8 Mayıs 2016 Pazar

Teşekkürler Enerya


26/04/2016 tarihinde "dilinkemigiyok.blogspot.com.tr" sayfamda yazdığım  “Olmadı Enerya” başlıklı yazımı   03/05/2016 tarihinde sosyal medya üzerinden twitter’da  paylaşmıştım. 05/05/2016 tarihi itibariyle Enerya tarafından: “@rmznyuce Ramazan Bey merhaba, konu hakkında sizinle görüşmek için telefon numaranızı DM yoluyla göndermenizi rica ederiz.” Şeklinde bir twit atılmış.

Firma yetkilisi şahsımı telefonla arayarak dert edindiğim son ödeme tarihli konuyu çözüme kavuşturmuşturFirmanın takibi ve  çözüm yolu beni fazlasıyla memnun etmiştir. 

Enerya firmasına ilgi ve alakasından dolayı teşekkür ederim. Darısı diğer firmaların başına. 08/05/2016

6 Mayıs 2016 Cuma

Okul isimleri

Ülkemizde yöreye uygun, yöreyi hatırlatır türünden isim vermekten ziyade çoğu zaman başka mülahazalarla yeni isimler verilmektedir. Genelde siyasi amaç güdülerek verilen bu isimler daha sonra farklı bir siyasi parti yönetime egemen olduğu zaman yeniden değiştirilmektedir.

İsim verme konusunda en talihsiz kurumların başında  okullarımız gelmektedir. Bazı okullarımızın isimleri değişe değişe isim çöplüğü haline geldi. Karatay Terminalinin karşısında şimdilerde İl Milli Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılan bina eski bir okuldur. İlk açıldığı 1926 yılından itibaren okula verilen isimler: Hakimiyeti Milliye İlkokulu, Devrim Ortaokulu, Hakimiyeti Milliye Devrim İÖO, İnkılap İÖO, Mehmet Akif Ersoy İÖO, 23 Nisan Egemenlik İÖO. Görüldüğü gibi 1926 dan beri okula 6 defa isim verilmiştir. 

Son yıllarda okul isim değişikliği artarak devam etmektedir. Çoğu okulun binası eski bina olduğundan  ya da yeterli gelmediğinden  yeniden yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Yeni okul yapımında devlet çoğu zaman hayırseverlerin kapısını çalmaktadır. Kimi arsasını veriyor, kimi binasını yapıyor. Yapılan yeni binaya hayırseverin kendisi, eşi ya da anne-babasının ismi verilmektedir. Okul isimleri de uzadıkça uzamaktadır. Okulun ismi uzun olunca çoğu zaman doğru dürüst ifade edilememektedir. Hayırseverlerimiz sağ olsunlar eğitim ve öğretime bu şekilde destek olabiliyor. Bunun sonucunda da imzalanan protokol gereği okula ismi verilmektedir. İsimlerin bir kısmı hak ederek verilirken bir kısmı da hak etmeden veriliyor.

Lisede görev yaparken bir başka okulun ek binasında geçici olarak eğitim ve öğretim yapıyorduk.  3-4 vereseli bir hayırseverin bağışladığı 5.104 metre karelik arsa üzerine İl Milli Eğitim yetkilileri tarafından hayırseverin anne-babasının isminin verilmesi kararlaştırılır. Çift isimli soyadıyla birlikte. Ortaöğretim Genel Müdürlüğü lise yapımında 10.000 metre karenin altındaki yerlere bina yapılamayacağı görüşünü belirtmesiyle birlikte İlçe Belediye Başkanı, okul yapımı için hazine arazisinden 10.000 metre karelik bir arsa tahsisi yaptı. Arazinin üzerine devlet 5 katlı büyük ve donanımlı bir bina yaptı kendi bütçesinden. Hayırseverin bağışladığı arsa üzerine yapılmamasına rağmen protokol gereği 8+6+5+7= 26 harfli bir okul ismi çıktı ortaya.

