25 Aralık 2016 Pazar

Teaffüf sahibi biriydi o *

Normal şartlarda doğum-ölüm günlerini ve yıl dönümlerini takip eden biri değilim. Kendi doğumumu da takip etmem. Bankalar, firmalar, GSM operatörleri "Doğum günün kutlu olsun, nice yıllara" şeklinde mesaj göndermese belki de kendi doğumumdan haberim bile olmayacak. Zaten olsa da benim için bir şey ifade etmiyor. Bir yaş daha yaşlandığım aklıma gelir. Hazırında moralim bozulur.

Doğum ve ölüm yıl dönümlerini takip etmesem de bazı doğum ve ölümlerden haberim olmuyor anlamı çıkmasın. Bugünlerde bir iki yazımda Mehmet Akif ERSOY'un şiirlerinden alıntı yaptım. Nedir bendeki bugünlerde Akif ilgisi derken şairimizin 27/12/1936 tarihinde vefat ettiği aklıma geldi. Bazı insanlar öldüğü gün unutulur, iyi ki öldü gitti denir. Fakat benim ve milletimizin nezdinde Akif'in ayrı bir yeri var. İz bırakanlardan. Aramızdan gideli 80 yıl olsa da atasözü ve vecizeye benzer mısra ve beytleri vasıtasıyla hiç aramızdan gitmedi. Sosyal olaylar başta olmak üzere hemen hemen her konuda ağzından kaleme dökülenler hep aklımızın ve dağarcığımızın bir köşesinde terennüm eder durur. Ondan şiir okuduğumuz zaman "Mübarek! Bu günü kastederek yazmış" diye çıkıyor ağzımızdan. Bizden bir şairdi. Zaten o yüzden biz ona Milli Şairimiz diyoruz. Hiç anmayan pazartesi ve cuma günleri onun yazdığı ve millete armağan ettiği "İstiklal Marşı" ile hatırlıyor onu. Nasıl unutulur ki o? İçimizden biri. Müslümanları, İslam'ı ve cennet vatanı dert edinmiş. Şiir yazacağım diye kelime oyunu falan yapmamış. Tam bir söz üstadı. Kelimelere anlam yükleyen biri.

Safahatı eşsiz bir eser. Her evin köşesinde yer alır. Kur'an-ı Kerim'den sonra kitaplığımızı onun eseri süsler. Ekseriyetimiz onun 10 kıta olarak yazdığı 'Marş'ı ezbere bilir. Her okuduğumuzda bizi ayrı bir dünyalara götürür, farklı duyguların oluşmasına ve milli duygularımızın ön plana çıkmasına vesile olur. Arka arkasına okuduğumuz zaman kabak tadı veren bir şiir değil onun söyleyip yazdıkları. Samimiyet ve içtenliğin zirvesini görürüz onun şiirlerinde. Dertli bir insandır vesselam. Başka şeyleri dert edindiği kadar kendini dert olarak görmemiş. Milleti ve ilayı kelimetullah için yaşamış, onların dertleriyle dertlenmiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Hiç maddi çıkar peşinde koşmamış. “Servet edineyim, beyler gibi yaşayayım, çoluk-çocuğuma servet bırakayım” diye bir hesabı olmamış hiçbir zaman. Paraya çok ihtiyacı olduğu zaman yazdığı Marş için kendisine gönderilen para ödülünü bile kabul etmeyecek kadar onurlu ve haysiyet timsali biridir. Bakara süresi 273.ayet mealinde Allah: “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” buyurmaktadır. Mealin orijinalinde teaffüf kelimesi geçer. “İffetli, ahlak dışı şeylerden kaçınma ve istemekten  uzak durma” gibi anlamlara gelir. Bu ayeti noktası, virgülüne hayatında yaşayan biri olarak meclise giderken bile bir dostunun pardösüsünü emanet  alıp gidecek kadar teaffüf sahibi biri. O günün şartlarında çok değerli bir ödül olan 500 lirayı elinin tersiyle iten biridir.

Ölümünün ardından 80 yılı geride bırakan ve bizlere İstiklal Marşı ve Safahat gibi ölmez eserler hediye eden Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY, -yaşadığı dönemde kıymet ve değer verilmese de- bizim için ölmez ve unutulmaz bir şairdir. Şiirleriyle hep yaşayacak aramızda. Allah ona rahmetiyle merhamet etsin. Onun gibi teaffüf sahibi olmayı nasip etsin. 25/12/2016
* 28/12/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Ölüm gelmeden önce ölmeye ne dersiniz?


