25 Aralık 2018 Salı

İçimizden İkinci Bir Öztürk Daha Çıkartabilir miyiz? Ha Gayret! ***


Kur'an'ın bazı ayetlerinin indiği dönemi kapsadığı, bu ayetlerin bu şekilde anlaşılması gerektiği, günümüzde uygulama imkânı olmadığı şeklinde özetleyebileceğimiz tarihselciliği, savunduğundan dolayı Mustafa Öztürk bugünlerde kendi camiası tarafından tu kaka yapılıyor. Sosyal medyada Öztürk hakkında itham ve hakaretler gırla gidiyor. Vuran vurana!

Gelen tepkiler üzerine Sayın Öztürk "Ülkede çalışma imkânım kalmadığından en iyisi yurt dışında bir yerde görev yapmam gözüküyor" şeklinde bir açıklama yapması üzerine, üzerinde yoğunlaşan tepkiler dinmediği gibi atışlar tüm hızıyla devam ediyor. Adamın ne dini kaldı ne de Müslümanlığı. "Durduğun hata... geç bile kaldın... daha önce gideceği yeri zaten ayarlamış...Selman Rüşdi olma yolunda ilerliyor..." gibi belden aşağı saldırıların ardı arkası kesilmiyor.

Sayın Öztürk'ün "Kur'anın bazı ayetleri tarihselci" şeklinde özetleyebileceğimiz görüşüne katılır veya katılmazsınız -ki ben bu görüşüne katılmıyorum- bunun yolu bir bilim adamını hakarete boğmak olmamalıydı. Bu görüşü çürütecek antitezler geliştirerek ilmi seviyede cevaplar verilmeliydi. Şunu unutmayalım ki bu yaptığımız inanç ve fikir hürriyetinin, kişilerin bir konudaki kanaatlerini açıklayabilmesinin önündeki en büyük engeldir. Evrenin, hem bu dünyanın hem de öbür âlemin Rabbinin her insana verdiği inanma ve inanmama tercihine aykırıdır. Dileyen inanır, dileyen inanmaz, dileyen sapıtır. Ki Sayın Öztürk yabana atılır bir bilim adamı değildir. Sahasında otorite sahibi, düşüncesini eğmeden-bükmeden açıklayabilen, mürekkep yalamış, sahasında  dirsek çürütmüş ve halen emek sarf eden biridir.

İşinin uzmanları tarafından Öztürk'e cevap verme yerine onu toplumun önüne atıp hedef göstermenin kime ne faydası var? Öztürk "Ben hatalı imişim, sizin bu hakaretlerinizden sonra payıma düşeni aldım ve savunduğum fikirleri terk ettim. Allah razı olsun" mu diyecek? Yoksa savunmaya çekilip savunduğu fikrini, bulduğu platformlarda anlatmaya devam  mı edecek? Belki de karşı saldırıya geçecek. Yarını bilemem ama Sayın Öztürk mevcut görüşünü terk etmeyeceğine göre umarım karşı saldırıya geçmez.

Sayın Öztürk'e yapılan haklı ve haksız bu yargısız ve orantısız ithamları görünce nedense aklıma Yaşar Nuri Öztürk geldi ve "İçimizden ikinci bir Öztürk daha çıkartabilir miyiz? Ha gayret" dedim. Yaşar Nuri'nin yetişme tarzını bilmiyorum ama son duruşu bizim camianın tasvip ettiği değildi. Çünkü her iki tarafın ömrü birbirini eleştiri ve ithamlarla geçti. Yaşar Nuri bizden, biz de ondan haz almadık desem yanlış olmaz. Sayın Yaşar Nuri durmadan içinden çıktığı camiayı eleştirdi. Öyle zannediyorum Yaşar Nuri farklı fikirlerinden dolayı bu mahallede tutunmadı, tutunamadı veya tutundurulmadı. (Ki katıldığım görüşleri de yok değildi) Teşbihte hata olmasın karşı mahalleye geçerek hep bize vurdu. Bu durumdan sadece Yaşar Nuri mi sorumlu? Onu öbür mahalleye göndermede bizim  menfi tavrımızın payı yok mu? Bence Yaşar Nuri Öztürk, görüşlerine katılmadığımız halde bizim mahallede kalmaya devam edebilirdi. Pekâlâ, "Sayın hocam, şu görüşünüze katılmıyoruz" diyebilir veya görmezden gelebilirdik. Sanırım bu yapılmadı.