Protokolde imzası bulunan hayırseverin kapısını çaldım. Yaptıklarınızdan dolayı teşekkür ederim. Sizin ve anne-babanızın isim ve fotoğraflarını okulun girişinde uygun yerde sergileyelim. Okulun ismi sade olsun” dedim. Hayırsever, “Babamın adını çıkarabiliriz” dedi. Sonra diğer yetkililerin makamına çıktım. “Hocam, okulun adını niye değiştirdiniz” diye. “Anlamlı bağış bu” dedi. Bunun neresi anlamlı bağış hocam, hayırsever fabrikatör, verdiği arazi vereseli bir arazi, üstelik verdiği yere de yapılmadı bina. Devlet bu binaya trilyon harcadı, kendisi yapsa tamam dedim. Yetkili, ‘Anlamlı bağış’ da ısrarlıydı. Hocam, hayırseverin bağışladığı arsanın bedeli ilçede ne kadar biliyor musunuz dedim. “Hayır” dedi. 30.000 TL’ye alınır deyince, “Yapma ya, sen daha önce niye gelmedin” dedi. Ardından, benim protokolden yeni haberim oldu. Eğer böyle ise ben size 10.000 metre kare bir arsa bulayım, okula benim adımı verin dedim. “Tamam, bul gel” dedi. Ayrıldım. Konuşmamı garip bulmuş olmalı ki, bir başka yerde benden dert yanmış. Mevzuu dinleyenlerden biri de “Hocam adam haklı değil mi” deyince, “Valla haklı” demiş. Hasılı hayırseverin vereseli arazisinin üzerine yapılmayan ve devletin yüklü para harcadığı binaya isimleri verildi maalesef. İşin garibi verilen isimler bir daha değişmemek üzere veriliyor. Bina yıkılıp yeniden yapılsa da isim aynı kalıyor. Benim anlattığım bir örnek. Daha niceleri vardır bu şekilde.

Okulların ismi çok kolay değişmemeli, hayırseverin ismi verilecekse sade olmasına, hatta sadece soyadı verilecek şekilde düzenleme yapılmalıdır. Uzun isimlerin hem söylenişi zor, hem de yazışmalarda uzun yer kaplamaktadır. Ayrıca isim değişikliğinden dolayı okulun flaması, mührü, tabelaları da değişmek zorunda kalıyor. Okulu çıplak vaziyette teslim alan okul müdürü de bahçeyi düzenleteceğim, flama, mührü değiştireceğim diye bir taraftan belediyelerle diğer taraftan da maddi kaynak bulmak için uğraşsın dursun.


Okul yapımında hayırseverlerden faydalanalım. Hayırseverler de yaptığı hayırdan dolayı  balık bilsin diyeceğine Hâlık bilsin düşüncesi içerisinde olmalıdır. 06/05/2016

Boşanmalar


Boşanmalar aldı başını gidiyor. Birçok çift evlenir evlenmez soluğu ayrılmak için mahkemede alıyor. Toplumun temel taşı olarak kabul edilir aile biliyorsunuz. Bu gidiş nereye gidecek? Son yıllarda ayrılmalardaki bu artışı neye bağlamak lazım? 

Şimdi evlenenlerin çoğu evleneceği eş adayını kendisi bulmasına, görücü usulü ile evlenenlerin sayısı iyice azalmasına rağmen evlilikler bir türlü rayında gitmiyor. Ayrılanlarda eğer bir de çocuk varsa vay halimize. Bu durumda  ne anne rahat eder, ne baba, ne çocuk, ne de tarafların ebeveynleri. Çoğu zaman çocuk orta yerde kalıyor. İstisnaları vardır ama her orta yerde kalan, parçalanmış aile çocuğu toplumun temeline konmuş bir dinamittir. Boşananların sayısı arttıkça evlenmeyenlerin sayısı da artmaktadır. Acaba benim de geçimim olmaz mı diye. Kimi de başımı bağlamayayım diye evlenmiyor, kimi aday aramada çok seçici davranıyor. Koyduğu prensipler çerçevesinde kılı kırk yarıp aday arıyor. Bir türlü istediği nasip karşısına çıkmıyor. Hasılı  evlenemeyen bir pişman evlenen bin pişman. Sorun eşlerin çalışması diyeceğim ama bakıyorum bu mesele eşi çalışmayanlarda da yaygınlaştı.

Her evlenen boşanmak için evlenmez. Ayrılıklarda vardır mutlaka bir sebep. Ayrılanları da kesinlikle ayıplamıyorum. Kimin başına ne zaman ne geleceği bilinmez. Ne zaman parçalanmış bir aile görsem yüreğim paralanır.  Bir evde büyümüş kardeşler bile çoğu zaman anlaşamazken farklı ev ve kültürlerde yetişenlerin bir araya gelmesiyle kurulan evliliklerde de anlaşmazlıklar ortaya çıkabiliyor. İki insanın, iki can taşıyan varlığın bir araya gelmesiyle sıkıntılar başlar. Yani insanın olduğu yerde sıkıntı olur. Önemli olan sıkıntıyı, problemi çözmeye çalışmak lazım. En ufak bir şeyde çat kapı gidilirse iki insanı bir arada tutamazsınız.

