20 Mayıs 2016 Cuma

Bir araba al da gör gününü!

-Bir araba alacağım, hangi arabayı tavsiye edersin?
-Ne yapacaksın arabayı?
-İhtiyaçtan alacağım.
-Ne kadarlık bir araba düşünüyorsun?
-30.000 liralık.
-Var mı o kadar paran?
-Birazını da borç bulacağım, belki kredi çekebilirim.
-Kredi çekmeyi bile düşündüğüne göre çok elzem olmalı araba senin için.
-Yok çok da elzem değil. Ara sıra pikniğe gitmek, işe gidip gelmek, gezip dolaşmak için alacağım.
-İşe gidip gelmek için toplu ulaşım araçlarını tercih etsen, piknik vb yerlere gitmek için de gerekirse ticari taksi çağırsan daha iyi olmaz mı?
-Olmaz hocam öyle. Ticari taksi pahalıya gelir.
-Pahalıya gelmez, hatta ucuza bile gelir. Üstelik araba alman daha pahalıya gelir. Çünkü araba demek masraftır. Hatta bazıları, "Arabanın  bir mutfak masrafı kadar masrafı olur" der.
-Yakıt çok ucuz ama. Dolmuş ya da otobüse binmek ucuz değil bu devirde. Üstelik otobüs, dolmuş bekleme derdin de olmaz.
-İyi hesap yapıyorsun ama çoğu zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. Araba demek masraf demek. Mesele sadece yakıt değil, bu aracın bakımını da düşünmen lazım.
-Düşündüm hepsini. Daha ucuza geliyor.
-Bak kardeşim ben pek hesaptan anlamam ama, gel seninle basit bir hesap yapalım.
-Tamam.
-Şimdi sen arabaya 30 bin lira bağlayacaksın. Üstelik bir kısmını da kredi çekeceksin. Belki de bu araç sana 35-40 bin liraya mal olacak.
-Doğru.
-Arabaya zorunlu sigorta belki de kasko yaptıracaksın.
-Elbette
-Arabanın yıllık yazlık-kışlık bakımını yaptıracaksın.
-Herhalde yani.
-Yazlık ve kışlık lastiğini alacaksın.
-Bu, olmazsa olmaz tabii ki.
-Ocak ve temmuz aylarında bandrolünü yatıracaksın.
-Başka.
-Her iki yılda bir aracı araç muayenesine götüreceksin. Arıza yaparsa sanayiye tamire götüreceksin, yolda kalırsa çekici çağıracaksın, Hız yapınca hız limitini aştığında ceza yiyeceksin. Gittiğin yerde  arabayı parka koyacaksın. Para vermemek için park olmayan bir yere koyacaksın, ya ceza yiyeceksin. Ya da gelir biri vurur kaçar. Belki de kaza yapacaksın...
-Ben her şeyi kafaya koydum, alacağım. Çünkü gidip geleceğim yere rahat bir şekilde gidip geleceğim. Üstelik yol ücreti bakımından daha ucuz.
-Yukarıda saydığım şeylerin içerisinde yakıt yok. Çünkü yakıt en son yapacağın masraf. Saydıklarımı düşün, bana hak verirsin. Gideceğin yere taksi çağırsan inan daha ucuza gelir, haberin olsun.
-Dediklerine katılıyorum ama herkesin var.
-Bakma sen herkesin olduğuna. Bak gör trafik yoğunluğunu. Hayat felç gerçekten. Sen bari alıp da trafiği kalabalık etme.
-Ben arabaya sürekli binmeyeceğim ki,
-Başlangıçta öyle olur, yarın ekmek almaya, her yere gidersin. Arabadan inmezsin. Hatta tuvalete bile arabayla gitmeye kalkarsın, şayet girilirse içine.
-İyi de bu kadar kişi arabaya biniyor, herkes bunu niye düşünmez.?
-Bakma milletin bindiğine sen. İnan çoğuna araç ihtiyaç bile değil. Araba kime lazım biliyor musun? Zamanla yarışan, ticaretle uğraşan, pazarlamacı gibi kişilere lazım. Bugün  gitmek istediğin her yere araç var, ticari taksiye binmezsen toplu ulaşımla git gel gideceğin yere. İnan bu kadar parayı bağladığına değmez. Haydi her şeyden geçtim. Trafik demek stres demek. Adam gibi sürmeyenlerin içinde çatlarsın. Çünkü trafikte nice kazmalar var. Kavgaya hazır, zerre kadar birbirine saygısı yok. Birçoğunun arabasının şoför mahallinin altında kürek sapı var. Daha bir de kürek sapı alacaksın.
-Kürek sapını ne yapacağım ben?
-Trafikte kavga ihtimaline karşı bir çok sürücü kürek sapı, bıçak, çakı, levye bulundurur.
-Allah Allah! Olur mu öyle şey.
-Burası Türkiye kardeş, çok şaşırma olmaz mı? Şiddet toplumuyuz biz.
-Ben pek trafiğe çıkmam.
-Başlangıçta öyle olur. Alışınca çıkarsın hep. Zaten sen çıkmak istemesen de başkaları: "Araban var, niye arabayla gidip gelmiyorsun" diye seni tahrik eder durur. Üstelik araba insanı tembelleştirir. İşe otobüsle gideceğim diyenlerin çoğu geciktim o yüzden arabaya atladım geldim der. Zaten her gün gecikir. Çünkü evin önündeki arabasına güvenir. Haydi her şeye tamam. Masrafına, stresine katlanacaksın.  Şu trafikte seyreden araçlar bir bak. Arabada seyahat edenlerin sayısı 3,4,5 kişi olsa haydi bu işe  tamam diyeceğim. Her 10 araçtan 8 tanesi tek kişi seyahat ediyor. Milli servete yazık değil mi? Bunların çoğu evinden işine gidip gelen, monoton bir hayat yaşayan kişiler.
-Ben seninle anlaşamayacağım bu konuda.
-Yarın eşin, çocuklarınla da anlaşamayacaksın. Onlar da diyecekler bir araba yetmiyor, bir tane de bize al diyecekler.
-Haydi canım!
-Görmüyor musun bazı evlerde birden fazla araç var.
-Dertlerine ne ki?
-Onların da başlangıçta dertleri aynı senin gibiydi. Rahata alıştıkça hepsi ikinciyi, hatta üçüncüyü almaya başladılar.
-Sonuç?
-Anladığım kadarıyla sen alacaksın, hayırlı olsun, ne diyeyim. 20/05/2016