Yaşar Nuri Öztürk ile Mustafa Öztürk'ü aynı kefeye koymam. Tarihselci görüşüne katılmasam da yaşayan Öztürk'ün kiminle, nerede duracağını bildiğini düşünüyorum. Kendisini yakıştıramadığı yere de gitmez. Ama yine de dikkat etmek lazım. Bakın ikisinin soyadı da Öztürk, ikisi de prof'tur, ikisi de Kur'an alanında konuşuyor. Ama insanoğlu gönül koymaya görsün, sağlıklı karar veremez. Yaşayan Sayın Öztürk de gördüğüm kadarıyla duygusal biri. Aman ha, aman dikkat! Yaptıklarımızla ikinci bir Öztürk'e kapı aralamayalım. Bir çuval inciri berbat etmeyelim...

*** 29/12/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


Biri Bana Kızmış... Çok da Tın!

Nasrettin Hoca bir gün elektrik direğinin şavkında sağına-soluna bakınarak bir şey arıyormuş. Görenler ne aradığını sormuş. Cevabı alanlar da hoca ile birlikte aramaya koyulmuşlar. Kimse bir şey bulamayınca "Hocam! Emin misin? Burada mı düşürdün" diye sorarlar. Hoca, bir başka yerde düşürdüğünü söyleyince "Be hocam! Başka yerde düşürdüğün burada aranır mı" derler. Hocanın cevabı, düşürdüğüm yer karanlık" olur. Bu fıkrayı duyunca her birimiz gülümseriz. Öyle ya, gülünmeyecek gibi değil. Hoca kaybettiği eşyasını aydınlık yerde arıyor.

İyi de fıkra yerinde ve zamanında anlatılır. Seninki de neyin nesi diyebilirsiniz. Bugün başıma gelen bir olay nedense bu fıkrayı aklıma getirdi. Ben bağlantı kurdum. Umarım siz de bu bağlantımı garipsemezsiniz. Kendi zümre arkadaşlarımın olduğu bir Whatsapp grubumuz var. Toplam 10 kişiyiz. Burada bizden istenen bir talebin altına bir cevap yazdım. Al sen bu cevaba okulun 99 kişiden oluşan whatsapp grubundan vebali boynuna diyerek cevap yaz. Yazılan cevaptan ziyade önü ve arkası olmayan, okuyanların bu ne demek diyebileceği bir cevap yazılan. Halbuki cevap verilecekse o gruba yazılır benim bildiğim. X grubundaki bir konu Y grubunda hiç alakası olmayan kişilerle paylaşılmaz. Paylaşılırsa ne olur? Nasrettin Hocanın yitiğini bir başka yerde aramasına benzer. Bu da amaca hizmet etmez, üzüm yemek hiç olmaz. Olsa olsa bağcıyı dövmek olur. Eğer amaç bir yanlış anlaşılmayı gidermek ise bunun yeri olayın geçtiği yerdir. Ha kendisi grupta olmadığı için yazamıyorsa -ki yazamaz- ya geçici olarak gruba eklenir, cevap verir ya gruptan aracı kıldığı kişiye vereceği cevabı söyler; bu şekilde yazmasını ister ya da uygun bir zamanda ilgili kişiyi çağırır, söyleyeceğini odasında söyler.

Bunların hiçbirini yapmayan bu arkadaşa özelden "Grupta olup biten bir yazının başka grupta önü arkası olmadan paylaşmasının uygun olmadığını ve kırılıp üzüldüğümü hatta bu yaptığının şık olmadığını ifade etmiş olmama rağmen bana "Söylemediği bir sözü kendisine itham etmemden dolayı esas benim şık ve etik davranmadığımı, kırgın ve kızgın olduğunu" içeren yazı yazdı. (Bereket, yazdığıma, yazdığım yerden cevap verdi, okul grubundan yazmadı. Birbirimize derdimizi anlatamasak da özelden cevap yazması bu konuda aşama kat ettiğimizi gösteriyor.)

Halbuki ben kendisini suçlayan bir şey yazmadım, kendisini de kastetmedim. Zira sözü hangi müdür yardımcısının söylediğini bilmiyorum. Yazdığım, "Öğlenci müdür yardımcılarının ricası: En azından son iki saat gelebiliyorlarsa diyorlar, çok sevineceklermiş." ricasına zümre başkanımızın geçen ay söylediğini "Hocam müsait olan arkadaşımız gelir. Daha önce de bu durumu kendi aramızda konuştuk. Bize söylenen, "Siz görevli izinlisiniz. O gün derslere giremezsiniz" demiş öğlenci müdür yardımcılarından biri" şeklinde yazmamdan ibaretti. Bu yazımda ne kendisinin ismi var ne de başkası. Beyefendi üzerine alınarak mantık yürütmüş ve tüm vebalini üzerime yıkmış. Canı sağ olsun! Çekecek çilemiz var ise çekeriz. Problem değil.