Gecenin soğuk ve ayazı, dereceler eksi 10-15'leri gösterdiği bir gece yatmak için odama girdim. Hem odam hem de yatağım sımsıcak idi. Uyumak için üzerime yorganımı örttüm. Aklıma ölüm geldi.

Her şeyden kaçarız kaçmasına, nice badireler atlatırız atlatmasına. Ne edersin ki ölümden kaçış yok. Bir gün yakalayacak mutlaka. Zaten şimdiden peşimizi bırakmayacağını gösteriyor. Ağırlığını yavaş yavaş hissettiriyor. Eski güç-kuvvet yerini zayıflığa bırakıyor. Saçlar dökülüyor, saç-sakal ağarıyor, yürürken nefes almakta zorlanıyoruz. Her şeyi yiyemiyoruz. Çünkü dişler gitmiş. Daha önce uzağı görmeyen gözler şimdi yakını da görmez oldu.(İhtiyarlık hastalığı deniyor zaten buna) Yediğimiz dokunuyor, mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyoruz. Hastaneye gitmemiz eksik olmuyor: Tahlil, tetkik... poşet dolusu ilaçlar. Ben geliyorum, ona göre hazırlığını yap, benden kaçış yok diyor gün be gün. Her gün yarım ölüm olan uykudan kalkınca şükrediyoruz, bir defa daha kalkabildik diye. İşimizi gücümüzü kimseye, çoluk çocuğa muhtaç olmadan yapabiliyor muyuz? Gemisini kurtaran kaptanız. Ya bir de muhtaç olursak işte o zaman hayat çekilmez olur. Ölmeden önce çoluk çocuğa muhtaç olmaya başladığın zaman “ne zaman ölecek artık” bakışlarını sezersin. Malın yoksa zaten değerin hiç olmaz, malın varsa bir an evvel ölse de şu malı paylaşsak, hayatımıza bir çekidüzen versek diye vereselerin ölmeni beklerler. Ölmeden önce ölmüş gibi olursun. Bu durum ölümden daha zor gelir işte o zaman. Her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışıyoruz. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya çalışıyoruz, ölüm bir gün kapımızı çalacağını bile bile.

Sıran geldi mi torpil yok, bugün kış-kıyamet, hava soğuk, dışarısı ayaz, herkes işte-güçte... gece-gündüz demiyor. Yapışıyor yakana. Salalar verilir erkenden. Kabristanda uygun bir yer kazdırılır. Musallada namazın kılınır. Günlük hayatta dar diye sığamadığımız koca evler arkamızda kalır. Daracık, karanlık, soğuk bir yere beyaz kefenimizle birlikte koyarlar. Ebedi istirahatgahımıza da en sevdiklerimiz koyar. Kalkamasın, ya da rahatsız eden olmasın diye üzerine belediye tarafından aynı ölçülerde yapılan taş-betonları koyarlar. Ardından en sevdiğinden başlanarak üzerine topraklar atılır. Birkaç kürek toprak atan küreği bırakır, diğeri alır. Her biri üzerine toprak atmada yarışır. Ardından Kur'an'dan bazı bölümler okunur, telkinin verilir, taziyede bulunan oradan uzaklaşır. Herkes işine gücüne yoğunlaşır yeniden.

Seni mezara biran evvel koyup kaçmak için herkes yarışır. Tabii sevenin sayanın, hatırın varsa elbet bütün bunlar. Yoksa hatırın, geride bir iz bırakmamışsan bu durumda belediyeler sağ olsun. Ardından kalan biri mezarlıklar müdürlüğünü arar. Onlar gelir, son görevini yaparlar. Mezarında tek başına kalırsın. Ne yiyecek var, ne de içecek. Karanlık mı karanlık! Buz gibi her yer. Üzerinde ince bir kefen! Üşüdüm desen duyan yok, derdim ve ihtiyacım var desen işiten yok. Aynı tarafa yatmaktan kolum ağrıdı, yoruldum desen zaten divelenemezsin. Divelensen bile başka seçeneğin yok zaten. Aynı şekil yatmaya devam. Ebedi istirahatgahımız böylece başlar.