"Siz ondan daha büyüksünüz..."

Teneffüste 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu yanıma geldi.
-Hocam!
-Efendim kızım!
-Teknoloji ve Tasarım  dersi öğretmeni yok, dersimiz boş, dışarı çıkabilir miyiz?
-Müdür yardımcısına sorun kızım!
-Siz ondan daha büyüksünüz, bizi niçin ona gönderiyorsunuz?
-Her ne kadar okulda ben büyük görünsem de gerçek müdür o. 20/05/2016

19 Mayıs 2016 Perşembe

Suçluya, "Seni yargılayalım mı" oylaması *

07/05/2016 tarihinde “Dokunulmazlara dokunulsun” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Çünkü
aylardır  ülkenin gündeminde dokunulmazlıklar meselesi var. Bununla yatıp bununla kalkıyoruz. Hatta ülkemizin baş belası terörün bile önüne  geçti gündem olarak. Nihayet TBMM’de dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili ilk oylama Salı günü yapıldı. İlk turda 348 evet oyu çıktı. İkinci tur oylama  ben bu  yazıyı yazmaya oturduğumda halihazırda yapılmamıştı. Siz bu yazıyı okumaya başladığınızda –ki benim yazı eskimiş olacak-  herhangi bir aksilik olmaz ise ikinci tur oylama yapılmış olacak.