Şimdi gelelim bu arkadaşın beni şık ve etik davranmamakla itham eden ve kızgın olduğunu ifade eden sözlerine...

Bir konuda itham etmemek, şık olmak ve etik davranmak güzel bir şey. Zira olması gereken budur. Ama bana bu dersleri verecek kişi/lerin ilk önce kendilerinin etik davranması gerekmez mi? Bakalım siz etik bulabilecek misiniz?

 

1. Oturduğu koltuğa yazılı sınav puanıyla mı geldi yoksa mülakat yoluyla mı? Şayet yazılı puanına göre gelmişse oturduğu yer helâli hoş olsun. Şayet mülakatla gelmişse oturduğu koltuğun neresi şık, neresi etik? Kanun marifetiyle yardımcılıkları sona erdirilen kişilerin yerini işgal etmektedir bu durumda. Ki bu, kendisinden ziyade böyle ucube bir kanuna imza atan Meclisin ayıbıdır. Ama ben böyle bir durumda ayağı kaydırılan mutsuz insanların üzerine mutluluk kurmazdım. (91 en yüksek yazılı puanımla başladığım müdürlük serüvenim değişik okullarda 11 yıl görev yaptıktan sonra sona erdi. Hem eleyenlerin hem de dostlarımın ısrarı üzerine mülakatla müdürlük seçimine girdim ve verilen puan ile bir okula yeniden müdür olarak atandım. İçime sinmeyen bu sürece tepki göstererek 1,5 yıl sonra müdürlüğü bırakarak öğretmenliğe geçtim. Bundan dolayı kendisini ayıplamıyorum ama ben olsam böyle bir göreve talip olmazdım. Aldığım görevi de görev sürem sona ermemesine rağmen bıraktım, geldim. Bıraktıktan sonra ilçeden "Hocam! Sen bize danışmadan, bize haber vermeden bırakıp geldin, istiyorsan sana her zaman kapımız açık, boş yerler var, sana oralardan verelim" denmesine rağmen hayır dedim.)

2. Müdür yardımcıları Ek Ders mevzuatına göre 6 saat derse girmekle yükümlüdür, 2 saat değil. Böyle bir durum şıklık ve etikliğin ötesinde devleti zarara uğratmadır ve suçtur. (Müdür ya da yardımcılarının hiç derse girmemesini savunan biriyim. Ama bu konuda Bakanlar Kurulunun kararı var. Değişmediği süre içinde belirtilen kadar derse girilmelidir.)

3. Hükümet ve yetkili sendikanın toplu iş görüşmesinde aldıkları karara göre ikili öğretim yapan okulların idarecilerine haftada ikişer saat ek ders ödemesi yapılmaktadır. Yaz ve 15 tatili hariç. Bu karar alınırken ikili öğretim yapan okulların idarecileri emsallerine göre okulu erken açıp geç kapatmaları ve mesai fazlası çalışacakları göz önünde bulundurulsa gerek. Hak böyle iken eğer ikili öğretimden dolayı ikişer saat ücret yazıyorlarsa bu durumda idarecilerin bir kısmının sabah, diğer bir kısmının öğleye doğru gelmesi ne derece doğru ne derece şık ne derece etik! Mesela mesainin 11’den sonra başlaması herhalde etiklikten de öte başka bir şey.

4. Trump'ın twitter'dan ülke ve dünya yönetmeye kalktığı gibi bir okul veya kurumu sadece Whatsapp ile yönetmeye kalkmak ne derece doğru? Hızlı iletişim için kullanılması lazım. Ama buradan herkesi ilgilendiren genel açıklama ve duyurular yapılmalıdır. Tüm öğretmen ve personeli tek gruba hapsederek ilgili veya ilgisiz duyurular göndererek herkesi rahatsız etmek ne derece doğru? Sabahçı öğretmen ve öğrencisinin durumundan öğlenci öğretmene ne? Veya bu gruptan falan arkadaş odama gelebilir mi demeye ne demeli? Pekala bu arkadaşların Whatsappına mesaj gönderilemez mi? Veya Whatsapp sabahçı, öğlenci öğretmenler şeklinde ikiye ayrılamaz mı? Kendilerine bu teklif götürüldüğünde "Zaten haddinden fazla grup var, ne gerek var" denmiştir. Halbuki bölünse çok daha şık olurdu. Hızlı iletişim için kurulan bu Whatsapp grubundan birine "Şöyle diyen falan arkadaş" demek ne derece doğru? Bu arkadaşın ismi yok mu? Ayrıca özel görüşmek için kendilerine tahsis edilmiş odaları var. Pekala odalarına çağırıp mesele ne ise ilgili kişiyle konuşabilirler. Laf sokuşturmak, imalı yazmak, beddua etmek yaraşır mı bir idareciye? İdareci dediğin açık ve şeffaf olur, açık konuşur. Genel hatırlatmaları herhangi bir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde yazar. 

