çocuk, misafirlikte ve misafir geldiği zaman ders çalışmaz, istese de çalışamaz. Sonra hiç kimse her tür imkânı sağladım, saçımı süpürge ettim ama çocuğum başarılı olmadı dememeli. Çünkü gezip tozan aile, çocuğuna yeterince çalışma ortamını sağlamamış demektir. Böyle durumlarda aile suçlu arayacaksa ilk önce kendisini ve gezmesini sorgulamalıdır. 

Söz, başarıdan açılmışken çocuğun başarısını etkileyen etmenlerden biri de çocuğa ders çalış derken ebeveynin yan odada dizi izleme yoluna gitmesi de var. Anne baba yan tarafta dizi izlerken çocuk kendisini derse veremez. Gerekirse anne baba da çocuğuyla okuma yoluna gitmeli veya kendisine bir meşgale bulmalıdır. Çocuk okutmak sadece cebine harçlığını koymak, okul ihtiyaçlarını gidermek, çocuğa servis ayarlamak; kurs, etüt, özel ders ayarlamak değildir.

25/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Niyet Üzüm Yemek mi? *


Kırıkkale Üniversitesi Genç Kalemler Topluluğu ile Bilim ve Sanat Topluluğu Dünya Arapça Günü ile ilgili bir etkinlik gerçekleştirir. Etkinliği, Fen-Edebiyat Fakültesi Arapça Mütercim-Tercümanlık Bölümü öğrencileri hazırlar. Bu etkinlikte İstiklal Marşının ilk iki kıtası da         -etkinliğe katılan yabancı öğrenciler de anlasın diye- Arapçaya çevrilerek bir öğrenci tarafından Arapça olarak okunur.

Etkinlik, sosyal medyada paylaşılınca sosyal medyada kıyamet koptu: "Vay efendim! Nasıl olur da İstiklal Marşı, Arapçaya çevrilerek okunur? Bu saygısızlığa kim, nasıl cüret edebilir? İstiklal Marşı, Arapça okunmakla daha Müslüman olunmaz." paylaşımları en hafif kaçan paylaşımlardan. Üşenmedim. Bu paylaşımların altına yazılan yorumlara göz attım. Bazı yorumları sizinle paylaşmak isterim:
"Yazıklar olsun böyle şerefsizlere ki Allah bunları bildiği gibi yapsın."
"Başıyla k.ç. farklı yere monte edilmiş birilerinin marifeti."
"Türk yurdunda yaşa, Arap hayranı ol. Çok seviyorsan Arap'ı, git onunla yaşa. Oksijenime ortak olma."
"Eee abi! Bu kadar Suriyelinin, Arap severin, Türk ve Türkçülük düşmanının olduğu  yerde ne bekliyordun ki? Ne mutlu Türküm diyene!"
"Daha Müslüman değil, daha hain olunur."
"Arapça milli marş mı? Allah belanızı versin."
"Araplaşma Türkiye! Araplaştıkça ahlaksızlaşıyorsun Türkiye!"

En masum paylaşımların altına benim tespit edebildiğim yorumlar bunlar. Varın ötesini siz düşünün.

Arapça mütercim ve tercümanlık mesleğini icra edecek, Arapça eğitimi alan öğrencilerin, Dünya Arapça Gününde düzenledikleri bir etkinlikte, aralarında bulunan yabancı öğrencilere Milli Marşımızı anlayacakları dilden okumalarında ne sakınca olabilir? Bir bardak suda fırtına koparmanın mantığını çok anlamış değilim. Kimsenin niyetini bilemem ama bu paylaşım ve yorumların çoğunda ben iyi niyet göremedim. İşin içine ne zaman Arapça girse, Araplar konu olsa içimizden bir kesim hop oturur, hop kalkar. Bir damarları kabarır hemen. İçlerinde ne varsa boşaltır, kinini de kusarlar. 

Kimse unutmasın, Arapça kutsal bir dil değil, tıpkı diğer diller gibi bir dildir. Arapça okumak, Arapça konuşmak Müslümanlığın bir ölçütü değildir. Bir etkinlikte okumak için Arapçaya çevrilen Marşımız bir yere gitmiyor, değişmiyor ve bundan dolayı dilimiz Türkçeye de bir halel gelmiyor, Türklüğümüzden de ödün vermiş olmayız. Araplaşmayız. Yine Türkoğlu Türk kalırız. Bu etkinliğin bir bölümünde Arapça okunan İstiklal Marşından dolayı da birileri kalkıp bundan sonra Marşımızı Arapça okuyalım demez.