Dokunulmazlıklar kaldırılır mı, kaldırılmaz mı, kaldırılacaksa 367 nitelikli çoğunlukla mı kaldırılacak yoksa referanduma mı gidilecek bu durum dün itibariyle netleşmiş olacaktı. Kaldırılır ya da kaldırılmaz. Bu meclisin bileceği bir iş. Benim değinmek istediğim husus neyi, kime oylatıyoruz? Doğru mu bu tür oylama? Bu konudaki düşüncemi bugün size diyalog şeklinde sunmak istiyorum:

-Neyin oylaması yapıldı dün mecliste?
-Dokunulmazların dokunulmazlığına dokunulsun mu dokunulmasın mı oylaması.
-Kim dokunulmaz?
-Vekiller.
-Bu, kendi elinle kendi ipini çek demektir.
-Yani?
-Çok komik bir uygulama.
-Ne demek istiyorsun?
-Suçluya seni yargılayalım mı yoksa yargılamayalım mı sorusunu sormak gibidir.
-Nasıl olmalı sence bu oylama?
-Vekile değil asıla sormalı bu soruyu.
-Bu şekilde olursa ne sakıncası olur?
-Sence normal ise bu uygulama, bundan sonra her suç işleyen zanlıları bir arada toplayalım. İşlediğiniz yanınıza kar mı kalsın, yoksa sizi yargılayalım mı ya da sizi hakim karşısına çıkarmamız konusunda bize izin verir misin diyelim?
-Olur mu öyle şey?
-İşte ben de olmaz diyorum.
-Haydi sadede gel artık.
-Dokunulmazlık kürsü dokunulmazlığıyla sınırlandırılmalı. Her türlü söz kürsüde söylenmeli. Savunduğu fikrin kanun olarak çıkması için elinden geleni yapmalı. Savunduğu yasalaşıncaya kadar mevcut hukuka uymalı. Dışarıda asıl vatandaşa suç olan vekile de suç olmalı. Vatandaş yargılanıyorsa vekil de suç işlediğinde yargılanmalı. Burası yol geçen hanı olmamalı. Polisin ve yargının nefesini arkasında hissetmeli. Bana suç olan ona da suç olmalıdır. Suçlu korunmamalı. Adalet de budur. Sonra gördüğümüz gibi meclis suç makinası gibidir. Devamlı suç üretiyor. Ne kadar suç ve suçlu varsa orada. Oraya gidenin sarığı beyaz olmalıdır, zira sarık leke götürmez. Onlar osurur ise biz ne yaparız?
-El hak doğrudur.
-Meclis doğru yargılamanın yollarını belirlemeli, yanlı davranmamalı, siyaseten yargılama ve had bildirme olmamalı. Mahkemenin, zanlıyı beklerken "Şimdi elime geçti" diyerek ağzının suyu akmamalı. Suç işleyen kızı Fatıma da olsa cezasını vermeli, suçlunun onurunu ayaklar altına almamalı. Kestiği parmak acıtmamalı. Kararları maşeri vicdanda makes bulmalı.

Karşılarına çıkan zanlılar, hakim ve savcıları bir zamanların efsane hakemi İtalyan Hakem Collina veya yurt dışında maç yöneten Cüneyt Çakır gibi görmeli. Suç işlemeyenin hukukunu korumalı. Adil olmalı adil... 17.05.2016
* 21.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.

Bedava hizmetin âkıbeti*

Gidip geldiğim yerlere genellikle toplu taşıma araçlarını kullanırım. Toplu taşıma araçlarında 65 yaşını doldurmuş vatandaşlarımızın nüfus cüzdanını göstererek ya da belediyenin hazırladığı el kartı okutmak suretiyle araçlardan  ücretsiz olarak faydalandıklarını görüyorum.

Bildiğiniz gibi gün, ay ve yıl olarak 65 yaşını dolduranlar 6495 sayılı kanuna göre toplu taşıma araçlarından ücretsiz faydalanmaktadırlar. Bazımıza göre bu tasarruf yerinde, bazılarımıza göre değil. Gerekli mi, gereksiz mi? Bilmem.  Ülkeyi yönetenlerin bir tasarrufudur.