Burada seni kimse rahatsız etmez, mesai diye bir derdin olmaz. Gece geç yattım, uykumu alamadım olmaz. Seni hesaba çekmek ve ön soruşturma yapmak için Münker-Nekir gelir ara sıra. Kıyamet kopuncaya kadar bulunduğun yer ya Cennet bahçelerinden bir yer, ya da Cehennem çukurlarından bir yer olur. Ya da kıyamet kopuncaya kadar zaman kavramı olmadan tıpkı Ashab-ı Kehf gibi uzun bir uykuya dalarsın. İsrafil’in sûra ikinci üfürüşüyle birlikte kendine gelir, herkes gibi ayağa kalkar, ak koyun-kara koyunun apaçık belli olacağı, hiçbir şeyin gizli kalmayacağı mahşer yerine doğru hesap vermek için yola çıkarsın. Sana orada sorsalar ne kadar uyudun diye? Ya bir gün ya da daha az dersin. Mizan’da amel defterin teraziye konduktan sonra karşına ya Cennet ya da Cehennem çıkar. Ölümün olmayacağı, dünyaya yapılanların karşılığının görüleceği ebedi âlem bu şekilde başlamış olur...

Bütün bunları biliriz bilmesine. Ölüm gelecek, hesaba çekileceğiz deriz. Fakat bu geçici âleme öyle bir kaptırırız ki hiç ölmeyecekmiş gibi dalar dalarız. Başımıza gelecek olanı biliriz bilmesine, yine de ölümü soğuk karşılarız. Dünyaya kendimizi kaptırdığımız bir günün uygun bir saatinde ölmeden önce ölmeyi aklımıza getirmemizde fayda var. Aklımıza getirelim ki kendimize çekidüzen verelim. Güzel amellerle ebedi âleme gitmek için çaba sarf edelim. Rabbim herkese hayırlı ömür ve ölümler nasip etsin. Ebedi hayat için azık biriktirenlerden eylesin.

“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver. Bizi Cehennem azabından koru.” 25/12/2016




24 Aralık 2016 Cumartesi

Ailelerin çocuklarına yaptığı kötülük

Çocuk yetiştirme konusunda anne ve babaların çocuklarına yaptığı en büyük kötülük aşırı korumacılıktır.

Çocuklar bizim her şeyimiz elbetteki koruyup gözeteceğiz. Biz onu yolda bulmadık. Korumayıp da ne yapacağız, senin ki de iş mi denebilir. 

Elbette çocuklarımızı koruyup gözeteceğiz. Sorun koruyup gözetmede değil. Bir defa onlara sorumluluk vermiyoruz, onlara hep balık yediriyor, balık tutmayı öğretmiyoruz. Bir dediklerini ikiletmeden  hemen alıyoruz, onu memnun etmek için saçımızı süpürge ediyoruz. 

Bu durumda çocuk fiziken büyüse de kişilik olarak büyümüyor. Biyolojik yaşı büyüse de zihin ve beyin olarak büyümüyor. Her şeyi anne ve babasının yapmasını bekliyor. Çocuk hayatı düşünmüyor bile. Başına gelen sıkıntıları nasıl çözeceğini kafaya bile takmıyor. Başına ne gelirse ailesine aktarıp sorunu ailesinin çözmesini bekliyor. Nerede bir sorun varsa ailesi önüne düşüyor, sorunu çözmeye çalışıyor. Bir şey alınacaksa alınıyor gerekirse borçlanılarak. Bir yere gidilecekse gidiliyor. Dersi zayıfsa öğretmen, idare kim varsa görüşülüp notunun yükseltilmesi sağlanıyor. Biri kızdı mı çocuklarına, ailecek kızana had bildirmeye gidilir, kazara biri dövdü mü; dayağa karşı olan aile hep beraber döveni dövmeye gider. Çocuğun önünde sorunu çözmeye çalışan aile asla çocuğunda suçu bulmaz. Acaba çocuğumuz bu işi abartıyor mu, birin yanına beş katıp aktarıyor mu, acaba çocuğumuzda da bir suç olabilir mi diye asla düşünülmez. Tek taraflı dinlenir, tek taraflı yargılanır, aile mahkemesinde muhatabın ipi çekilir. Çünkü çocuklarına güven o kadar fazla ki çocukları asla yalan söylemez. Biz sorun çözdükçe, karşı tarafa had bildirdikçe çocuk kendimize biraz daha bağlanır. Nasıl ki o bizim her şeyimiz ise, onun için de biz her şeyiz. Bir araya gelip Roma bile yakılır bu aile dayanışmasıyla.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Gerçekten iyi mi yapıyoruz? Bir düşünmek lazım. Çocuk yetiştiren hiçbir aile çocuğunun kötü olmasını, kötü olarak yetişmesini istemez. İyi niyetle çocuğunun sorunlarını çözmeye çalışır. Mantık; biz geçmişte çok çektik, çocuğumuz çekmeyecek. Biz ezildik; çocuğumuz ezilmeyecek. Çocuğumuzun öz güveni olacak. Bize imkan sunulmadı, istediğimiz yere yeterince gelemedik. Biz çocuğumuza her türlü imkanı sunarsak çok iyi bir gelecek onu bekliyor olacak şeklinde bir düşünceye sahibiz. İlkokul, ortaokul, lise hayatı bu şekilde devam eder. Üniversite okusa da yaş büyür, ama hala çocuk olarak kalır. Biz yaşlansak da yine her şeyi bizden bekler. Bari bu zamana kadar getirdik. Hazır anayasa değişikliği varken 18 yaşını dolduran kişiler için seçilme hakkı verilecek. Çocuğumuzu milletvekili olması için hazırlayalım da geleceği kurtulsun hiç olmazsa.