5. İdareci dediğin okul dışındaki kurul, komisyon ve zümrelere okulundan bir öğretmenin ismini vereceği zaman ilgili öğretmene "Hocam bu konuda biz sizi düşünüyoruz" ya da şöyle bir yere ismini verdik" der. Çünkü etik ve şık olan budur. Öğretmen bir başka okuldan duymaz bunu. Ne olduğunu şaşırmaz.

6.Müdür yardımcısı dediğin sadece nöbetinde gelmeyen öğretmenin yerine doldurma yapıp yerinde oturmaz.  Nöbetçi öğretmenin görev yerinde olup olmadığını, okulda bir aksama var mı diye çıkar bir dolaşır. Herhangi bir nedenle görevini yapamayan, okula gelemeyen nöbetçi öğretmenin yerine görevlendirme yapar. (Bir yerde birden fazla nöbet tutuluyorsa oradaki nöbetçilerden biri boş olan bir yere kaydırılır. Ya da daha az riskli yerdeki nöbetçi buraya kaydırılır.)

7.Bir okul para-pul konusu başta olmak üzere gelir ve giderde şeffaf olur. Toplantıda veya üçer aylık dilimlerde gelir ve gider paylaşılır. Sadece Birlik toplantısında toplamdan bahsedilmez. Fazla çekiliyor diye okulun fotokopi işi öğretmenin üzerine yıkılmaz. Fazla çekiliyorsa idareci ne için vardır? Tedbirini alır, sınırlama getirir. Ama fotokopiyi öğretmenin üzerine yıkmaz. Para mı yok? Pekala sınıf bazında para toplattırılabilir. Ama her bir öğretmen dilenci gibi 50 kuruş, 1 lira toplamaz. Okulun parası olmasa diyecek yok. Parası yok ama fotokopileri öğretmene parayla çeken bir kişiyi çalıştırabiliyor. Merak ediyorum neresi şık bu yapılan tasarrufun?

8.Öğretmen ve öğrencilerin kokusunu alacağı şekilde okulda yemek pişirtip yemenin neresi doğru? Pekala kokusundan dolayı yemeğe özlem duyan öğrenci olabilir. Çünkü okulda bir evde 25 kişi kalan fakir öğrenciler var. (Bu arada burnum koku almaz. Beni rahatsız etmiyor. Ama rahatsız olanların olduğunu biliyorum.)

9. Bir branşta ne kadar ders yükü varsa bu ders yükünden idareci varsa Ek Ders menzuatına göre girmesi gereken 6 saati alır, gerisini branş öğretmenleri arasında eşit ve dengeli bir şekilde dağıtır. Öğretmenler "21 saatten fazla ders almak istemiyorum" şeklinde bir dilekçe vermediği müddetçe geriye kalan ders yükü öğretmenler arasında dağıtılır. Kimseye sorulmadan bir idareciye isteğe bağlı 6 saat daha ilave verilmez.

Niyetim birilerinin cemaziyelevvelini dökmek değil. Zira bu benim mizacıma ters. Ama birileri bana ahlaki ve etik değerlerden bahsederse bunları yazmayı boynumun borcu bilirim. Bana şıklıktan bahseden ilk önce kendisinin şık olması ve etik değerlere uyması gerek. Kafalarını kumdan çıkarıp etrafına özellikle kendisine bakmasında fayda var.

Değmeyen bir konu için uzattım. Allah beni affetsin! Bana bir faydası oldu. Kaç gündür yazma isteğim yoktu. Dert edinince elim açıldı. Kendisine bu vesileyle teşekkür ederim. Rabbim ona, bana ve cümlemize selamet versin. 25/12/2018

 

 


Çirikçi Ali Ağabey


Sanırım ilkokul dört, beş veya Kur'an Kursunda öğrenciyim. Haftalık pazar ihtiyacını gidermek için rahmetli babam pazara gitti. Giderken de aldıklarını taşımama yardımcı olmam için yanında beni de götürdü. Babam gide gide yaşım ve boyuma göre upuzun birisinin yanına vardı. Sarışın, sakallı, başında hacı takkesi olan; çok ciddi görünümlü birinin yanına. Pazarcıydı ama bir pazarcı için bu ciddiyet fazlaydı. Pazarcı dediğin malını satmak için bağırır, çağırır, tekerleme yapar: "Malın iyisi burada, gel abla" falan der.

