Bazıları hiç tenkit ve eleştiriye gelmez. Çünkü kendilerini dev aynasında mükemmel olarak görür. Hep övülmeyi ve methedilmeyi ister. Kafalarını kuma gömen devekuşu gibidir bunlar. Kazara içlerinden birini bir eksikliğinden dolayı eleştirmeye kalksan meslek dayanışması kendini gösterir. Hemen bir savunma ve saldırı refleksi ortaya çıkar.
Her meslekte mesleğini iyi icra edemeyen kişiler olsa da bunlara anlatamazsın. Beyefendi görünümüyle kazma küreğin arkasındaki sap gibidir bunlar. Nasıl yapıldıysa öyle olur. Ne eğebilirsin ne de kırabilirsin. Ancak insanı kırar, incitir ve üzer. İletişim nedir bilmezler.
Orman Eski Bakanı Mustafa Taşar kendisini kızdıran kişilere "Hala bıraktığımız yerde otluyorsunuz" demişti. Bunlar da kazma olarak gelir, kazma olarak giderler. Kendilerini asla yetiştirmezler. Yarım yamalak zekalarıyla başkasını kandırdım sanır. Bilseler ki, ancak kendilerini kandırabilirler.
Zekası ve anlayışı kıt olur. Sen falan şöyle yaptı de. O hemen saldırı var diye hakarete başlar: Senin gibilerine bu bile fazla diye. Kişiliğine saldırır. Zaten çapına bakmadan kendisini dev aynasında görmeye alışmıştır. Çıktığı o yüksek yerden başkasına kızar, hakaret eder, sürekli eleştirir. Böylesinin ne menem bir mahluk olduğunu denemek bedava. İstersen kaşının üstünde gözün var de. İşte gerçek yüzünü o zaman görürsün. Zaten bu tür kazma ve kürek sapından da başkaca bir davranış göremezsin. Hep pohpohlanan tiplerdir ne de olsa. İçindeki aşağılık kompleksini irin olarak akıtır üstüne. Ne büyük bilir, ne de küçük. Haddini de bilmezler. Dedim ya kazma mı kazma. En iyisi uzak durmak. Çünkü ne kazma kazmalığından ne de sap sağlığından vazgeçer. Bu tipler böyle geldi böyle gider. Bunlarla uğraşacağına deveye hendek atlat daha iyi. Mesafe alırsın. Bu tiplere karşı çalıyı dolanmak ve susmak edeplicedir. Yok yola getireceğim dersen pisliğini, kalabalığını sana bulaştırır...
Hiç mi işe yaramaz dersen, ancak kazmaya, küreğe sap olur diyeceğim ama hiç de haketmediği halde yemini ve suyunu fazla vermekten iyice kalınlaşırlar. Bu sefer sap da olamazlar. Olsa olsa ancak odun olurlar... 22.04.2016
22 Nisan 2016 Cuma
20 Nisan 2016 Çarşamba
Hikmetinden sual olunamayan sözlü mülakatları**
Dünya bir sınav yeridir. Ahiretin tarlasıdır. Dünyaya
imtihan için geldik. İmtihan süresi bir ömürle sınırlı. Ömür içerisinde telafi
edilirse edilir, edilemezse öbür dünyaya gideriz. Öteki alemde ise bu
dünyada yaptıklarımızın hesabını veririz..
Hayat bir imtihandır. İmtihan içinde sınav yani. Okumak
istiyorsak, okuyup bir yere gelmek istiyorsak mutlaka sınavlara girmemiz lazım.
Kolay gibi görünse de işin içinde sınav varsa zor oğlu zordur: En kolay sınav
bile insanı terletir.
Her sınav zordur. Ama en zor sınavlar sözlü sınavlardır.
Hababam filmlerinde de kendini gösterir bu sözlü sınavlar... 70-80-90'lı
yıllarda okuyan öğrencilerin korkulu rüyasıdır tahtaya çıkıp imtihan olmak.
Bakanlık bu sözlü sınavları kaldırdı. Bunun yerine öğrencinin sınıf içi
davranış ve derse katılım vb durumunu değerlendiren bir değerlendirme sistemi
getirdi. Tüm bir dönemi içine alan bu sürece de performans adını verdi.
Tahtaya kaldırılıp sözlü olma yöntemi okul hayatı boyunca
kaldırıldı. Okulu bitirip herhangi bir yerde görev almak için yazılı
sınavın yanında ayrıca mülakat adı verilen sözlüler hayatımızın bir parçası
olmaya başladı şimdilerde. Her sözlü sınav ne kadar hakkaniyet ölçüsü
içerisinde yapılırsa yapılsın beraberinde acabaları eksik etmiyor maalesef.