Şahsi görüşüm çocuklarımıza sorumluluk vermek şeklindedir. Her istediğini almamaktır. Bazen hayır demesini bilmek lazımdır. Başına bir problem gelince kendisinin çözmesini beklemektir. Çocuğumuzun getirdiği habere göre hareket edip yangına körükle gitmemektir. Habersizce sorunu araştırıp bir de karşı tarafı dinlemek gerekir. Çocuğumuzun hatası varsa kırıp dökmeden uygun bir lisan ile çözmektir. Hasılı kendinizin bir müddet sonra olmayabileceğinizi hesaba katıp çocuğunuzun tek başına problemi çözmesine yardımcı olmaktır. Yine de karar sizin. 24/12/2016

Kayıp eşek ve ayakkabıdan haber var*

3 ay önce  eşeğini ve ayakkabısını kaybeden bir  zatla karşılaştım. Son durum nedir, dedim?  "Ayakkabısının hâlâ  kayıp olduğunu, yalın ayak olmaktansa paraya kıyıp yeni bir ayakkabı aldığını, eşeğinin ise geri gelmediğini fakat 3 ay boyunca gerçekleştirilen 'işlem hacmi' sayesinde kendisine eşeğin sıpasını verdiklerini" söyledi.

Başka kendisine sıpa verilen var mı, dedim. Eşeği alınanların çoğuna yeniden sıpa bahşedildi dedi. İyi de kardeş, anasına bakamayan sıpasına nasıl bakacak? Bu da zaten büyüyünce yine eşek olmayacak mı? Madem iyi bakıyordu, daha önceki eşeği niye alındı? Ya da bakamıyordu madem, yeniden niye eşek verildi? Aslında anasına bakamayan sıpasına da bakamaz ama ne yapacaksın büyüklerimizin merhametini gözardı etmemek gerekir dedi bir meczup.

Diğer meczup durur mu: Desene eşeklik bizde bâki kalacak. Bense bakakaldım kendilerine... 24.12.2014

* Çıkarılan bir kanunla 2014 yılında müdür ve yardımcılıkta 4 yılını dolduranların müdürlüğü sona erdirilmişti. Yeni müdür görevlendirmesi mülakat yoluyla yapılmıştı. Bu yazıda görevlendirme süreci, yol ve yöntemi eleştirilmiştir.

24/12/2014 tarihinde bu yazıyı sosyal medyada paylaşmıştım. Bu paylaşımıma yapılan yorumlar:

Eşeği elinden alınanlardan bazılarına dedikleri gibi sıpa bahşettiler. Ama dediğiniz gibi eşeğe bakamadın deyip elinden alıp sonra sıpa verilenler var. Bazılarına da eşek yerine katır verildiği de görüldü. Amma velakin eşeği elinden alan kişiler ya düşünemedi ya da bir üst akıla uyarak geri verdiler. Eşeğe bakamayan sıpaya ya da katıra nasıl bakacak bu konuda pişmanlık mı üst akıl mı öncelikli? İşin özüne gelirsek bazıları eşeğine kavuşamasa da sıpasına bazıları da katırına kavuştu. Eşek, Katır, sıpa sahipleri aman iyi sahip çıkın bir sabah uyandığınız zaman onları elinizden gitmiş bulabilirsiniz. Bunları elinizde tutabilmek için siz ne yapacağınızı bilirsiniz. (H.K.)