Ücretsiz yolculuktan faydalanan büyüklerimize karşı sürücülerin bir çoğunda ve yolcuların bir kısmında bir memnuniyetsizlik seziyorum: “Bedavacılar biniyor” şeklinde. Bu durum 65 yaşını dolduran büyüklerimizi rencide edebilmektedir. Ayrıca bir kısım  vatandaşımız da ücretsiz diye bir durak bile olsa ihtiyacından daha fazla bu araçları kullanmaktadır. Devletin verdiği bu imkanı kullananlara söyleyecek bir sözüm yok. Yaşımı doldurduğum zaman bu mevzuat devam ettiği takdirde belki  ben de kullanacağım.

Ulaşımdan ücretsiz yararlandırdığımız büyüklerimiz gerçekten ihtiyaç sahibi mi? Başka ihtiyaç sahipleri yok mu? Eğer varsa onlar niçin düşünülmüyor? Ununu elemiş eleğini duvara asmış büyüklerimiz herhangi bir yere gitmek zorundalar mı? Bildiğim kadarıyla ekseriyeti emekli olmuş; çoluğunu, çocuğunu evlendirmiş; evini, barkını almış kimselerdir bunlar. Aldıkları emekli maaşının kendilerine yeteceğini düşünüyorum. Ulaşımda ücretsiz faydalandırmamız gereken kimselerin başında, okumak zorunda olan çoğu otobüs ve servisle okuluna gidip gelen  öğrenciler olmalıdır. Bu ülkede dar ve orta gelirli insanımızın sayısı az değildir. Bu ailelerin okuyan çocukları -indirimli de olsa- her ay yüklü ulaşım bedelleriyle karşı karşıya kalabilmektedir. Eğer faydalandırılacaksa kıt-kanaat geçimini sağlayan dar ve orta gelirli kişilerin çocukları bu imkanlardan yararlandırılmalıdır.

Her yapılan ve verilen hizmetin kamuya bir maliyeti vardır. Bu hizmetlerin yürümesi için mutlaka bir gelire ihtiyaç vardır. Belli bir kesime ücretsiz kullanma imkanı verildiğinde bu araçların yakıt, yıpranma ve şoför maliyetleri nereden karşılanacaktır? Ücretsiz verilen bu hizmetin maliyeti, mutlaka başka kaynaklardan aktarılmaktadır. Bu maliyet de diğer vatandaşların sırtına binecektir. Daha iyi hizmet alabilmemiz ve hizmetin devam edebilmesi için bu araçları kullanan her kesimden az veya çok bir ücret alınmalıdır. Sonra bedava aldığımız hizmetin kıymetini bilmeyiz biz. Sosyal  devlet olmanın bir gereği olarak haydi ücretsiz yaptık. 65 yaşını dolduran herkesi faydalandırmak doğru mudur? İçlerinde hala ticaretle uğraşan, paraya para demeyen öyle zenginler var ki aynı imkandan faydalanabiliyor. Bu konuda eşitlik olmaktan ziyade adalet olmalıdır. Şu kadar gelirin altında kalanlar faydalanabilir demek daha uygun olur diye düşünüyorum.

Belediye personeli dahil hiç kimse ulaşımdan ücretsiz faydalanmamalıdır. Eğer faydalandırılacaksa 65 yaşını dolduran büyüklerimizin maaşlarına, belirlenen miktar, ulaşım bedeli adı altında ilave edilmelidir. Maaşı olmayan kimseler, bankadan açtıracakları bir hesaptan ulaşım bedellerini alabilmelidir. Toplu taşıma aracını kullanacak 65 yaşını doldurmuş büyüklerimiz ise ulaşım araçlarına bu şekilde bedeliyle binebilmelidir. Bu yöntemin onları taltif edeceğini düşünüyorum. Bu şekilde bir uygulama olduğu takdirde otobüslerden faydalanan yaşlılarımıza kimse “Bedavacılar” gözüyle bakmayacaktır. Bindiği araca ücretini ödemek zorunda olacak yaşlılarımız içerisinde  ihtiyacı olmadığı halde gereksiz yere kullananlarda da bir azalma  meydana gelebilecektir.

Bedava kullanımın maliyeti daha sonra bize çok ağır olur. Yol yakın iken tedbir alalım... 19/05/2016

* 01/06/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.