Kulağımıza kar suyu kaçırıyor nedense. Her bir sözlü sınav, mülakat adına ne
denirse densin kamuoyu nezdinde 'Torpilliler işe alındı, alınacak' olgu ve
algısı oluşturmaktadır. Hele bu tür sınavlara üst kademedeki birinin yakını
giriyorsa şayia alır başını gider. Yakın, kazanmayı hak etse bile 'Şuyuu,
vukuundan beter' olur. Bu açıdan bir üstün yakını bazen avantajlı olabiliyor,
bazen de avantajsız. Aslında şayialardan uzak kalmak için en iyi sistem yazılı
yapılan sistemdir. Yazılıda başarılı olan atanır. Atandıktan sonra ciddi
denetimlerle atananın performansı incelenir. Görevini yapan hangi düşünceden,
kimin akrabası olursa olsun işine devam eder. Görevini layıkıyla yapmayan,
yapamayan kim olursa olsun işine son verilir. Şimdi sizleri düşündüren, hafifçe
gülümsetecek fıkra ve anekdotlarla baş başa bırakıyorum:
***
Bir ülkede bir işe iki kişi alınacaktır. Yazılı
sınavı üç kişi geçer. Adayların sözlü sınava alınması kararlaştırılır. İşe
alınacak iki kişi belirlenir. Komisyon kara kara düşünmeye başlar: “Ya bizim
istemediğimiz 3.kişi kazanırsa. Ya da kazanmasını istediğimiz iki kişi
soracağımız soruyu bilemezse” diye. Komisyon üyelerinden biri: -“Siz o işi bana
bırakın, ben sizin istediğiniz adayları kazandırırım” der. Sınav başlar.
Kazandırılacak ilk aday çağrılır. Ona, “Titanic kazası hangi tarihte olmuştur”
sorusu sorulur. Adam cevabı bilir, geçer not alır. İkinci kazandırılacak adaya
da, “Titanic kazasında ölen kişilerin sayısı kaç kişi” diye sorulur. Bu
da cevabı bilir ve geçer not alır. Sıra, kazanması istenmeyen kişiye gelir. Ona
da, “Titanic kazasında ölenlerin adını soyadını söyle” denir. Adam cevabı
bilemez ve sınavdan geçer not alamayarak elenir. Böylece tertemiz bir sınav
yapılmış olur. Evli evine, köylü köyüne gider.
***
Kastamonu’da bir kişi resmi olarak işe alınacaktır.
Sınava çok kişi müracaat eder. Sınava girecek torpilli kişi önceden
belirlenir. Komisyon toplanır. “Kazanacak adayı ilk önce çağıralım, basit bir
soru soralım, formalite yerine gelsin” denir. Başına talih kuşu konan aday
sözlü mülakata çağrılır. Kendisine: -Kastamonu ile Abana arası 101 km'dir.
Abana’dan çıkan bir kuş 50 km hızla gelirse Kastamonu’ya ne kadar
sürede gelir, şeklinde bir soru sorulur. Torpilli aday düşünür, taşınır fakat
cevabı veremez. Komisyon ne kadar ipucu verdiyse de nafile. Sonunda
adama: -Arkadaş soru bu kadar zor mu, niye cevap vermedin, bu soru çok kolay,
lütfen çıkınız, derler. Adam dışarı çıkar. Dışarıda bekleyenler: “Ne sordu” diye
sorarlar. Soruyu söyleyince, “Çok kolaymış” derler.
Adam: -Neresi kolay bu sorunun? Yolculuk yapan bir kuş.
Kuşun ne zaman geleceği bilinir mi? Gider bir dala konar, su içmeye iner, yayılmaya
koyulur, cevabı verir.
***
Ramazan AYVALI: "Yozgat Yüksek İslam Enstitüsüne
mülakatla öğrenci alıyoruz. Adaylar sırayla girdi, çıktı. Bir tanesi geldi.
Kendisine küçük namaz sürelerinden hangisini sorduysam bilemedi. Adaya:
'Yavrum, bu süreler namaz kılmada da gerekli biliyorsun, bunları ezberle'
dedikten sonra komisyonun diğer üyelerine: 'Arkadaşlar, bende kanaat hasıl oldu,
buyurun siz sorun' dedim. Diğer üyeler de, 'Hocam soru sormaya gerek yok, bizde
de kanaat hasıl oldu, öğrenci çıkabilir" dediler. Öğrenci çıkar, az sonra
ardından yeni bir aday çağırmak için ben de çıktım. Baktım ki az önce sınavdan
çıkan çocuk: 'Arkadaşlar! Yeminle söylüyorum, benim hakkımda şimdiden
kanaatleri hasıl oldu, beni enstitüye almayacaklar" diye sesli bir şekilde
konuşuyor. Bu duruma şaşırıp kaldım" şeklinde bir anekdotunu anlatmıştı.
Burada olduğu gibi kazanamayan kişiler 'Torpilliler alındı'
şeklinde yaygara da çıkarabiliyor.