Ölmüş eşek kurttan korkmaz sayın hocam. Herkesi aynı kefeye koymamak gerek. Bir binite sahip olanlardan ya da sahip olmak için girişimde bulunanlardan ziyade yöntem, metot, usul, edep, etik değerler irdelenmeli. Sahada görev alan piyonlardan ziyade yetkisini İstiklal Mahkemelerinin hakimleri "3 Aliler" gibi kullananlara dikkat çekmek gerek. İnsan edebi, zıddından öğrenir...Hasılı, kişiselleştirmeden ziyade Allah basiret versin, feraset versin, akıl tutulması vermesin diye temennide bulunmak gerek. (R.Y.)

Elbette ki yöntem, metot, usul, edep, etik değerler önemli kavramlar. En önemlisi de binite sahip olabilmek için kullanılan yöntemlerdir. Benim tarih bilgim zayıf istiklal mahkemelerindeki 2 Ali’yi biliyorum ama 3. Ali’yi çıkaramadım. (H.K.)

Bir şeyler yazsam bir dert yazmazsam bir dert. Beğensem ayrı dert. (B.T.)

Canın sağ olsun Bekir, sen 2014'ü harika geçirenlerdensin...Yazım tarizin örneklerindenmiş. Beğenmezsen bir edebi sanatımıza karşı gelmiş olursun. Yazım, gerçek edebiyatçıdan onay aldı. Ayrıca yazımız beğenilsin, yorum yapılsın diye paylaşılmıyor. Evelallah tek başıma da yoluma devam etmeye çalışıyorum, başıma taş düşmeye devam etse de. Ben hep yanıldığım doğru bildiğim yanlışları -kendimin dışında kimse anlamasa da, önemsemese de- yazmaya devam edeceğim. En azından paylaşımları; anlaşılmadan, paylaşılmadan ve beğenilmeden giden tek kişi olarak tarihe geçerim. (R.Y.)

Sosyal medya hesabını kapattığı için yorumu kaldırılan birine verilen cevap: (Sanırım benim kayıp diye ifade ettiğimi gasp, çalma olarak değerlendirmiş yorumcu)
Sadık hocam! Çalma, gasp vb durumumudur bilmem, zengin kelime hazinem olmadığı için kayıp kelimesi ile ifade ettim. Benim için kayıptır ne şekilde gittiği ayrı bir husus. Belki de kayıp ifadesi bir üslup şeklidir. Zaten yazımı kralın çıplak olduğunu bilen arif insanlara sunuyorum. Malumun ilamını mizansenleştiriyorum. Eşeğe kızmadım, küstüm ama dağın haberi olmadı. Kasapların eline geçen eşekler helal et diye kesilip satılınca mevcut eşekler karaborsaya çıkıp değer kazandı. Elan eşek ve türevleri benim için bir şey ifade etmiyor. Ben kendime yakışanı yaparak hesabını vereceğim, mutlaka eşek borsası oluşturanlar da adaletin şaşmadığı bir ortamda hesabını vereceklerdir. Allah herkesi niyetlerine göre değerlendirecektir. Rabbim yüzü ak olanlardan eylesin herkesi. Bu arada süt falan satmıyorum. Yorumunu okuyan benim süt sattığımı sanabilir. Allah bozuk süt satan onurlu sütçünü de affetsin. Umarım gelen süt eşek sütü değildir. Eşekle başladık eşekle bitirelim: "Ey oğul, yürüyüşünde orta yolu tut, sesini kıs, çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." Lokman süresi. (R.Y.) 24/12/2017





23 Aralık 2016 Cuma

İlçe belediyeleri ne işe yarar?

Siz bu soruyu  ilçelerde kurulmuş olan kamu-kurum ve kuruluşları ne işe yarar diye genişletebilirsiniz. Gerçekten devlete yük olmaktan ziyade sadra şifa herhangi bi işiniz görülmüş müdür? Bu kurumların yaralı bir parmağa işlediğine siz şahit oldunuz mu?

Benim sorduğum  soruları siz bana sorarsanız, ben hiç görmedim. Zaten çözmelerini de beklemiyorum. Zira çözüm mercii değildir. O devasa binalarına, içinde çalışan elemanlarına bakarak bir iş yapacaklarını falan düşünmeyin. Büyük işlerin yeri değildir, çözüm yeri zaten hiç değildir. Devletin bu kurumlar için araç tahsis etmesine, bina yapmasına, ödenek göndermesine yazık. Milli servetin üzerinde bir kanburdur buralar.