18 Mayıs 2016 Çarşamba

Yağmurda okul pikniği

Bugün 165 öğrenci ile birlikte Karaaslan Hadimi Parktaydık. 9 kamelya bize aitti. Kamelyanın bir tanesi çift kamelya. Bir tarafında bizim öğrenciler var. Diğer tarafı boş iken kalabalık bir aile koca parktaki o kadar kamelyayı bırakarak araya araya bizim o boşluğa yerleşti. 8 sınıfın arasına beklenmeyen bir yabancı grup girmiş oldu.

Ne var bunda. Oturamasalar mı, gelemezler mi, orası babanın tapulu malı mı diyebilirsiniz? Elbette gelebilirler. Ama benim bu tavrımı yadırgarsanız size bir teklifim var. Bir piknik düzenleyin, aranıza ben o aileyi getireyim, o ailenin bütün piknik masrafını ben çekeyim. Razı mısınız? Haydi razıyız diyeceksiniz, onları nereden bulacaksınız derseniz piknik partnerimiz esmer vatandaşlardandı.

Görevli memur arkadaşımız içeceğimiz ayranları getirirken peşlerinden gelmişlerdi. Verdikçe arttı sayıları. Alıp giden ardından başkasını getirdi. Vermeden de gitmedi. Vermeyi kestik, gitmemek için epey direndiler.  Yağmur bir taraftan çiseliyor, bir taraftan da onların burunları akıyor. Yağmur durur gibi oldu onlarınki sanki yağmurdan boşanırcasına idi. Silip temizleme yok zaten. Akan su bulduğu yerden akar ve dağılır ya. Bunlarınki de öyle. Hele şükür gittiler derken bizim diğer kamelyalara yöneldiler. Eşyalar masalarda. Öğrencilerimiz oynamakta biraz ileride. Baktım çekirdek poşetini kaptığı gibi götürdü biri bir masadan. Alınan toplarımıza da tamam dedik.

İçecekleri öğrencilerimize dağıtmadan biraz zayiat verdik ama olsun.  Gözüme görünmüyorlar artık derken öğrencilere etliekmek dağıtan öğretmenimiz geldi: Hocam peşimden ayrılmadılar birer tane verdim diye. Tek endişem personel ile birlikte 180 kişiyi bulan grubumuzu aç ve açık bırakmadan doyurmaktı. Biraz ayran takviyesi yaptık.

Bizim esmerlerin anası, babası mangal yakmaya çalışıyor hâlâ. Sayılarını tespit edemediğim çocuklarını zaten biz doyurduk. Aslında yakmalarına bile gerek yok. Kendileri de bize katılsalar olurdu hani. Teşekkür edecekleri yerde öğrencilerin sesinden rahatsız olduklarını söylemezler mi? Ölür müsün öldürür müsün? Sonunda o kamelyadaki öğrencilerimizi bir başka masaya aldık.  Görüntü, giyim, kuşamlarından, kopartıncaya kadar  yiyecek ve içecek isteklerinden biz de hiç haz almadık ama neyse. Bunların bu tavrı, şehirlerarası otobüs yolculuğunda araçta tek sigara içene: Arkadaş bir sen içiyorsun, bak çocuklar rahatsız oluyor, şu mereti burada içmeseniz olmaz mı" demiş diğer yolcular. İçtiği sigarayı daha da artıran adam: Rahatsız olan aşağı insin" diyor. Rahatsız olan biz olduk ama yerimizi değiştiren yine biz olduk. Böylece esmer vatandaşlar kerevetine ermiş oldu. İlin garibi çocuklar istediğini elde edinceye kadar direniyorlar. Hem de daha bu yaşta. Demekki irsi bunlardaki. Hayatta aç kalmazlar.

Dört tane de bizim içimizde kendi özel misafirlerimiz vardı. Onlara özel olarak peynirli  börek yaptırdık. Onları diğer öğrencilerimizden ayıran özellikleri vejeteryan olmalarıydı.