***
2000 yılında Anadolu Öğretmen Liselerine öğretmen alımı
için Kahta'dan Ankara'ya mülakata gittim. Tercih olarak da atanmak için Afyon
Anadolu Öğretmen Lisesini tercih ettim. Sınav öncesi adaylarla tanıştım. Benim
tercih ettiğim okulu isteyen Afyon'dan gelen 3 öğretmen daha olduğunu tespit
ettim. Bana "Torpilin var mı" dediler. Hayır yok dedim. "Madem
kimin kimsen yok. Ta Adıyaman'dan bunun için niye geldin be mübarek"
dediler. Sınava girdim. Komisyondakiler iyi davrandı. Branşımla ilgili sorulara
cevap verdim. Plan çeşitleri, disiplin amiri gibi sorular sordular. Ben de
biraz eksiğiyle birlikte cevap verdim. Komisyon başkanı: " Sadece Afyon'u
tercih etmişsin. Başka yerleri düşünürsen değerlendirelim dedi. Kendisine:
Halen Güneydoğu'da çalışıyorum. Eğer tekrar o taraflarda değerlendirecekseniz
kabul edemem dedim, ayrıldım. Sonuçlar açıklandı: Kahta İHL'ye devam...
***
1996 yılları olsa gerek. Kahta'da Lise 2. sınıfta dersine
girdiğim beyefendi bir öğrencim vardı. K. Kerimi çok iyi değildi. Bazı harfleri
çıkaramıyordu bile. Benden dersi geçemedi. O sınıfta okuması çok iyi olan
öğrenciler vardı. İki yıl sonra imamlık imtihanı yapıldı. Benden geçer not
alamayan öğrencim sözlü mülakatta imam hatiplik sınavını kazandı. O
sınıftan en yüksek not verdiğim öğrencilerim adı geçen sınavda başarılı
olamadılar. Anladığım kadarıyla benim not verişimde bir sorun vardı. Başka bir
düşünce akla getirmemek lazım. Hikmetinden sual olunmaz tabii.
Sözlü mülakatta görev alan komisyon üyeleri hakkaniyetten
ayrılmamalı, verdiği kararlarla kamu vicdanı ikna olmalıdır. Adaylardan ehil
olanı seçmelidir. Başkasının direktifiyle hareket eden emir eri olmamalıdır.
İsmi verilen adayın hakkını korumaktan ziyade kimi kimsesi olmayan adayların
hakkını gözetmek için eli vicdanında karar vermelidir. Adalet duygusunu
asla zedelememelidir. Kul hakkına girerek ahiretini berhava etmemelidir.
Benden söylemesi... 19.04.2016
** 19.4.2016 tarihinde Kahta Söz Gazetesinde
yayımlanmıştır.
17 Nisan 2016 Pazar
Beğendin mi Müftü Bey yaptığını?
Nisan ayı dendi mi ‘Kutlu
nebiyi’ anma haftası akla gelir. Kurum, kuruluş, vakıf, dernek, okullarımız vb
herkes bu anmalarda çorbada tuzum olsun mesabesinde , karınca kararınca çaba sarf ediyor. İnşallah
yapılan anmalar amacına ulaşır, birlik ve beraberliğimizin tesisine katkıda
bulunur. Bugün size katıldığım bir ‘Kutlu Doğum’ programındaki gözlemlerimi
aktarmak istiyorum:
Program öncesinde tüm
misafirlere yemek ikram edildi. Programın içeriğine bir göz attım: K. Kerim
okuma, protokol konuşmaları, sinevizyon, müftünün birlik vurgusu yapan
konuşması, profesyonel ilahi grubu, umre çekilişi, bisiklet çekilişi, veda
hutbesinin okunması, aralara serpiştirilmiş hadisler (üçerli öğrenci grubunun her birinin bir hadis okuması, diğerinin
anlamını vermesi, öbürü de hadisten anladıklarımızı okuması) yarışma
ödüllerinin verilmesi ve dua. Gördüğüm kadarıyla dolu dolu bir program
hazırlanmış.
Program öncesi müftü
bey gelir, içeriğe bir bakar. Hemen görevlileri çağırır ve “Hadisleri ve Veda
Hutbesini çıkarın, benim konuşmamla ilahi yeter” şeklinde talimatlar verir.
Program komitesi ne yapacağını şaşırır, emir demiri keser çerçevesince denileni
yapmaya karar verirler. Salon bayan, çocuk ve öğrenci ağırlıklı: Hınca hınç
dolu. Çocuk olur da gürültü olmaz mı? Hafifçe gürültü var. Müftü bey
konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet edilir. Eline mikrofonu alır: “Nerede
bizim görevliler, nerede çalışanlar, bu gürültü ne böyle, …Hoca! Aralara
dağılın şu çocukların yanına susturun” şeklinde konuşmasına giriş yapar. 40
dakika kadar konuşur ama ne konuştuğu akıllarda kalmaz. Çünkü herkesin aklı
girizgahta kalmıştır. Konuşmasını bitirdikten sonra ilahi söylenirken eline telefonunu
alır, kimseye haber vermeden çeker gider.