Her ailenin, her boşanmanın kendine özgü sebepleri vardır. Bildiğiniz gibi sosyal olaylarda tek sebep olmaz. Burada bu konuyu ele almaya çalışacağım.  Sanırım evliliklerde çok beklenti içerisine giriyoruz. Beklentilerimiz karşılanmayınca sıkıntılar başlıyor. Kız ailesindeki aşırı korumacılık, oğlanın ailesindeki oğlan elden gidiyor endişesi, kadının sosyal güvencesinin olması, eşlerin birbirini anlamadığı konularda asgari müştereklerde anlaşacakları yerde birbirlerini düzeltmeye çalışmaları, eşlerin birbirini aldatması, birbirine şiddet uygulaması, heveslerini çabuk almaları, aradaki problemi çözecekleri, birbirlerini yatıştıracakları  yerde eş ailelerinin yangına körükle gitmesi, üçüncü şahısların laf getirip götürmeleri, dert ortaklarının akıl vermesi... gibi nedenler sayılabilir. Hangi neden olursa olsun adı: şiddetli geçimsizliktir.

Bir evlilik kolay kurulmaz. İki ayrı doku bir araya geliyor. Birbirlerine şans ve zaman vermelidirler. Hele çocuk olmuşsa birinci öncelikleri çocuk olmalıdır. Mademki çocuk bizim her şeyimizdir. Çocuk: “Ben bu dünyaya gelir gelmez dert dinlemeye mi geldim, madem ayrılacaksınız benden ne istediniz” dese aile ne cevap verecek merak ediyorum. Aslında her şeyde olduğu gibi bu konularda da iletişim yolu açık tutulsa meselelerin büyük bir çoğunluğu çözülebilir. Her şeyde olduğu gibi bu konuda fevri davranmamak lazım, sabırlı olmak gerek.  Ayrıldığı zaman eşlerin sorunu bitiyor mu? Bitecek mi? Taraflar mutlaka bunu da düşünmeli. İki tarafın anne babası bir araya gelerek  evlenen çiftleri bir arada tutmak için çaba sarf etmelidirler. Evliliğin devamında sorun çözmek için haklı-haksız aranmaz. Taraf tutulmaz. Eğer illa taraf tutulacaksa kızın ailesi damadı, oğlanın ailesi de gelini tutmalı, herkes kendi çocuğuna kızmalıdır. Kavga gürültülerde yangına körükle gidilmemeli, “Efendim, sanırım bir yanlış anlama var, şunu kastetmiştir” denmeli. Asla laf taşınmamalı. Çiftler iki tarafın anne babasına daha sık gelip gitmeli. Aileler çocuklarını uzaktan izlemeli, sıkıntı hissettikleri zaman dünürler bir araya gelip, “Dünür, ben şöyle bir durum seziyorum, senin izlenimin nasıl, bu konuda ne yapabiliriz” şeklinde istişareye açık olmalıdır.

Eşler ayrılmayı düşünmeden önce kendi anne babalarının yılların birlikteliğini örnek almalı, doğan çocuklarını düşünmelidirler. Hiçbir anne babanın çocuğunun boynunu bükmeye hakkı yoktur. 06/05/2016




5 Mayıs 2016 Perşembe

Senin Suçun Benim Rüyalarıma Girmek*

Beraber okuduğu arkadaşlarının makam sahibi olduğunu görünce, yine arkadaşlarından olan baş makama çıkar.

Bir görev de kendisine tevdi edilmesini ister. Baş kadı, "Boş yer yok" der.

Sonra yine gider falan ilin kadılığı boş, beni oraya ata diye. Orası sana göre değil, burası sana göre değil diye epey bir zaman oyalar. 

Yine bir gün gider Bağdat kadılığı boş, beni oraya ata diye istekte bulunur.

Arkadaşı, orası sana göre değil deyince, orası bana göre değil, burası bana göre değil. Ben ne zaman atanacağım diye serzenişte bulunur.

Arkadaşı, dostum Bağdat Valisi ile anlaşamazsın. Cins, garip biri der demez: "Mübarek ben herkesle geçinirim. Hatta valiyle bile" deyince. Bağdat kadılığına ataması yapılır. 

Kadı'nın göreve başlamasıyla dönmesi bir olur.

-Halbuki ne de çok istemişti Bağdat kadılığını.

Arkadaşı, baş kadının huzuruna çıkar. Arkadaşı ne oldu, ben sana valiyle anlaşamazsın demedim mi der.