Yağmur yapacağını bile bile, yağmur altında piknik yapmamız yadırganabilir. İki defa piknik erteledik hava raporlarına göre yağışlı göründüğünden.  Maalesef her ikisinde de yağmur yağmadı. Öğrenciler odama geldiler, hani yağmur diye. Meteorolojiye göre bugün yine yağışlı idi. Tekrar erteleyip de yine yağmur yağmazsa çoban hikayesindeki çobanın durumuna düşecektim. Yağsa da yağmasa da  gitmeliydik artık. Biz yemek yerden yağdı. Öğrencilerimiz yeterince oynadılar ve ıslanmadılar. Bazı öğretmenlerimizin öğrencilerle beraber oyun oynamaları da görülmeye değerdi. Bir an için pikniğe öğrencileri mi getirdik yoksa öğretmenleri mi diye düşünmedim değil.

Öğrenci, öğretmen, personel ile birlikte güzel bir gün geçirildi. Öğrenciler üzmedi. Mesai arkadaşlarımın göründükleri kadar kötü olmadıklarını tekrar anladım. Hepsi fedakârlardı. Hatta esmerlere verdiği etliekmekleri kendi payından düşülmesini bile teklif eden oldu. Piknik payını verirken üstü kalsın diyen de.  Hummalı bir çalışmaydı öğretmenlerinki. Çay işlerimize bakan öğretmenimiz, piknik alışverişini yapan ve nevalemizi ayağımıza kadar getiren memurumuz fena değildi hani. Hepsi fedakârdı, sağ olsunlar. Yardımcımız dolaştı orta yerlerde asayiş için. Unutmuş olmalı ortaokul müdür yardımcılarının nöbet ücreti almayacağını.

Ben ne mi yaptım? Ben para toplama işlerine baktım. Bir de beytül malı esmerlerden korumaya çalıştım. Bir de meteorolojiye meydan okunmaması gerektiğini düşündüm.

Personel bana sabretti anlayacağınız...

Sahi siz ne zaman piknik yapacaksınız, haberim olsun. Ben de esmerlerime haber vereyim. 18.05.2016

Bu Millet Size/Bize Rağmen İyi Müslüman Kalmış! *

Hiç kimseden çekmedi Müslümanlar kendi kendilerinden çektikleri kadar. Sonuç hep mağduriyet, hep kandırılmak, hep aldatılmak… Bu toprakların kaderi mi acaba kandırılmak?

Referansımız kitaptır, sünnettir. Yaptıklarımıza ve yapacaklarımıza dayanak olarak ayet ve hadis okuruz. Kitleleri ardımızdan sürükleriz.  Çünkü bu millet dinini yaşasa da yaşamasa da dine mesafeli olsa da nefsine uysa da ayet ve hadisi duydu mu  gerisi teferruattır deyip söyleyecek sözü olmaz, boynum kıldan ince der. Ayet ve hadis okuyana, Allah ve peygamberi ağzından düşürmeyene hep güvenir, itimat eder. Hayır ve hasenatını, zekat ve sadakasını dindar ve mütedeyyin insanların bulunduğu vakıf, dernek, cemaat gibi hizmet eden ya da ettiğine inandığı yerlere verir, çocuğunu bunlara teslim eder; malını, mülkünü bunlara emanet eder, alışverişini bunlarla yapar, bunlarla oturur, bunlarla kalkar.  Hep bir keramet var sanır bizde.  Hep iyi şeyler yapacağımıza inanır bizim.  Bir zamanlar yaptıklarıyla dine düşman olduğunu gördüğümüz bir kısım askeri erkan bile askerde görev dağılımı yaparken kasanın başına dindar-mütedeyyin insanları koyar. Düşünür ki bunlar çalmaz. İçkici, ayyaştır belki ama müftünün yanında ayıp ve günah olur diye içki içmez. (Bir anekdot için lütfen bakınız: http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2015/12/icki-kimin-yannda-icilir.html?m=1)