Yüz yüze değiliz, eğer
sizinle karşı karşıya olsaydım, bu tavır
ve davranışı nasıl bulurdunuz diye sorardım size… Benim garibime gitti bu
tavır. Hiç yakışık almadı. Amir olarak programın içeriğine çok önceden bakıp
müdahale edebilirdi. Program saatinde hadis ve veda hutbesini okuyacak öğrencilerin
çıkarılması hiç pedagojik geliyor mu size? Gelmez. Çünkü okuma heyecanıyla o
öğrenciler günler öncesinden çalışmalarını yapmışlar, okuyacağı anı
bekliyorlar. Okuduğunu annesi görecek, babası görecekti. Haydi bunu etkinlik uzamasın diye yaptı diyelim. O
bölgede halkın itibarını kazanmış ve bir görev ifa eden, kendisinden büyük
çalışanlarına topluluğun içerisinde kızarcasına emir ve talimatlar yağdırmasına
ne demeli? Bir topluluk karşısına çıkınca elbette ses, gürültü olacak. Mikrofon
sende. Pekala yeteneğinle o çocuklara tatlı bir dil kullanarak susmalarını
sağlayabilirdin.
Programdan sonra
çalışanlarından birini gördüm, gerçekten çok üzgündü. Adamlar güzel bir program
olacak diye günlerdir koştursun, onca yorgunluğun ardından kalabalıklar
içerisinde bir de azar işitsin. Günün anlam ve önemine uygun düşmedi. Hiç
olmadı gerçekten. Halk ve çalışanlar sizi ‘Vereset’ül Enbiya’ makamında
görmektedir. Bence evine varınca çok iyi bildiğini sandığım Ali İmran 159.ayeti
tekrar bir daha oku. Yaptığın gafı daha iyi göreceksin. Bu tavır beni 10 yıl
öncesi bir TV programına götürdü. Programda o zamanlarda kulvar değiştirmemiş
Nazlı ILICAK’a, “Yaşar Nuri ÖZTÜRK hakkında ne düşünüyorsun” şeklinde bir soru sordular. “Din alimi gibi davranmıyor, kibirli görüyorum. Din alimi dediğin biraz mütevazı olmalı”
dedi. Onun konuşmasında kibir var mı bilmem. Herkesin iç halini Allah bilir.
Fakat biz görüntüye göre değerlendiririz. Gazeteci doğru söylüyordu. Maalesef
bu programdaki müftü beyin konuşmasında, hal ve tavırlarında da bu sezgiye
vardık.
Programın ardından böylesi
hoş olmayan bir tavır akıllarda kalacağına keşke haftanın temasına uygun ‘Birlik
ve beraberlik mesajı veren vurgular kalsaydı dimağlarımızda… 17/04/2016
Cebimin istenmeyen yüzsüzleri*
Bazı
misafir tipler vardır kapıdan kovsan pencereden girer, oradan kovsan bacadan
girer. Böyle misafirler düşman başına. Son yılların misafir tipi ise, cep
telefonuna vakitli vakitsiz gelen bildirimler.
Mesajlaşma
ve görüşmeme yetecek şekilde cebime sığan küçük bir telefonum vardı. Başkası
elinde telefon, kulağında kulaklık ile sürekli meşgul olurken benim telefonum
cebimdeydi. Mutlu mu mutlu idim. 1987 yılından beri görüşmediğim bir
arkadaşımla bir yerde karşılaştım. Birbirimize telefonlarımızı verip ayrıldık.
Fakat o da ne? Telefonuma gelen bir bildirim. Bakıyorum dostum
kes-kopyala-yapıştır mesajları gönderiyor. Telefonumu verdim vereli günde 2-3
mesaj gelmeye başladı. Telefon açıp gönderme de diyemedim alınmasın diye.
Çocuğuma: Şu numarayı engellenenler listesine alıver dedim. Az sonra çocuğum geldi: Baba, bu
telefonun engelleme özelliği yok dedi. O zaman engelleyen bir telefon alayım
dedim. Kullanılır ve işimi gören telefonu bırakarak cebime sığmayan akıllı bir
telefon aldım. Üstelik bir de oğlan istedi. Ona da aldım. Eskiler derdi: Kötü
komşu mal sahibi yapar diye. Benim dostum da beni yeni bir telefon sahibi
yaptı. Tabii masrafı da cabası. Telefonu da taşımak için yanımda taşıdığım el
çantası da bonusu.
İstemediğim,
bıktırıcı mesajları ve reklam amaçlı açılan telefonları engellemeye başladım.
Hoşuma da gitmişti. Fakat yeni bir sorunum var: Telefonum, numarası belli
bildirimleri engelliyor ama firma adıyla gelen mesajları engelleyemiyordu.