Durum bu iken bir bardak suda fırtına koparmanın âlemi nedir? Bizim kendimize, dilimize ve Marşımıza güvenimiz mi yok yoksa? 

Hiç unutmam, 1982 veya 83 yılında orta iki veya orta üçüncü sınıf öğrencisi iken İngilizce öğretmenimiz, tamamı Türkçe konuşan bizim sınıfa, kendisinin İngilizceye çevirdiği Gençliğe Hitabe'yi ezberletmişti. İngilizce Gençliğe Hitabe'yi ezberlediğimizden dolayı Gençliğe Hitabe, İngilizceye dönüşmedi, kaybolmadı ve Gençliğe Hitabenin Türkçesini de unutmadık.

Arap hayranı falan değilim. Bugünkü savruluşlarından dolayı Araplara herkesten fazla ben kızarım. Ama Arap düşmanı değilim, hele Arapçanın asla. Nitekim başka dil ve ırklara da düşman olmadığım gibi.  Kendi dilim Türkçenin gelişmesini ve dünya dili olmasını canı gönülden arzu ediyorum. Bu Arapça İstiklal Marşı nasıl bir şeymiş diye de hiç merak etmem. Bazılarında -kendileri kabul etmese de- ırkçılık kokan ve bir kavme ve onun dilini görünce horoz kesilen söylemlerini iyi niyetle bağdaştıramıyorum. 


23/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Asgari Ücrete Kökten Çözüm


Her aralık ayı bir sonraki yılın asgari ücret miktarını tespit için taraflar bir araya gelerek hummalı bir çalışmaya girerler. İşçi sendikaları bir fiyat ortaya koyar. Bundan aşağısı olmaz derler. İşçi, büyük beklenti içerisine girer. Sonunda dedikleri olmaz. Çünkü açıklanan rakam işçi kesiminin beklentisinin çok altında kalır. 

Bu durum her yıl böyle. Benim önerim her yıl asgari ücret tespit komisyonu belirlemeye ve bu komisyonun toplantı üstüne toplantı yapmasına gerek yok. Boşu boşuna komisyon üyelerine her toplantı için huzur hakkı vermeye de gerek yok. Öyle bir kural konmalı ki herkes özellikle işçi kesimi kaderine razı olmalı. Asla beklenti içerisine girmemeli. Kaderim kaderim demeli. Açıklayacağım rakam ve koyacağım kural, işveren kesimini memnun edecek. Hop oturup hop kalkmayacak. Enflasyon da verilen ücretten dolayı azmayacak.

Malumunuz 2019 net asgari ücreti 2020 lira 90 kuruştur. Benim önerim: 2020 yılında zam yapılmaması. Ücret miktarının 2020 lira olarak kalması, küsurat olan 90 kuruşun silinmesi ve her yıl bir lira artması.

Ne demek istiyorum?

2020 yılı asgari ücret 2020 TL
2021 yılı asgari ücreti 2021 TL
2022 yılı asgari ücreti 2022 TL
.....
2050 yılı asgari ücreti 2050 TL...

Sanırım koyduğum kuralın mantığını kavradınız. Hangi yıla gelinmişse ücret o kadar. Bu öneriye kimin itirazı olur? Ancak şapka çıkartılır. 

Gördüğünüz gibi konu memleket meselesi olunca çorbada tuz misali bir katkım olsun istedim. Getirdiğim öneri ile hükümetin eli rahatlayacak. İşveren daha bir köşe olacak. İşçi kaderine razı olacak. Enflasyon, artıştan dolayı etkilenmeyecek. Herkes önünü görecek. Aralık ayı nafile turları ile meşgul edilmeyecek. Burada tek dezavantajlı durum, komisyona katılanlar huzur hakkından mahrum kalacaklar. Bu kadar da olsun. 

Hasılı benim bu hesabıma göre 2050 yılının ücreti bile belli: 2050 TL...

Ne buyurdunuz efendim?