19 Ocak 2026 Pazartesi

Çayın Adresi

Halihazırda çalıştığım okulda ders zili 8.00'de çalar. Çıkış zili ise 16.15'te sona erer.

İlk saatlerde hep dersim olur.

İlk derse yetişmek için evimden 20 dakika önce çıkmış olmalıyım ki derse zamanında yetişeyim.

Nöbetçi olduğum gün en az bir 20 dakika önce okulda olurum.

Nöbet defterini imzaladıktan sonra nöbet yerine geçmeden önce sabah çayını içmek için çay ocağına uğrarım. Her seferinde de çayımı bardağıma doldurur, nöbet yerime geçerim. Hiç elimin boş döndüğünü hatırlamıyorum.

Çay setinin üzerinde üç demlik çay hazır olur. Hangi demlik biterse, yerine yenisi demlenir.

Önceki çay işine bakan kimseye günde kaç demlik çay demleniyor diye sorduğumda, yanlış hatırlamıyorsam, 17 demlik diye söylemişti.

Çay işine bakanın bir işi olsa okulun emektar memurları devreye girer. Daha olmadı, öğretmenler çayı demler.

16.15'ten sonra eve gitmeden soluklanıp bir bardak çay içeyim desen, çay yine olur.

Çalıştığım onca okul ve kurumda bu kadar çok çay içildiğini, sabahtan akşama günün her saatinde çay olduğunu ilk burada gördüm.

Dersten çıkan soluğu çay ocağında alır.

Çay hem taze hem de nefis. İçtikçe içesi geliyor insanın.

Sabahtan akşama içimiz dışımız çay olur. Çaya doyarız.

Yaz böyle kış böyle.

Sabah çayını demleyen genci okula giriş yaparken okulun önünde çayını yudumlar görürüm.

Güneşin daha doğmadığı, havanın kapkaranlık olduğu gündüzün kısa olduğu kış günlerinde bile ders başlamadan bir yarım saat önce bir demliğin bittiğini görürüm.

Bir gün, ne ara demledin de bir demlik bitti dedim görevliye sabah sabah. "Yediye on kala çay hazır olur hocam" dedi. Sen okula ne zaman gelirsin dedim. "Saat 06.00'da evden çıkarım. İlk işim çayı hazır etmek olur. Erken gelen hocalarım var. İçiliyor" dedi.

Bu okula çayın adresi dense yeridir.

Bugüne kadar o kadar okulda çalıştım. Hiçbir okulda hatta çoğu işyeri ve kurumlarda çay bu kadar erken hazır olmaz. Çoğu yerde çalışanlar çayın hazır olmasını bekler. Bu okul ise çay içecek personeli bekler. Burada sabah yedi olmadan çayı hazır eden arkadaş bir teşekkürü hak ediyor.

18 Ocak 2026 Pazar

Konya Merkeze Kar Niye Yağmıyor?

Konya'nın civar ilçelerine ve merkeze yakın kırsal yerlere kar yağsa da merkez bu kardan yararlanamıyor. Her kış bir önceki kışı aratır oldu. Eski yağan karlar yağmaz oldu.

Konya merkeze karın yağmamasını Meteoroloji Yüksek Mühendisi Sayın Namık Ceyhan, şu nedenlere bağlıyor:

*"Konya'nın kapalı havza oluşu,

*Kentteki yüksek binaların ısı etkisi,

*Sistemlerin geçiş güzergâhında yeterince soğuma olmaması, yeşil alan azlığı ve nem çekememesi",

Tespitlerinin ardından Sayın Ceyhan karın yağmasını şöyle açıklar: "Normal olarak atmosferdeki bulutlardan düşen yağışlar kar yağışı olarak inmeye başlar, aşağı seviyenin sıcaklığı ve coğrafik koşullarına göre yoğunlaşarak yağmura döner. Konya’nın üzerinden geçen sistem incelendiğinde, normal olarak kar da yağması lazımdı. Ancak yağan kar, şehrin yüksek binalarından çıkan gazların etkisiyle yoğunlaşarak yağmura dönüştü ve su olarak yere indi. Yağmur yağması için bulut, bulut için nem; nem için yeşil örtü gerekir. Konya’nın orman varlığı Türkiye ortalamasının yarısı kadar. Karadeniz neden çok yağış alıyor, açık değil mi?".

Şehrin ve merkezin yağış alması için şu önerilere yer verir:

*Uzun vade de de şehir planlarken yüksek mimari değil yatay mimariye ağırlık vermek.

*İmar planlarında meteorolojik faktörleri ciddiye alıp ona göre davranmak.

*Yeşil alanlarımızı çoğaltmak.

Sayın Ceyhan işinin uzmanı. Uzmanı varken bize iş düşmez. Uzmanın dediklerine de kulak vermek lazım. Şehir planlaması yapılırken iklim ve meteoroloji uzmanlarının görüşlerine başvurmak ve dikkate almak lazım.