Selam-sabah, hal-hatır, hoşbeşten sonra babam ve satıcı sadede geldi. Şundan şu kadar, bundan bu kadar faslından sonra hesapla bizim oğlan dedi babam. Pazarcı kafasından kısa bir hesapla 40 lira çıkardı hesabı. Babam bana dönerek bir de sen hesapla bakayım dedi. Hayatım boyunca Matematiği iyi olmayan ben, parmaklarım marifetiyle hesabı 39 lira buldum. 39 olacak deyince görüntüsüyle hiddetli bir görüntü veren ciddiyet timsali pazarcı; şu, şu kadar; bu, bu kadar; şu da şu kadar, bu da bu kadar, toplam etti 40 lira. Ne biçim öğrencisiniz dedi kızarak. Pazarcıdan sonra kızma sırası babamdaydı. Sağ olsun peşinci idi ve hiç ertelemezdi. Bana doğru dönerek başını salladı. Başını sallaması demek kızması demekti. Pazardan evin ihtiyacını ben de nasibimi alarak babamla birlikte evin yolunu tuttuk.
*
Yukarı Caminin önünde vakit namazı gelmeden, erkenden camiye gelen cemaat, caminin önünde vaktin girmesini beklermiş. Beklermiş diyorum. Çünkü bana bunu cemaatten biri anlatmıştı. Pazarda gördüğüm kişi namaza gelirken eski gazetelerden önemli gördüğü yerleri bekleyenlere okuyayım diye getirirmiş. “Ben okuyayım, siz dinleyin, bunlar önemli” dermiş. “Oku Hacı Ağabey” derlermiş. Okuma biraz uzayınca dinleyenlerin dikkati dağılır, kendi arasında konuşmaya başlayınca “Dinlemiyorsunuz” der, kızarmış. Herkes “Tamam, dinleyeceğiz” dermiş tekrar. Dinler gibi yapma durumları da yokmuş. Çünkü aynı anda okumayı keser “Nerede kaldım, söyle bakayım” diyerek sınava tabi tutarmış cemaati. Bunu bilen cemaat okunan yerden bir yeri aklında tutar, sorunca söyleyeyim derlermiş. O, okur, cemaat konuşmaya başladığı bir anda aynı anda durarak “Nerede kaldım, söyleyin” demiş. Akıllarında tuttukları yeri söylemişler. “Ooo, ben orayı geçeli ne oldu” dermiş.
*
Bir akşam damadının evine misafir oldum. Baktım o da misafir damadının evinde. Büyümeme rağmen fazla konuşamadım. Çünkü ta küçüklüğümde pazarda bana “Ne biçim öğrencisiniz” demesi hala aklımdaydı ve korkuyordum ondan. Alabildiğine ciddi. Gördüğüm esnada hiç güldüğünü görmedim. Hayatta onun kadar ciddi ve heybetli birini görmedim. İşte böyle biriyle aynı odada birlikte yattım korka korka. Ne zaman uyuduysam “salaaah” sesi duydum. Duymamla kalkmak bir oldu. Çünkü Ali Ağabey idi yanımdaki. Namı diğer Çirikçi Ali. Çirikçi lakabını kim verdi, nasıl aldı, ne anlama geliyor bilmiyorum. Ama herkes onu Çirikçi Ali olarak bildi.
*
Çirikçi Ali Ağabey 96 yaşında iken 22/12/2018 günü vefat etti. Vefat ettiğini duyunca yukarıda anlattığım anılarım gözümün önüne geldi. Maşallah koca ömrüne 96 yıl sığdırmış. İlerlemiş yaşına rağmen kendi işini kendi görecek şekilde yaşamış, kimseye muhtaç olmamış. Böyle ömre can kurban! İbadetine düşkün samimi bir Müslüman idi. Dünyanın bütün yükünü üzerine almış bir görüntüsü vardı.

Allah rahmetiyle muamele etsin Ali Ağabey’e. Allah herkese onun gibi kimseye muhtaç olmayacak ömürler nasip etsin. Ali Ağabeyin mekanı cennet olsun, geride kalan yakınlarına sabırlar versin.



23 Aralık 2018 Pazar

Ölmüş Gitmişlerden Ne İsteriz? *


Ölmüş gitmişlerimizi ya göklere çıkarır ya da yerin dibine batırırız. Seviyorsak öve öve bitiremeyiz, andıkça anarız. Bir hayat felsefesi haline getiririz bu sevgiyi. Bu kadarla da kalmayız. Bizim sevdiğimiz gibi sevmeyenleri de bizim gibi sevmelerini isteriz. Şayet bizim sevdiğimiz gibi sevgi gösteren olmazsa bunları nankörlükle suçlarız. Gücümüz yeterse zorla sevdirir ya da baskı uygular, hayatı zindan eder, anasından doğduğuna pişman ederiz. İşi varsa işinden bile ederiz. Ben ve herkes benim sevdiğimi sevecek. Durum bu.