Konumuz ilçe belediyeleri idi. İlçe belediyelerinin yazayım. İlçe belediyeleri büyük şehir yasası çıkmadan önce özellikle küçük ilçe belediyeleri gelen ödenekle başkan ve personelin maaşını güç bela yetiştirir, ufak tefek yaptıklarıyla göz boyar, günü kurtarmaya çalışırdı. Yeni yasa ile birlikte ilçe belediyelerinin uhdesinde olan su, alt yapı, imar sanırım Büyükşehir sorumluluğuna geçti. Yine ana arterlerin alt yapı ve asfalt işleri büyükşehire ait. İlçe belediyelerine sadece çöp alma işi, ara sokakların kaldırım ve asfalt işleri kalıyor. Bir de kar yağarsa kar kürüyecek. Sadece ara sokaklar yani. Şimdi kar yağdı. Ara sokaklar kapalı. İlçe belediyesine ait kepçe ve greyder görebilirsen aşk olsun. Mahalle aralarında ve sokak çok, belediye hangi birine yetişsin denirse buna el hak doğru derim. Fakat işin vahametini görmek istersen sanal aleme bir bak. Kendi sokağını kendi temizleyen, arabası saplanmış kurtarmaya çalışan ve neredesin ey belediye diye serzenişte bulunan insanımızın sayısı az değil. Demek ki ilçe belediyeleri yine her zaman ki gibi sınıfta kaldı. Belediye yok yani. İlçe belediyelerinin herhangi bir yerde çalışma yaptığını gören, bilen, duyan varsa, ya da sokağına ilçe belediyesi gelmişse insaniyet namına haber versin. Onlara teşekkür edeceğim, sanal alemde de reklamlarını yapacağım.

Vatandaş yine mağdur, yine mağdur. İş başa düştü herkes kendi işini kendi görmeye çalışıyor. İlçe belediyelerimiz de kendi evlerinin ve hizmet binalarının önündeki karları temizleseler yeter. Önümüzdeki yıl için kar temizleme aracı almaya falan kalkıp masraf etmesinler. Onların ne gölgesini ne de ihsanını isterim.

Ben sadece burada KİT'lerden ilçe belediyesini yazdım. Siz de diğer kamu kurum ve kuruluşlarını kıyaslayın, gözünüzün önüne getirin. İnanın hiç farkı yok. Al birini, vur ötekine... 23.12.2016

Kafamızdaki yanlış dini değerler

Önceleri melek olan şeytan, isyan ettiği için huzurdan kovulmuştur.” Cümlesi doğru mu-yanlış mı diye 7.sınıflara sınavda sordum. Ekseriyeti ‘doğru’ seçeneğini kodlamış. Derste de o kadar üzerinde durmuştum halbuki.
Sınavdan sonra incelesinler, yanlışlarını görsünler diye kağıtları dağıttım. Yukarıdaki cümleyi doğru şeklinde kodlamış çok sayıda öğrenci ya parmak kaldırdı, ya da yanıma gelerek cümleyi gösterdi: “Bu doğru değil miydi” diye. “Yavrum! Bu konuyu işlerken halk arasında şeytan önceleri melekti, kibrinden dolayı Adem’i kabul etmedi...şeklinde yanlış bir algı var. Bunun doğrusu şeytan yani İblis, melek değildir. O, cinlerdendir. Bakın meleklerin özelliğini anlatırken isyan etmezler, Allah’ın emrinden dışarı çıkmazlar, asla günah işlemezler...’ diye işledik” şeklinde açıklama yaptım. Çoğu ikna oldu. Bazısı ise: “Ama hocam, geçen sene ki hocamız bize melek dedi, ama hocam, babam böyle dedi, ama hocam ben bir kitapta böyle okumuştum” şeklinde yine gerekçeler sundular bana. “Allah hayrınızı versin sizin” dedim, başka bir konuya geçtim.
***
Fakültede okurken bir esnafın dükkanında oturuyorum. Karşımda da iki ihtiyar var. Biri diğerine Eyüp peygamberi anlatıyor: “Öyle sabırlı öyle sabırlıymış ki, yıllar yılı yatalak bir şekilde yatmış, vücudu kurtlanmış, üzerinden bir kurt düşünce yerden o kurdu alır: ‘Senin rızkın bendedir’ diyerek tekrar vücuduna koyarmış...dedi. O anlattıkça yanındaki ‘yah yah’ dedi. Anlatmasını bitirince bana başını kaldırdı: ‘Öyle değil mi yeğen?’ dedi. ‘Öyle değil amca, peygamberin uzun süre hasta yattığı doğru olmasına doğru. Ama kurtlandığı kurdu yerden alıp vücuduna koyması doğru değil. Zira vücudun kurtlanması o kişinin pis ve kirli olduğuna işaret eder. Bir peygamberin kurtlanması söz konusu olamaz. Haydi yatalaktı, yıkanamadı, kurtlandı diyelim. Hele düşen kurdu yerden alıp rızkın bendedir demesi söz konusu olamaz” dedim. Beni dinleyen amcanın morali bozuldu. Ama altta kalmadı. “Sen ne bileceksin, daha gençsin” diyerek ağzımın payını verdi.
***
Derste orucu bozan durumları anlatıyorum. Kitapta orucu bozan durumlarla ilgili “Bilerek yemek-içmek, sigara içmek” şeklinde kısa bir açıklama var. Başka bozan durumlar veya bozmayan durumlar neler olabilir diye Diyanet’in ilmihalini  karıştırdım. Bir kaç tane görüşünü kes-kopyala yaptım. Bir tanesi de: “Kusma kasten yapılmazsa oruç bozulmaz. Kasten yapılır da ağız dolusu kusarsa oruç bozulur.” Cümlesi idi. Bunu öğrencilerle paylaştım. Bir öğrencim hışımla: “Dediğin bu cümlelere katılmıyorum. Ben dün akşam babama sordum. Bana kusma orucu bozar dedi. Benim babam imam, üstelik hafız. Dedem de hoca” diyerek itiraz etti. “Kızım! Ben bu cümleyi aynen diyanetin ilmihalinden aldım. Kendi görüşüm değil. Diyanet bu konuda otoritedir. Hoca olmamız, hafız olmamız her şeyi doğru bileceğimiz anlamına gelmez” dedimse de kızı ikna edemedim.
***