Burada efendim, İstanbul'da da yüksek binalar ve doğal gaz var. Oralara yağıyor denebilir. İstanbul ile Konya'yı aynı kefeye koymak yanlış. Konya kapalı havza. İstanbul ise hem Balkanlara daha yakın hem yedi tepe üzerine kurulu hem de denizler vasıtasıyla hava sirkülasyonu sağlanıyor. Konya'nın hava sirkülasyonu Ankara tarafından gelir. Selçuklu tarafından girer. Daha doğrusu girerdi bir zamanlar. Selçuklu tarafına yapılan yüksek katlı binalar bu hava sirkülasyonunu engelliyor. Selçuklu ve Meram'a göre daha çukur olan Karatay'ı da yüksek katlı binalarla donattık. Haliyle Konya'nın sirkülasyonu Dokuzun Beli denilen mevkide kalıyor. Bu mevkii bilenler bilir. Burası Konya ikliminden farklıdır. Bu yönüyle yatay mimari Konya merkezin önceliği olmalı. Başka şehirler için belki yüksek kat olabilir ama bu kadar geniş bir şehri yüksek kata heba etmemek lazım. Yüksek kat yapılacaksa da hava sirkülasyonunu bozmayacak bir planlama sonucu bazı yerlere yapılmalı.

Şu durumda öncelikli olarak yapılması gereken, Konya’yı ağaçla bir uçtan diğer uca yeşillendirmektir. Çünkü Konya çölleşiyor. Yeşil yağışı çeker. Bunun için seferberlik gerek. Balta belediyeler olmak üzere ilgili kurumlar harekete geçmeli. Mevkie, toprağına uygun ağaçlar ekilmeli. Ekilen bu ağaçlar kendi kendini koruyacak seviyeye gelinceye kadar koruma altına alınmalı.

Emekli Kesenekleri Nerede?

Emekliler, "Şu kadar yıl çalıştım. Bu kadar prim ödedim. Benden şu kadar kesinti yapıldı. Bu kesintiler nerede? Bizden kesilen bu kesenekler değerlendirilmiş olsaydı, bugün bize bütçede para yok. Size fazla veremiyoruz diyemezlerdi" diyerek veryansın ediyor.  

Emekliler haklı mı? Haklı. Hem de yerden göğe kadar. Gerçekten, zamanında emeklilik için kesilen kesenek, kâr getiren fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, her emekli kendi birikmişinden emekli parası almış olsaydı, ne devlet emeklileri yük görürdü ne de emekliler devlete yük olurdu. 

Hepimiz biliyoruz ki bu kesenekler değerlendirilmedi. Bu kesintiler devletin başka bir giderine harcandı. Devlet her emekliye sanki çalışan gibi bütçeden ayrı para ayırıyor. Bu yüzden zam verirken kılı kırk yarıyor. Olan da milyonlarca emekliye oluyor. 

Buraya kadar olup biteni bir tespit olarak yazdım. Her tespit bizi düşündürüyor, üzüyor. Başka da elimizden bir şey gelmiyor. 

Bir başka üzen daha var. Çözümü olmayan düşünme ve çaresizlik de insanı üzüyor. Her üzüntü insanı demarilize eder. Bu kadar üzüntü yeter, battı balık yan gider deyip işi biraz sulandıracağım. Bu sulandırmaya emekliler kızacak ama yapılacak bir şey yok. Zira izahı olmayan şeylerin mizahı olur. 

Sulandırma şöyle. Hani emekli her sene hakkını istiyor. Devlet de eldeki bütçe imkanları çerçevesinde ancak bu kadar verebilirim diyor. Emekli de nerede benden yapılan kesintiler diyor. Bu diyalog bana aşağıdaki çocuk şarkısını aklıma getirdi. Buyurun hatırlayalım. 

"Komşu komşu hu! 

Oğlun geldi mi?/Geldi. 

Ne getirdi?/İncik boncuk

Kime kime?/Sana bana. 

Daha kime?/Kara kediye

Kara kedi nerde?/Ağaca çıktı. 

Ağaç nerde?/Balta kesti. 

Balta nerde?/Suya düştü. 

Su nerde?/İnek içti. 

İnek nerde?/Dağa kaçtı. 

Dağ nerde?/Yandı bitti, kül oldu.

Teşbih ya da kıyas ne derece doğrudur bilmem. Alakası yok da diyebilirsiniz. Burada incik boncuğu, hepimizin ortak malı beytülmal yani hazineye benzetebiliriz. Kara kediyi de bütçedeki kara delik, bütçe açığı, faiz ödemesi vs. diyebiliriz.

Bu kara kedi denen kara delik öyle bir şey ki kapansın diye içine ne atarsan yutuyor. Yani milletin malı bütçedeki kara deliği kapamaya gidiyor. Keşke kapansa. Bu da mümkün değil. Çünkü dişinin kovuğunu bile doldurmuyor. 

Bu deliği kapatma uğruna; ağaç, balta, su, inek, dağ heba oluyor. Kısaca emeklinin emekli keseneklerini bir dağa benzetirsek, dağ yanıp kül oluyor.