Ölüp giden sevmediğimiz biri ise nefretin sınırı yok artık. Hakaret, küfür ne varsa savururuz. Her kötülüğün müsebbibi olarak onu görürüz. Hakaret etmeyi de bir marifet sayarız. Kendimiz sevmediği gibi sevenlerine de kin besleriz. Elimize fırsat geçse ülkeye bir daha giremeyecek şekilde hepsini yurt dışına süreriz. Bu kadar hazımsızız anlayacağınız.

Merak ediyorum ölüp giden sevdiğimizin lehinde konuşmanın veya nefret ettiğimizin aleyhinde ileri geri konuşmanın bize faydası var mı? Allah bize "Ey kulum falanı çok övdün, onu affettim veya sevgine karşılık sana şu kadar sevap veriyorum" diyecek mi veya nefret ettiğimizi sürekli kötülemenin karşılığında Allah o kimseyi daha fazla cezalandıracak mı ya da küfür ve hakaret etmemizin karşılığında "Ey kulum senin sevmediğini ben de sevmem, al sana şu kadar sevap mı" diyecek?

Bildiğim kadarıyla ölen sevdiğimiz de olsa, nefret ettiğimiz de olsa onlar bir ümmetti; geçip gittiler. Kazandıklarının karşılığını tastamam alacaklardır. Bizim sevgi ve nefretimize ihtiyaçları yok. Durum bu iken bizim onların lehinde veya aleyhinde konuşmamızın ne bize ne de onlara faydası vardır. Hatta aleyhte konuştuğumuz için günah bile kazanabiliriz. Amacımız bu ise bilin ki bunu fazlasıyla yapıyoruz. Hiçbir şey yapmıyorsak bile kendi kendini savunacak durumda olmayan ölünün gıybetini yapıyoruz. Gıybeti genelde yaşayan insanların aleyhinde konuşma olarak değerlendiririz. Bence ölmüş insanın aleyhinde konuşmak da bir o kadar gıybettir, belki de iftaradır. Üstelik mertliğe de sığmaz bu yaptığımız. Çünkü bize cevap verecek ne eli var ne dili ne de imkânı. Ölüleri bırakıp biz yaşayan dirilere baksak nasıl olur? Bence çok da iyi olur. Hatta olması gereken budur.

Öleni övmek ve yermek acizlik işaretidir. Başka söze de gerek yok.



* 08/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.







Bürokrat ve Siyasetçi


Bu ülkede bürokrasi ve siyaset hale-yola konması gereken iki hizmet sektörüdür. Varlık sebepleri ülkeye hizmet olan bu iki sektör, ülkeye hizmetten ziyade ülke bunlara hizmet ediyor. Ülkenin tüm imkânları bunların ayakları altına seriliyor. Hemen hemen her yerde el üstünde tutuluyorlar.

Deruhte ettikleri görevleri sayesinde hem bulundukları yer hem de buranın dışında her yerde birinci derece temsil ve karşılama tertip edilir bunlar için. Vali, kaymakam, belediye başta olmak üzere o ilin tüm erkânı bürokrat ya da siyasiyi karşılamak, onları gezdirip dolaştırmak, yedirip içirmek için seferber olur. Emirleri altında ne kadar araba, ne kadar koruma, ne kadar şoför varsa şehre gelen siyasi veya bürokratın ayakları altına serilir. Bunları memnun etmek için -tasarruf tedbirleri falan düşünülmez- para muslukları açılır. Nereye ne kadar para harcanacak hesabı yapılmaz. Tüm plan şehrimize gelen misafiri memnun etmek üzerine kuruludur. Bu işler parayla değil, sırayladır çünkü. Bugün ona, yarın bana. Allah muhafaza kuş tüyü eksik ağırlamada bir eksiklik olursa yarın onlarla bitecek işimiz sarpa sarar. En azından yürüttüğümüz makam tehlikeye girer. Araya giren soğukluk kolay kolay telafi edilemez. Bunun için her aksaklığa karşı devletin tüm imkânları seferber edilmelidir. Bu işlerde hafta içi, hafta sonu, mesai sonrası hesabı yapılmaz. Çalışanların resmi tatili denmez. Hepsi bu angarya hizmet için görevlendirilir. Hepsi ceplerinden bir kuruş para çıkmadan birinci sınıf gezdirilip dolaştırılır, yedirilir içirilir ve yolcu edilir. 