Yukarıda üç tane örnek verdim başımdan geçen. Kafalarda oluşmuş, dilden dile anlatılan şeyler beyin ve zihinlere öyle işlemiş ki değiştirebilmen kesinlikle mümkün değil. Din alanında söylenen yanlışları düzeltmeye kalksa insanların ömrü yetmez. Bu demektir ki, din alanında işkembeyi kübradan konuşmamak gerek. Bin düşünüp bir konuşmalı. Halkın belleğinde sadece yanlışlar kalıyor. Din adına söz söyleyenler yoğurdu üfleyerek yemeli. Hele aslı astarı olmayan dini hikaye ve kıssa anlatmamak lazım. Vatandaş Nasrettin hocadan fıkra dinlese güler geçer. Din alanında bir hikaye anlatsan dini bir vazife gibi hüküm çıkarıyor. Bu demektir ki, halk dini alanda eksik bilgiye sahip olsun, gerekirse bilmesin, ama yanlış dini bilgi aktarmayalım. Çünkü virüs gibidir. Bulaştı mı temizleyemezsin. Her gördüğümüz, her duyduğumuz, her okuduğumuz bilgiyi iyice tartmadan konuşmayalım. Her kitapta yazanı doğru kabul etmeyelim. Önce akıl süzgecinden geçirelim. Her duyduğumuz bilgiyi doğru kabul etmeyelim. başka kişi ya da kaynaklardan araştıralım. 23/12/2016

Kimse kıskanmasın! Konuşma şampiyonuyuz*

Zaman zaman  PISA sonuçlarından dert yanıyoruz. 72 ülke arasında 50.sıralardayız, daha da geriye gidiyoruz diye. Geri kaldığımız konu çok. Ama hakkını yemeyelim. Tüm ülkelere fark attığımız birinciliğimiz de var. Yıllardır kimseye, hiçbir ülkeye kaptırmadık. Açık ara öndeyiz.

Merak ediyorsanız şampiyonluğumuzu? Hemen söyleyeyim. Abbas GÜÇLÜ’nün 21/12/2016 tarihli Milliyet gazetesindeki “Ne oldu bize böyle?” başlıklı yazısındaki verdiği bilgilere göre konuşma şampiyonuyuz: “Türkiye, aylık 436 dakika mobil kullanım süresiyle, ortalama 257 dakika cep telefonu görüşmesinin yapıldığı Avrupa’da liderliğini bu yıl da kimseye kaptırmadı... Bazı Avrupa ülkeleriyle aylık mobil kullanım (MoU) süreleri kıyaslandığında, Türkiye’nin en fazla mobil görüşme yapan ülke olduğu görüldü...Türkiye’nin, 2015 üçüncü çeyreğinde 404 dakika olan MoU değeri, bu yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 8 artışla 436 dakikaya yükseldi. Böylece Türkiye, cepten görüşmede en yakın takipçileri Fransaİsveç ve Norveç ile arayı iyice açarken, abone başına aylık 156 dakikalık görüşme yapan Almanya’yı üçe katladı...”