Biz ne mi yaptık? Neler yapmadık ki! Vatandaşın ne kadar güveni varsa yok ettik. Vatandaş, iyi eğitim alsın diye çocuğunu teslim etti. Biz ya ırzına geçtik, ya da beynini yıkadık. Kar-zarar ortaklığı diye kurduğumuz çok ortaklı holdinglere tüm kazanımlarını getirip yatırdı. Biz onları da iç ettik, har vurup harman savurduk. Toplayıp hissedarları: "Arkadaşlar! Kusura bakmayın, biz battık" bile diyemedik. Kurduğumuz vakıf ve derneklere bunlar hizmet edecekler diye hep destek çıktı. Sonunda köşe başlarını tutanların rahatı için kullanıldı genelde. Biz okul, dershane, üniversite açıyoruz, öğrencilere barınma yeri temin edeceğiz diyenlere bu millet kesenin ağzını açtı, ne verirsen elinle o gider seninle misali açılan yurtlara, okullara, dershanelere  yardım üstüne yardım yaptı. Açılan okul ve dershanelerde başarı gösterilip millet teveccüh gösterince kibir üstüne kibir ortaya çıkmaya başladı, artık devleti yönetmeye kalkıp bir başka gücün emrine girdiler. Sonunda bu milletin parasıyla olan tüm kazanımları bir bir yok ettiler. Bir tüh bile demediler. Çünkü giden milletin parasıydı, ceplerinden çıkmamıştı. Şimdilerde birçoğu yurt dışını mesken edindi. Dışarıda bey gibi yaşıyorlar. Olan bu milletin parasına ve çocuklarına oldu. Devlet dine karşı mesafeli, yarın derneğimizi kapatıp mal varlığına el koyarsa kazanımlar elden gitmesin diye  vakıf ve derneğe ait gayrimenkulleri yedi emin diye bildikleri kişilere kendi tapulu mallarıymış gibi resmi olarak verdiler. Devlet el koyduğunu geri verdi ama güvenilir diye tapusu üzerinde olanların çoğu, milletin parasıyla yapılan binaları, alınan gayrimenkulleri gelip geri vermediler. Kendi öz malları gibi zimmetlerine geçirdiler. Devletin şerrinden kaçınıp  şahısların üzerine tapulanan emval bu şekilde iyi diye bilinen kişilerin malı oldu gitti. Millet nice sonra yağmurdan kaçarken doluya tutulduğunu anladı ama iş işten geçmişti bir kere.   Hani bizim Türk filmlerinde başroldeki kızı, erkek oyuncu kötülerin elinden kurtarır. Kız, iyilik meleği olan bu oyuncuya güvenir, sonunda namusunu ona teslim eder, hem de nikahsız bir şekilde. Teşbihte hata olmasın, durum aynen bu şekil maalesef.

Vatandaşın güvendiği bütün dağlara maalesef  hep karlar yağdı. Millet nereye tutunmuşsa, nereye güvenmiş ise, hep birileri onları yaya bıraktı. Yine her yazımda dediğim gibi tüm vakıf, dernek, dindar, mütedeyyin insanları aynı kefeye koymuyorum. Mutlaka temiz bir şekilde çalışanlar vardır. Ama bildiğim bir şey var: Biz, bize güvenenlerin güvenlerine ihanet ettik. Aldattık onları. Yok aslında bizim de diğerlerinden farkımız. Bizim diğerlerinden tek farkımız Allah ile aldatmaktır. Çünkü bizim millet saftır. Gördüğü her sakallıyı amcası sanır. İnsanları değerlendirirken konuşmasıyla değerlendirir; namaz kılışına, oruç tutuşuna bakar. Bizlerle komşuluk, yolculuk ve ticaret yapmadan inanır ve güvenir.

Başlığım belki garibinize gitmiştir, bana kızacaksınız biliyorum. Yanlış yapanlar kişiseldir. İslam’a ve Müslümanların geneline mal edilemez ama biz bize güvenenlerin canını çok yaktık. Diyorum ki bu millet, gerçekten bize bakarak iyi Müslüman kalmış… 18/05/2016

*03/09/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Mayıs 2016 Salı

Bu okulda üç yıl (I)



2010 yılında 5 yıllık bir yönetici iken zorunlu yer değişime tabi tutuldum.  Ek-2 puanım fazla yüksek değildi. Atamanın son günü gözüm kapalı tayin istedim.  Birkaç gün sonra sonuçlar açıklandı. Yeni yerime okulun web sayfasından bir göz attım. Şehir merkezine 17 km uzaklıkta, ikili öğretim yapan, ısınması sobalı, kanalizasyon sistemi olmayan bir okul görünüyordu.