Müstafi kadı anlatmaya başlar:

"Efendim sabah göreve başlamak için Bağdat’a gittiğimde, yollarda idam sehpalarında asılmış insanlar gördüm. Geçtim makamıma oturdum.

Az sonra vali geldi, idam sehpalarına ve idam edilmiş olanları gördün mü diye sordu. Gördüm dedim. Ne dersin bu konuda dedi. Ben de suçları vardır dedim. Vali bana, "Onların suçları benim rüyama girmeleridir, başka da suçları yok" deyince tası-tarağı toplayıp geri döndüm.

Arkadaşı, ben sana valiyle geçinemezsin demedim mi diye sorar. Adam, "Efendim, ben herkesle, hatta valiyle de geçinirim. Ama adamın rüyasına girmeme gibi bir şansım yok. Bir gün adamın rüyasına girip idam sehpasında kelleyi verebilirim. İşte bu yüzden geri geldim cevabı verir.

Çift başlılık

Biz toplum olarak paylaşmayı bilmiyoruz. Ortak akıl ile hareket edemeyiz. Babanın yönettiği mal evlatlarına kalınca paylaşamaz. Kırgınlıklar, küskünlükler meydana gelir.

Makam, mevkileri de paylaşmayız. İçimizde tek olma, hep ben olma duygusu hakimdir. Hep benim dediğim olsun. Hep ben cazibe merkezi olayım düşüncesi hiç peşimizi bırakmaz. Biz siyaseti de paylaşmayız. Rabbena hebbena bizdeki ego. Birbirimizi olduğu gibi kabul etmeyiz, anlamaya da çalışmayız... Halbuki Uhut Savaşı öncesi Peygamber ortak akıl ile, istişare ile hareket etti. Kendi istemediği halde çoğunluğun kararına uydu ve Uhut'da kaybetmesine rağmen pişmanlık duymadı.

Bizim gibi ülkelerde siyaset arkadaş, dost öğütme sanatıdır. Kişilere göre tavır alırız.  Yönetim tarzımız kabile devlet anlayışıdır. Anayasamız girift bir haldedir. Çelişkilerle doludur. Bu sistemde kimse kendinden olanla anlaşamadı. Hep kriz üretti: Aynı partiden olmasına rağmen Özal-Yılmaz, Demirel- Çiller, Sezer- Ecevit, Gül-Erdoğan, Erdoğan- Davutoğlu maalesef anlaşamadı. O zaman sistemimizde bir sıkıntı var. Bazen insan kazanırken kaybeder, bazen de kaybederken kazanır.

Bizim sistem çift başlıdır. Teke indirilmeli... İnşaallah sonu hayr  olur. Kazanan ülke olur. Siyaset bu. Bazen iki iyi insan anlaşamayabiliyor.

Şimdi sıra: Araları iyiyken birbiri hakkında müspet kanaat belirtenler ayrıldıkları zaman da olumlu konuşmalıdırlar. Ya da susmalıdırlar. Erdemlice hareket bu şekilde olur.   05.05.2016

Birikimlerimi nerede değerlendirmeliyim?

-Efendim! Biraz birikimim var, nasıl değerlendirmemi istersin?
-Tam adamına geldin. Beni takip et.
-Sen piyasaları iyi okuyabiliyor musun?
-Piyasalar beni okur hep.
-Nasıl yani?
-Ben ne alırsam tepe taklak aşağıya gider. Neyi de elden çıkarırsam rekor kırar.
-Biraz daha açar mısın?
-Efendim! Bir lotu 35 liradan 3 lot aldım.  9 liraya kadar düştü. Gramı 105 liradan altın aldım, 80 liradan bozdurdum.  2.95’den dolar aldım, 2.79’a düştü. 6660 mark vererek taksi aldım, ekonomik kriz oldu, satarken 2000 mark civarındaydı. Hasılı altın aldım altın düştü, dolar aldım dolar düştü. Araba aldım,  arabanın değeri düştü. Neye tutunduysam elimde kaldı. Yüksek alıp düşük bozdurduğum ne varsa hepsi yükseldi anlayacağın. Almadığım, içine girmediğim arsa, tarla, ev gibi gayri menkuller var. Biliyorsun bunlar tavan yapıyor. İmkanım olursa bunlara yatırım yapacağım inmesini sağlamak için.
-O zaman ben seni niye takip edeyim? Ne aldıysan elinde kalmış.
-Sen beni takip et, yanılmazsın. Sadece yapacağın ben neye yatırım yaparsam sen tersine yatırım yapacaksın. Abdülhamit taktiği yani.
-O ne yaparmış?
-Bir şey yapacağı zaman Ruslar’a danışır. Onlar ne derse tersini yaparmış.
-Tamam şimdi oldu.
-Son bir şey sorabilir miyim? Yakınlarda ne alacaksın?
-Hiçbir şey.
-Niye?
-Çünkü sıfırı tükettim. 05/05/2016

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Nasıl bir nesil?