Hiçbir ülke bu konuda elimize su dökemez. İleri ülkeleri bile fersah fersah geçmişiz. Öyle PISA sonuçlarıyla öne geçip hava atmaya gelmez bu işler. Çağımız, teknoloji ve iletişim çağı. Asrın gereğini yapıyoruz. Yazıya göre Almanya’yı bile 3’e katlamışız. Kim yakalayabilir bizi? Biz aylarca konuşmadan yatsak yanımıza bile yaklaşamazlar. Görün bizi! Biz istedik mi oluyor bu işler. Biz “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” atasözünün gereğini yerine getiriyoruz. Biz adamı solladık mı böyle sollarız. Sonra konuşmayacaksanız, niye çıkardınız bu aleti, süs için mi icat ettiniz? Biz bir defa bu aleti çok yönlü kullanıyoruz. Yerine göre oyun oynarız, yerine göre mesaj çekeriz, yerine göre çaldırır kapatırız, yerine göre çalar saat olarak kullanırız. Olmadı whatsapp yolu ile yazışırız. Toplu mesaj gönderir, herkesi bilgilendiririz. Telefonu yanımızdan ayırmayız. Kah anamızdır, kah babamız, kah emziğimiz. Elimizdeki oyuncağımızdır. Az biz ondan ya da o bizden uzak dursa vücudumuzdan bir parça kopmuş gibi eksikliğini hissederiz. Hep anı yaşarız biz onunla. Gördüğümüz her kareyi ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekeriz. Sanal alemi de bunun vasıtasıyla çok iyi kullanırız. Gittiğimiz yerin neresi olduğunu biz bu zımbırtı vasıtasıyla dostlarımıza bildiririz. Ameliyat olacak olsak, ağrıdan kıvransak da ilk önce ameliyat öncesi bir foto, sonra çıktıktan sonra bir daha...çeker de çekeriz. Eskiden kendi kendimizi çekemiyorduk. Hele şükür ki, ‘selfie’ çıktı da en büyük derdimiz giderilmiş oldu. Gördüğünüz gibi şampiyonluğumuz sadece konuşmada değil. Buyurun, telefonla ilgili her alanda bizden ileri olanlarla yarışmaya hazırız. Biz bu konuda kendimize çok güveniyoruz.

Çok da şeffafız üstelik. Her an ve her halimizi dostlarımızla aynı anda paylaşırız. Gizlimiz-saklımız yok. Hiç bu kadar mahremiyete düşman olmamıştık. Şeffaflığın da zirvesindeyiz. Akşam nereye gittik, akşam kimlerle beraber olduk, ne yedik, ne içtik...hepsini paylaşırız. Kendimizi nasıl hissettiğimiz...hepsi meydandadır. Hele bir de takipçilerimizden beğen-yorum-paylaşım alırsak keyfimize diyecek yoktur.

Hasılı biz dünyadan fazla bir şey istemiyoruz. Verin bize elimize telefonu. Günlerce, aylarca, haftalarca kimseyi rahatsız etmeyiz. Her işimizi bu aletle hallederiz. Teşbihte hata olmasın, Musa’nın asası gibi bizdeki bu alet. Hani o asa ile Hz Musa, kah ağaçlardan yaprak çırpıyor, kah koyun otlatıyor, kah güvenlik için kullanıyordu. İşte o asa o kadar işine yaradı ki, sihirbazların sihrini bile -Allah’ın izniyle- asası ile halletti.

Hasılı, ne kadar kıskansanız da, çatlayıp patlasanız da bizden asla bu konuşma şampiyonluğunu alamayacaksınız. PISA sizin olsun. Hatta dünya da sizin olsun. Verin bize telefonumuzu. Size iyi çalışmalar, bize ise bol konuşmalar... 23/12/2016

Not: Konuşmada bizi şampiyonluğa taşıyan görünmez kahramanlarımız vardır. Divan üyesi vekilimiz de bunlardan biri. Kendisinin katkısı yadsınamaz. Bir teşekkürü hak etti bizden. Bu yazıyı 23/12/2016 tarihinde kaleme almış, yoğun gündem dolayısıyla yayımlayamamıştım. Her şeyde bir hayır var. Zamanında yayımlansaydı sayın vekilimize katkısından dolayı teşekkür edemeyecektim.

* 01/02/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.