Hemen devlet baba imdadıma yetişti. 01/05/2015 tarihinde yürürlüğe giren 6563
sayılı reklam amaçlı firma mesajlarını yasaklayan bir kanun çıkardı. Sorumlu
firma mesajları hemen kesildi. Fakat kısa bir müddet sonra
sorumsuz, kanun dinlemeyen yeni firma mesajları gelmeye başladı. Ardı
arkası da kesilmedi. Engelleyemiyordum da. En iyisi bilgi edinmeye başvurayım
dedim. Firmaların tek tek adını yazarak şikayetçi oldum. Fakat sevincim
kursağımda kaldı. Çünkü bilgi edinmeden:”… 6563 sayılı Kanun ve anılan
Yönetmelik çerçevesinde şikâyet başvurularının işleme alınabilmesi için, bu
başvurularda iletişimin türüne bağlı olarak; şikâyetçinin T.C. kimlik numarası,
adı-soyadı, imzası, ikametgâh adresi ve telefon numarası/elektronik posta
adresiyle birlikte abonesi olunan GSM operatörünün adı/elektronik posta hizmeti
sağlayan işletmenin adı, iletiyi gönderenin numarası/elektronik posta
adresi/bunların bulunmaması halinde marka veya işletme adı gibi içerikte yer
alan bilgiler, iletinin gönderilme tarihi ve saati ile içeriğinin tamamına yer
verilmeli…” şeklinde cevap geldi. Adı geçen firmaların internet sayfalarına
girdiğimiz zaman bilgi edinmede istenen bilgilere maalesef ulaşılamıyor.
Aktivasyon da yaptırmıyor. Anlayacağınız gerekli gereksiz iletiler gelmeye
devam ediyor. Benim engelleme özelliği olan telefonum ve devletin 6563 sayılı Kanunu işe yaramadı.
Gece gündüz bu lüzumsuz bildirimleri almaya devam ediyorum.
Devlet
bazen, her ne kadar işe yaramasa da vergi yüzsüzlerini açıklardı. Ben de son
çare olarak çözüm bulamadığım bu mesaj yüzsüzlerini sizinle paylaşmak
istiyorum: ALBET, AVMBET, AXBT, BARİKAPARK, BHSFUTBOL, BETODIN,
BETKID, BETMOD, BETVOLE, BETGARANTİ, BESTSİLVER, CANLIGAZİNO, CASHAGO,
CIBROBET, DOLUKART, FAVORIPOKER, FENOMENBET, GRANDBETING, GRANDROYAL,
HIZLIKAZAN, INTERBAHİS, JOJOBET, KAHVEHAN, KLASGAMING, KLASBAHİS, LIDYABONUS,
LIDYABET, LİKE TOUR, MESTBET, MODABET,
PLUSGOAL, PIABET, POKERCLASS, POKERCLAS, PULİBET, QEENBET,
SUPER ORAN, TUBET1, YATIRIM…
Rabbim
anlayışlı misafirlerle karşılaştırsın. Burnunun dibinde biten istenmeyen
yukarıdaki yüzsüzlerden bizi kurtarsın. Başka ne diyeyim? Belki utanırlar,
tabii biraz edep ve haya kalmışsa şayet… 17/04/2016
* 20/04/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
* 20/04/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
15 Nisan 2016 Cuma
Birlik zamanı: Hem de şimdi **
Anma ve
hatırlamada çok mahiriz biliyorsunuz.
Hiçbir toplum elimize su dökemez. Nasıl
yaptığımızı merak eden diğer ülkeler bizden kurs alsa yeridir.. Kendimi bildim
bileli ömrüm hep anma vb etkinliklerle
geçti. Herhangi bir kimseyi anmaktan onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya
vaktimiz kalmadı neredeyse. Konuşma, hatırlama, program yapma konusunda yani teoride 10 numarayız. Pratikte ise yıllardır geçer not alamadık;
hep sınıf tekrarı maalesef bizimkisi.
14-20 Nisan haftası
malumunuz üzere ‘Kutlu Doğum Haftası.’ Okullarda, kurumlarda, vakıf ve
derneklerde yarışma etkinlikleri, konuşma programları, yemek ikramları, ilahi
etkinlikleri hız kesmeden devam ediyor. Yapılan bu faaliyetlerde harcanan
meblağın miktarının az olduğunu düşünmüyorum. Yarışmalarda verilen ödüller
manevi değeri yüksek sembolik olmaktan çıktı. Dudak uçuklatır cinsten. Nisan
ayındaki Kutlu Doğum Haftasına yetişecek şekilde yapılan bu yarışmaların hedef
kitlesi genelde öğrenciler. Gelen yarışmaları öğrencilere duyururken hepsinin
sorduğu “ Ödül olarak ne var” sorusu. Öğrenci ödüle göre sınava girme-girmeme
planı yapmaya başladı. Çıta o kadar yükseldi ki yarın bu tür yarışmalarda ödül
verilmeyecek ya da verilecek ödülün
miktarı şu kadardan yüksek olmayacak dense öyle zannediyorum yarışmaya
katılacak kimse kalmayacak. Bu tür yarışmaların sponsoru hep hayırseverlerimiz.