İş bu kadarla kalsa iyi! Bu birinci sınıf karşılama ve ağırlama işini aynıyla bürokrat ve siyasetçinin eşleri için de yapmak lazım. Yeter ki birkaç bürokrat veya siyasetçinin eşi bir başka ili gezmek istesin. Bunlar da aynı ilgi, alaka ve muameleye tabidir, hatta daha fazlasına. Ne de olsa bürokrat veya siyasetçi eşidir. Bulunduğu ilde eşini temsil eder. Hizmette kusur edilmez. Bunları da gezdirmek, dolaştırmak, yedirmek, içirmek gerekir. Kazara bürokratın veya siyasinin eşi memnun edilemezse, hizmette kusur edilirse, yeterince ilgi gösterilmezse ölümlerden ölüm beğen artık. Ülke ve devlet krizi yanında sıfır kalır. Devletin yıkılmasından beter bir durumdur bu. Çünkü eşleri memnun etmemek bürokrat veya siyasiyi memnun etmemek demektir. Bunu göze alan kelleyi koltuğuna alması lazım. Devlet yıkılır, gerekirse yenisini kurarsın. Nitekim 16 tanesini yıkıp yenisini kurmuşuz. Ama eş karşıya alınmaz. Çünkü mevzubahis olan bir ailedir. Kocasına ne yaptıysan karısına da yapacaksın. Yoksa görürsün gününü. 

Verdiğim örneklerde görüldüğü gibi devlet demek bürokrasi ve siyasete hizmet demektir, aynı zamanda eşlerine de hizmet demektir. Bir yerdeki devletin imkânları bunlara seferber edilmiş vız gelir. Doldurdukları makamlarda yaptıkları hizmete karşılık kendilerine sunulan imkânlar ne ki? Şoförün tatili alınmış, koruma dinlenememiş, devletin yakıtı gitmiş; bunların asla hesabı yapılmaz. Bunların hepsi bürokrat ve siyasetçinin huzur ve mutluluğu için vardır. Herkes özellikle alt çalışan bunların hizmetine sunulmuş birer marabadır.



22 Aralık 2018 Cumartesi

Ömer Kuşcu *


Her ziyaret ettiğimde "Doğduğumuz andan itibaren ahirete doğru yürüyüşümüzü devam ettiriyoruz", "Cennet vatanımızda cennet hayatı yaşıyoruz" derdi sözlerinin arasında. Kredi kartı kullanmaya sıcak bakmaz, kullananları eleştirirdi. Allah'ın verdiği sonsuz nimetlere şükretmemiz gerektiğini söyler, akraba ziyaretlerine önem verir, küçüklerin büyükleri arayıp sormasını isterdi hep.

Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Saygı gösterene, hal-hatır sorana sevgisini eksik etmezdi. Çok zengin biri olmamasına rağmen evi-barkı olmayanın, paraya-pula ihtiyacı olanın, düğününü yapamayanın hamisi idi sürekli. Yeter ki haberi olsun. Kendinde varsa cebinden yoksa eşini-dostunu devreye koyarak gerekli yardımını yapar ya da destek olunmasına aracılık ederdi. İyilik yapmaya dinin bir emri olarak önce yakın akrabadan başlar, onları gözetirdi. Yaptığı iyiliği asla başa kakmazdı. Sılayı rahme önem verirdi. Kendini ziyaret etmek için yanına kim uğrasa aileden herkesi tek tek sorar, selam göndermeyi ihmal etmezdi. Kimin düğünü, cenazesi varsa katılır, herkesin gönlünü alırdı.

Ulaşabildiği her ihtiyaç sahibinin gönlünü alırken kimseye derdini açmaz, kendi yağı ile kavrulurdu. İlerlemiş yaşına ve sık sık rahatsızlığı nüksetmesine rağmen sıkıntılarından dolayı hiç dert yanmaz, şikâyet etmezdi. En küçük kardeşi vefat ettiği zaman "Allah bana kardeş acısı da tattırdı, zormuş" derdi görüştüğümüzde. 

Uzun süre rahatsızlık çeken eşi üç ay önce vefat ettikten sonra fani vücudu teklemeye başladı. Hastane-ev arasında mekik dokudu. Vücudunu taşımakta zorlanmasına rağmen deruhte ettiği yardım ve dernek faaliyetlerini de hiç ihmal etmedi. Allah'ın verdiği ömrünü yardım yolunda harcadı. Sonunda ömrü kifayet etmedi. Yılın en uzun gecesinin sabahında 05.00 sularında yolculuğunu tamamladı. Yolculuk diyorum. Çünkü "Doğduğumuz andan itibaren ahirete doğru yürüyüşümüzü devam ettiriyoruz" derdi sürekli. 