20 Ağustos 2010 günü göreve başladım. Okul birbirine mesafesi 150 metre olan iki tek katlı binadan oluşuyordu. İki binanın arasında da sıvası bile yapılmamış, elektriği olmayan kömürlük olarak kullanılan bir bina vardı. Kömürlüğün arkasındaki briketler kırılmış, önü kilitli arkadan giriş çıkış yapılacak şekilde  mahallenin çocukları ya da gençleri tarafından  kapı açılmış, 24 saat mahalleliye hizmet veriyordu. Camları kırık dökük, bakımsız, küçük bir lojmanı da vardı.

Okulun dışı kahverengi içi ise kapı ve pencerelerine varıncaya kadar mor renge boyanmıştı. Pencereler ahşaptı, dışarıdan gelen yağmur ve rüzgarı içeriye misafir eden bir özelliğe sahipti, dokunduğun kapı elinde kalıyordu. Müdür odasına girdim, yardımcıyla beraber ortak kullanılan bir oda. Aynı zamanda okulun malzeme odası: demir dolaplar, eski bir TV, altında çekmeli bir dolap: içerisinde çekiç, pense, tornavida, işe yaramayan kapı kolları var idi. Fotokopi makinası çalışır görünümünde: düğmeleri basmaz, kağıt alan kasasını içe doğru bastırarak bir elinle dayaman gerekiyor. 8-10 çıktı almak için bir o kadar daha kağıt heba edilmeliydi. Çünkü kağıt sıkıştırıyordu. Öğretmenler odasına girdim. Tavanının bir kısmı çatı görünecek şekilde açık, diğer kısmı ise yukarıdan akıntı olduğu belli olan kontrplak ile kaplı idi.

Okul sıraları yontulmuş, karalanmış bir şekilde. Öğretmenlerin oturacağı sandalyelerden sağlamını bulmak için epey bir seçmece yapmak gerekiyor.  Sınıf ve tuvaletler en son kullanıldığı şekliyle kalmış, her yeri örümcek kaplamış. Aradığın ve aramadığın her şey vardı orada. Bir ben eksiktim o da tamamlandı gelince.

Elimi yıkayacağım musluğa davrandım okulun suyu yok, hizmetlisi yok, örümcekleri alacağım süpürgesi yok, küreği yok. Yok oğlu yok yani. Hiçbir şeyi yok muydu derseniz hakkını yemeyeyim bol pislik, toz, toprak, kömür ve soba isi. Bir de bakkala borç, kırtasiyeciye borç. Okulun bir kuruş parası yok. Enkazın enkazıydı bize düşen.

Koridordan geçerken gözüm wc öğretmen tabelasına ilişti. Tuvalet kime aitti? Bayanlara mı erkeklere mi? Başka da levha göremedim, çünkü tuvaleti bayan-erkek ortak kullanıyormuş. Müdürün yardımcı ve öğretmenlerin aynı odayı paylaştığını duymuştum da tuvaleti ortak kullandıklarına ilk defa şahit oluyordum.

Kömürlüğe girdim. Benden gayri her şey vardı içeride. Her şey rastgele atılmış:“Arkadaş bende ve bu okulda düzen ve intizam yok” dercesine. Ek binadaki asma kilit olan bir odaya girdim, adı arşivmiş: Okulun açıldığı 1964 yılından beri her şey kap-kacak, çuval, kağıt vb atılmış, her birinin üzerinde yeterince toz toprak. Yıllarca hiç insan ayağı basmamış sanki. Aya ilk basan gibiydim.

Binanın iç duvarlarına baktım, her yerde sinek izi vardı. Floresanlarında daha net görünüyordu. Sinekler iyi iz bırakmış, bakalım ben  de iz bırakabilecek miydim?

Görüntü bu kısaca. Bakalım eğitim ve öğretim açılınca nelerle karşılaşacağım. Bırakıp gidenler nur içinde yatsın. 17/05/2016

 – Devam edecek-