Yarışmaya kalkan masrafı karşılamak için veren elin kapısında buluyor kendini.
Allah sayılarını artırsın.
Etkinlik olur da ilahi
olmaz mı? İlahiler amatör grubun söyleminden ziyade işi parayla yapan
profesyonellere havale edilmeye başlandı. Sade olarak söylenen ilahiler bizi
ayrı bir duygulara götürürken şimdilerde müzik aletleriyle konser şekline
dönüştü artık.
Peygamber kalkıp gelse
uzaktan bizi gözlemlese ne derdi acaba
bize? Demez miydi siz beni anmaktan yaşamaya, benim dediklerimi yapmaya ne
zaman vakit bulacaksınız? Haydi benim doğumumu bir defa andınız, yılda iki
defaya çıkarmak da neyin nesi? Sonra siz beni anacağız derken neredeyse gövde gösterisi
yapıyorsunuz, kendi reklamınızı yapıyorsunuz dese ne cevap verebiliriz? Gelin
birlik olalım diyerek içinizdeki hastalığı tespit etmişsiniz, o zaman hala niye
bir değilsiniz? Bu akan kanlar ne böyle? Ben size cemaatte birlik, tefrikada
azap vardır dedim siz ne yaptınız? Birbirinizi boğazlamaktan başka dese ne
deriz gerçekten. Yüzüne bakabilir miyiz O Kutlu Nebinin?
Yazım yanlış
anlaşılabilir. Niyetim peygamber anılmasın, hatırlanmasın demiyorum. Sadece bu
vb etkinlikleri abartmayalım. Yarışma vb etkinliklerde hediye ve ödül çıtasını
çok yükseltmeyelim. Yapacağımız etkinliklerde ayağımızı yorganımıza göre
uzatalım. Hep aynı hayırseverlerin kapısını çalmayalım. Yapılan programlarda
sadelik ve samimiyet ön planda olsun. Her bir anmada öz eleştiri yapalım. Bu
yılın teması “Tevhit ve vahdet- gelin birlik olalım” konusu mu? O zaman önce
bölük pörçüklüğümüzü masaya yatırarak işe başlayalım. Birliği yeniden nasıl tesis ederiz diye kafa yoralım. Birbirimizi taşlamayı bırakıp
Şeytan taşlamaya vakit ayıralım. Birliğimizin önünde kim engelse gelin hep
birlikte onu düşman belleyelim. Onunla mücadele edelim. Birbirimize hesap kitap
yapmayı bırakıp Allah’a nasıl hesap vereceğimizi, Peygamberle karşılaşırsak yüzüne nasıl
bakacağımızı gözümüzün önüne getirelim. Sizi anıcılar, sizi söylem hayranları, sizi
pratik düşmanları dese ne deriz önce onu düşünelim.
Gelin bu sene şu Şeytan’ın
bacağını kıralım, bu yılın Kutlu Doğum temasına uygun bir şekilde topluca “Allah’ın ipine sarılalım, ayrılığa
düşmeyelim.…O’nun kopmayan sağlam kulpuna sarılalım… Cemaatte rahmet, ayrılıkta
ise azap olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayalım.” 15/04/2016
** 17/04/2016 günü Kahta Söz Gazetesinde 19.04.2016 tarihinde ladik.Biz sitesinde yayımlanmıştır.
** 17/04/2016 günü Kahta Söz Gazetesinde 19.04.2016 tarihinde ladik.Biz sitesinde yayımlanmıştır.
Milli meselemiz: Giyim kuşam*
Sabah 07.29'da telefonum çaldı. Baktım
kayıtlı bir velimin telefonu. Açtım telefonu. Alo demeye kalmadan: " Hocam
yarışmaya serbest kıyafetle mi geleyim, yoksa okul kıyafetiyle mi?"
Sorusuyla karşılaştım. Cevabım tekti
tabii: Okul kıyafetiyle kızım dedim.
Telefonu kapattım. Baktım bir cevapsız
çağrı daha. Aynı öğrenci 07.21'de bir daha aramış. Anlaşılan kıyafeti dert
edinmiş, gece yatamamış, Güneş'in doğmasını gücün beklemiş. Sarılmış hemen
telefona bir umutla, acaba serbest kıyafetle gelebilirsin cevabı alabilir miyim
diye. Aslında istediği cevabı verseydim çocuğun mutluluğuna diyecek yoktu. O
hazzı verir miydim ona. Vermedim tabii. Çünkü devletin eski soğuk yüzünü temsil
ediyorduk ne de olsa. Şimdi de mahalle baskısı, veli baskısı, çevre baskısı,
firma baskısı, öğretmen baskısıyla bastırabildiğimiz kadar bastırıyoruz o
serbestlik özlemlerini.