Vefatını duyan Konya ve havalisi, son görevini yapmak için Hacı Veyis Camiine akın etti. Ömrü hareket ve bereket ile geçen merhumun cenazesi de bereketliydi. Çünkü kendisiyle birlikte toplam yedi cenaze vardı musalla taşında. Caminin içi, dışı, havlusu tıklım tıklım sevenleriyle dolup taştı. Havluda yer bulamayanlar öğle namazını kılmak için yolun karşısındaki camilerde kendilerine yer bulabildiler. 

Konya, son yılların en kalabalık katılımını gördü sevenleri sayesinde. Eşi-dostu ve sevenleri defnedilirken de kendisini yalnız bırakmadı Üçler Mezarlığında. Cenazesi de gösterdi ki hayatını iyilik yapmaya ve hizmet etmeye adamış bu kişi, yaptıklarına karşılık herkesin gönlünde taht kurmuş, sürekli dost biriktirmiş. Mahşeri andıran kalabalık da bunun göstergesiydi.

Büyük-küçük herkesin Ömer Amca dediği Ömer Kuşcu'dan namı diğer Şekerci Ömer'den bahsediyorum. 22.12.2018 Cumartesi itibariyle imtihan için geldiğimiz dünyadaki görevini en güzel şekilde ifa eden bu muhteremi ahirete uğurladık.  Biz kendisinden memnunduk. Allah kendisinden razı olsun, mekânı cennet olsun. Başta akrabaları ve sevenleri olmak üzere tüm Konya'nın başı sağ olsun. 

* 24/12/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Sorumluluk Sahibi Olanlar Soğukkanlılığı Elden Bırakmamalı!


Toplum, yerinde ve zamanında inisiyatif alan, taşı gediğine koyan, sözünü budaktan esirgemeyen korkusuz, laf ile beraber iş yapan, hizmet ehli kişileri sever ve sayar. Sevip saydı mı sırtında taşır, el üstünde tutar, bazı hatalarını görmezden gelir, içine sinmese de anlamaya çalışır.

Toplumun bu değer verdiği kişi, bir zaman gelir; ulu orta, olur olmaz her şeye karışmaya başlar, dengi bile olmayan kişilere cevap vermeye başlar, önüne gelene kızmaya ve had bildirmeye başlarsa toplum, sevmeye devam etmekle beraber bir rezerv koymaya başlar. Bunu yapmamalı der. Çünkü tepki çekmeye başlar sözleri. Bu, soğuma işaretidir. Şayet bu kimse kendisine çeki düzen vermezse bu sevgi her geçen gün azalmaya yüz tutar. Birike birike kartopu haline gelir. 

Diplomaside bir devletin yaptığına cevap verilecek ve tepki gösterilecekse aynıyla cevap verilir, açıklamayı kimin yapacağı bilinçli olarak seçilir. Ülke içinde bir il başkanına cevap verilecekse il başkanı düzeyinde tepki verilir. Bir genel başkana bir şey denecekse genel başkan seviyesinde tepki gösterilir. Bir gazeteciye bir şey söylenecekse partili gazeteci karşısına çıkar. Bununla ilgili örnekleri çoğaltabiliriz. Ama muhatap gazeteci, televizyoncu, akademisyen, devlet memuru vs kişilere hep tek kişi yani en üst perdeden cevaplar verilir, tepki konursa garip karşılanır. Çünkü herkes dengiyledir. Davul bile dengi dengine çalar. Çünkü şartlar ve pozisyonlar eşit değildir. 

Devletin en tepesinde olup sorumluluk sahibi olanlar her şeyden önce ortamı yumuşatıcı açıklamalar yapar, toplumu germez, hedef göstermez ve soğukkanlı olur. İlla birinin yaptığına cevap verilecekse ilgili kişiye emir verilir, gerekli tepkiyi o kimse verir. Ama herkese bir kişi laf yetiştirirse yavaş yavaş ağırlığını kaybeder. İşte böylesi durumlarda kurmayları “Efendim cevabı biz verelim, siz kendinizi yormayın” diyebilmelidir. Yormayın dedim. Çünkü bu tür hareketler bir yorgunluğun işareti olabilir veya her şeyi en iyi ben bilirim, en iyi cevabı ben veririm, büyük-küçük herkese ben had bildiririm ya da kimseye güvenmemenin bir göstergesi olabilir. Kızgın bir adamın kükremesi de olabilir.

Bence bu tipler bu haliyle hem kendisine, hem liderliğini yaptığı harekete ve bu hareketin müntesiplerine yazık ediyor, ülkeye de yazık ediyor. Çünkü bu hareket bu ülkeye lazım! Tırnaklarıyla kazıyarak getirdiği hareketini de maalesef yavaş yavaş yok ediyor. Bu durum düşmanlarını sevindirirken dost ve sevenlerini de üzüyor.