Dünün küçükleri bizler büyüdük, çoluk çocuk sahibi olduk. Bizi büyüten ve yetiştirenleri  beğenmiyoruz artık. Söz bizde şimdi. Çocuğumuzu istediğimiz gibi geliştirip eğitebilliriz. Üstelik bugün söz sahibiyiz. Allah'tan istedim bir göz, bana verdi iki göz. Zira  başka çocuklar da bizim. İstediğimiz şekilde yoğurabiliriz artık onları.

Yetiştirelim yetiştirmeye de. Nasıl bir gençlik yetiştireceğiz? Gençlik kindar mı olacak dindar mı?  Dini yaşayan mı, dine mesafeli mi olacak?  Aklını kullanan öz güven sahibi biri mi olacak, yoksa aklını kiraya veren, birilerinin fanatik militanı mı? Sosyal mı olacak asosyal mı?  Sınav odaklı yarış atı mı olacak, her şeyi boş veren mi? Sorumluluk verecek miyiz;  el bebek gül bebek, her şeyi başkasından bekleyen hazır yiyici mi olacak? Slogan gençliği mi isyancı mı?...

Giriştik hemen işe. Büyüklerin kafa yapısı nasılsa öyle bir nesil yetiştirmeye yoğunlaştık. Acelemiz vardı bir kere. Hemen sonuç vermeliydi. Hemen hemen hepsinin tarlası da okullar oldu. Eğitime yön verirsek istediğimiz gençliği yetiştirebilirdik. Kimi Köy Enstitülerini açtı istediği gençliği yetiştirmek için, kimi de İHL'lere göz kırptı istediği ideal gençliğe kavuşmak için. Kimimizi liseler kesmedi. Üniversiteleri karargah edindi.

Yaşı kemale ermiş söz sahibi insanımız ellerini hiç gençlerden çekmedi. Önce yetiştirdi, ardından belirli bir kıvama gelince piyasaya sürdü gençliği. 80 öncesi ihtilale zemin hazırlayacak şekilde sağ-sol kavgası kendisini gösterdi. Ölen, öldürülen, döven, dövülen, hapse giren, çile çeken, bedel ödeyen gençlikti.  Terör örgütlerinin üyelerine bakalım hepsi daha süt çocuğu. Bizim çocuğumuz. Canlı bomba eylemlerine girişenlerin kimliklerine bakalım, 20-25 yaş aralığında. Kötü olmasın, dine mesafeli olmasın, dinini bilsin diye  cemaatlere gönderilen çocuklar bir müddet sonra anne babasını beğenmeyip bağlı olduğu camianın neferi olup çıkıyor. Onlarla yatıp onlarla kalkıyor artık. Hiçbir yere gitmesin, kimse olmasın diyerek kendi haline bıraktığımız gençliğin ise ne tür zararlı alışkanlıklara duçar olduğunu görmek için anne babanın biraz daha uyuması gerekiyor. Uyandıkları zaman ise madde bağımlılığıyla mücadeleye girişirler ama heyhat.

Hedeflediğimiz amaca ulaşmak için kimimiz baskı, kimimiz yıldırma, kimimiz güdüleme, kimimiz beyin yıkama, kimimiz yönlendirme vb yöntemlere başvurur.

Şimdi arkaya yaslanalım, birazcık düşünelim. Yetiştirdiğimiz daha doğrusu yetiştiremediğimiz bu gençlik nereye gidiyor. Memnun muyuz gidişattan. Çok memnun olduğumuz söylenemez. Sadece memnun olanlar gençliği kendi emellerine alet edenler olabilir.

Geleceğimizin teminatı bu gençleri yetiştirirken onları yönlendirmekten ziyade onlara denetimli serbestlik verseydik, farklı düşünmelerine imkan tanısaydık, öz güven sahibi olmalarına zemin hazırlasaydık daha iyi olmaz mıydı… Bu ülkenin ortak değerlerine bağlı bir gençlik olsaydı, büyüğü büyük, küçüğü küçük bilen, kültürüne yabancı olmayan, birbiriyle tartışırken ikna metodunu kullanan bir gençlik olsaydı fena mı olurdu?

Ne olur, gençlikten elimizi çekelim. Bizim onlara verdiğimiz zararı kimse vermez, veremez...  04/05/2016