Baskıyı yapanlar geri planda, idareciler
ise Erol TAŞ rolüyle en önde... Hafta başında veya hafta sonunda yapılan
törenlerde eline mikrofonu alan kıyafetle başlıyor, kıyafetle bitiriyor
konuşmasını. Hızını alamıyor teneffüslerde, gerekirse derslerde sürek avına
çıkıyor: Nerede pantolonun, nerede ceketin, bu saçlar ne böyle, bu kırmızı
rengi niye giydin diye. Şu öğrenciler okul kıyafetiyle geliverseler eğitimin
bütün derdi bitecekti aslında. Çünkü bu ülkede kılık kıyafet meselesi memleket
meselesidir. Hal yoluna kondu mu okula ve eğitime disiplin gelirdi. İşin garibi
forma diye direten veli, öğretmen, yönetici hemen herkes serbest giyiniyor. Tek
uğraştığımız kişiler daha 18'ini bitirmemiş orta ve lise öğrencileri.
Gerekçemiz de hazır: Efendim emniyet açısından önemli, fakiri var zengini var;
bazıları marka giyerken diğerleri alamaz. Üstelik çok açık ve dar
giyiniyorlar...
Ömer DİNÇER zamanında kısa bir süre
uygulanan serbest kıyafet uygulamasından görülen aksaklıklar yüzünden hemen
vazgeçildi. Aslında biraz sabredilseydi giyim-kuşam normal seyrine dönecekti.
Yaşlılar bilir: Eskiden kışların çetin geçtiği, karların 50-60 cm olduğu
dönemlerde yayılmaya gönderilemeyen büyükbaş hayvanlar uzun süre ahırda
beslenirdi. Ne zamanki karlar eriyip Güneş açınca annelerimiz hayvanın ayakları
açılsın diye dışarı çıkarırdı. Aylardır
ilk defa dışarı çıkan hayvan bir o tarafa, bir bu tarafa koşar, nereye
bastığını bilmezdi. Ara ara bu şekilde dışarı çıkarılan hayvan bir müddet sonra
ne yaptığını ve nereye bastığını bilen bir hayvan olarak normalleşirdi. Teşbihte hata olmasın. Kılık
kıyafet serbestliğiyle birlikte görülen anormal giyim kuşamı ben; gün, Güneş
görmemiş hayvanın durumuna benzetirim. Ah biz büyükler biraz sabredebilseydik
çocuklarımız normalleşeceklerdi. Fakat neredeyse hiç birimiz çocukların yanında
yer almadı.
Kıyafet toplumsal bir olaydır. Toplumsal
konu ve olaylarda tek doğru yoktur. Formanın ve serbest kıyafetin eksi ve
artıları vardır. Zamana bıraksaydık aslında çözülürdü bu mesele. Bir zamanlar
kamusal alan adı altında Laikliği götürecek gericiliğin simgesi nice canlar
yakan başörtüsü bugün her yerde serbest. Ne irtica hortladı, ne de Laiklik
elden gitti.
Liseyi bitirdikten sonra serbest kalan
gençlerimizin giyim kuşamındaki uçuk kaçık giyim tarzına ne diyebiliyoruz
şimdi? Bu tür giyimlerin moda, özenti, kendisini ispatlama gibi nedenleri olsa
da okul hayatındaki anlamını kavrayamadığı formaya tepki de var bu nedenler
arasında.
Çünkü tek tip kıyafet çocukların
kişiliklerine de sirayet ediyor. Tek tip elbise, tek tip düşünce bu asrın
çocuklarına dar geliyor. Gençlik bunu yırtmaya ve yıkmaya çalışıyor. Zorla
forma ısrarı, yemek yemek istemeyen ya da sevmediği bir yemeği ebeveynlerin
çocuklarına zorla yedirmesine benzer. Aslında bu ısrarımız çocuklarda nefreti
doğuruyor, isyan bilinci öne çıkıyor. Bu dönemde çocuklarımız serbest kıyafet
giyerken denetimli serbestlik, onlarda
sorumluluk bilincini daha erken yaşlarda almalarına imkan sağlayabilirdi. Keşke
kılık kıyafet konusundaki tavizsiz tavrımız yerine onlara hayatı ve hayatta
karşılaşabilecekleri kötülüklere karşı kendilerini nasıl koruyabileceklerini
öğretebilseydik daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
Gelin çocuklar üzerinde biraz gözlem
yapalım. Bir okul bir piknik yapacak olsa, bir geziye gidecek olsa; bir
program, bir etkinlik, bir yarışmaya katılacak olsa öğrencilerin tek sorduğu:
" Hocam serbest kıyafetle gelebilir miyiz?" Sorusu. Hani tilkinin yüz
planından 99'u, horoz üzerine olurmuş ya. Öğrencilerinki de o hesap. Akılları,
fikirleri kıyafette.
Serbest kıyafet özlemi çeken bu çocukların
hasretlerine son versek inanın kıyamet kopmaz. Yeter ki velisiyle,
öğretmeniyle, idarecisiyle çocuklar üzerinde ikna metodu, denetimli serbestlik
ve rehberlik yapalım. Bu işkenceden çocuklar da kurtulsun, okul yönetimleri
de... 14.04.2016
* 23.04.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
* 23.04.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
14 Nisan 2016 Perşembe
Pazar yerleri: Savaştan çıkmış gibi
Siz akşam dağıldıktan
sonra semt pazarlarının son halini hiç gördünüz mü? Özel olarak bakmaya ve
görmeye gitmesem de zaman zaman pazar yerlerinin son halini maalesef
gözlemledim.
Savaş alanından farksız
gerçekten. Pazarcımız nerede ise elindeki her şeyi bırakıp gitmiş, devreye
belediyenin elemanları temizlemek için seferber olmuş. Hele bazen esen rüzgarla
birlikte mahallenin tümüne çöplerin dağıldığını görürsünüz. İşin garibi çevremdeki
bazı insanlarla bu görüntüyü paylaştığım zaman herhangi bir rahatsızlık emaresi
görmedim. Rahatsız olan varsa da ben rastlamadım. Kendi kendime sanırım bende
bir anormallik var diye düşünmeye başladım.
Belediyelerimiz,
vatandaşımız pazar ihtiyacını gidersin diye semt pazarları düzenlemiş. Güzel
bir hizmet. Pazarcı kardeşimiz, yaptığı satıştan dolayı işgal ettiği yere
–adını tam bilemesem de- belediyelerimize işgaliye parası ödemektedir. Alışveriş sonrası ortaya çıkan görüntünün kaldırılması için belediye çalışanlarının
sarf ettikleri efor, yanlarında çöp arabaları, ardından itfaiye aracı ile pazar
yerinin yıkanması göz önüne alındığı takdirde alınan ücretin yapılan masrafı
karşıladığı kanaatinde değilim. Velev ki alınan ücret yapılan masrafı karşılamış,
hatta belediyemiz bu işten kar elde etmiş olsun. Bu işte bir anormallik var.
Biz birey olarak
kullandığımız yeri temiz bırakmayı ne zaman öğreneceğiz gerçekten merak
ediyorum. Oturduğumuz zaman temizlik konusunda mangalda kül bırakmayız. Ben bu
güne kadar konuşmasından pis bir insanımıza rastlamadım. Gittiğimiz piknik
yerini, satış için kullandığımız pazar yerini, gezinti ve mesire yerlerini hiç
temiz bırakmıyoruz. Bıraktığımız yere tekrar geldiğimizde de temiz yer ararız,
giderken temiz bırakmayı pek düşünmeyiz. Hep buraların temizleyeni var, bu onun
görevi temizleyecek diye bekliyoruz. Doğru. Kullandığımız yerlerin
temizleyenleri var, onların görevi buraların temizliğini yapmak... Biz ne çabuk
unuttuk her birimizin bildiği ve kullandığı:”Aslan yattığı yerden belli olur,
temizlik imandandır, temizlik imanın yarısıdır”...vb. sözleri. Hülasa, ortak
kullanım alanlarını hep kirli bırakıyoruz. Öğrencinin kullandığı sınıfa günlük
temizlikçi girmese ertesi gün ders işlenmez, tuvaletlerin arkasına yazılar yazılmakta,
sıraların üzeri bıçakla yontulmakta, banklarda ve parklarda çitlenen çekirdekler yere atılmakta, su
depoları, elektrik depoları veya düzgün boyalı bir yer gördüğümüzde her yere
yazıların yazıldığını görmekteyiz, sigara izmaritleri ise şehrin her bir yerini
kaplamakta...İyi bir nesil yetiştiremiyoruz maalesef. Hep kendini düşünen,
çevresine zarar veren bir nesil, yakıp yıkan, kamu ve özel şahsın eşyasına
zarar veren...Gerçekten nereye gidiyoruz? Bu gidiş nereye hiç sorguluyor muyuz?
Davranışa dönüşmeyen eğitim sistemimizi de mutlaka sorgulamalıyız. Neyse mesele
uzun, bizim konumuz pazar yerleri idi.
Belediyelerimiz pazar
yerlerinde satış yapan esnafa çöp poşeti dağıtarak işe başlayabilir. Esnafımız
akşam giderken bırakacağı çöpü poşetin içine bırakıp ağzını bağlayabilir.
Görevliler de kenara ağzı bağlı bir şekilde bağlanmış çöp poşetlerini çöp
arabalarına doldurabilirler. Bu kurala uymayanlar da çıkabilir, bunun ceza-i
müeyyidesi uygulanabilir. Zaten pazarcının işgal ettiği yer bellidir, kimin
yeri kirli ise kendisi önce uyarılır, ikinci de cezası verilir, daha da
uyumuyorsa pazarda satış yapması engellenebilir.
Bizim vatandaşımıza yol
gösterilirse, ceza-i müeyyide uygulanırsa bu işte kısa zamanda yol alırız. Bizim 5326 Sayılı Kabahatler Kanunumuz var
bildiğim kadarıyla. Yeter ki kuralları uygulayalım ve uygulamada sürekli
olalım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)