11 Ocak 2026 Pazar

Emekli Sorununda Payımız

Ne zaman emekli konusu açılsa, en düşük emekli aylığı alanların maaşları mevzubahis olsa “Aldıkları az. Ama eldeki imkan bu” deneceğine, “Bu düşük alanlar fazla çalışmadan emekli olanlar. Ondan düşük. Avrupa’da böyle mi halbuki. Orada 65 hatta 67 yaşına kadar emekli olamıyor”, deyiveriyor bazıları.

Tamam, bu kişiler fazla çalışmamış, emekliliği hak etmeden emekli olmuş olabilirler. Ki bu şekil emekli olanların sayısı az değil. Hatta fî tarihinde birkaç gün sigorta başlangıcı varsa cüzi bir para yatırmak suretiyle arayı kapatıp emekli olanlar bile oldu.

Peki, emekli sayısını kim bu kadar çoğalttı? Emeklinin kendi elinde mi emeklilik? Kişi, “ben ancak şu kadar çalışırım, ondan sonra çalışmam, emekli olurum. Kabul ederseniz böyle yoksa siz bilirsiniz mi” diyor? Emeklinin bu ülkede çok genç yaşta emekli olmasının müsebbibi dış güçler mi yoksa?

Hepimiz biliriz ki emeklilik hakkının ne kadar olacağına siyasi irade karar verir. Onlar emeklilik yaşını indirir ya da yükseltir. Ülkeyi yöneten siyasi irade kararını verir, sonra Meclise sunar. Mecliste de oy çokluğuyla emeklilik yaşı ve şartları geçmiş olur. Cumhurbaşkanı da onaylayınca kanun yasalaşarak yürürlüğe girmiş olur. Yani emekliliğe karar veren ülkeyi yöneten hükümettir.

Durum bu iken oturup kalkıp erken emekli olanlara kızıyoruz. Bunlar fazla çalışmadı diyoruz.

Efendim, vatandaş istedi. Kamuoyunda böyle bir beklenti vardı. Siyasi irade de bu kanunu çıkardı. Değilse seçimi kazanamayacaktı deniyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp erken emekliliği muhalefet istedi. Seçim çalışmalarında “Erken emekliliği çıkaracağım” sözü verdi. Hükümet de çıkarmak zorunda kaldı deniyor.

Anlamadığım bu ülkeyi muhalefet mi yönetiyor, iktidar mı? Ne kadar istenmeyen bir kanun çıkmışsa vur abalıya türünden muhalefet suçlu ilan ediliyor.

Sonra seçim kazanmak mı önemli, ülkenin geleceğini düşünmek mi? Mesele memleketse gerisi teferruattır demiyor muyuz. Seçmen istedi, muhalefet istedi. Biz de çıkardık. Değilse seçimi kaybederdik olur mu? Bu nasıl memlekete hizmet, bu nasıl memleketi düşünmek böyle? Görünen o ki mesele memleket ise desek de memleketten ziyade teferruatları tercih ediyoruz. Merak ediyorum, Siyasi ikbal ve seçimi kazanmak için ülkenin SGK’si ile oynanır mı? Bu nasıl memleket sevgisi böyle? Sanki bizim memleketi sevmemiz kedinin ciğeri sevmesine benzer. Kedi ciğeri haklamak için uğraşıyorsa, biz de seçim kazanmak için memleketi kedinin ciğeri yediği gibi yiyoruz.

Sonra vatandaş istedi, kamuoyunda böyle beklenti vardı. Burada erken emekliliği isteyen kişiler suçlu ne demek? Ülkeyi vatandaş mı yönetiyor yoksa vatandaşın seçtiği kimseler mi? Ülkeyi yöneten, vatandaş istiyor diye vatandaşın her istediğini çıkarmak ve yerine getirmek zorunda mı? Vatandaşın her istediğinin yerine getirilmesi demek o ülkede devlet yok demektir. Devlet ne için var? Bir ülkenin düzen ve tertip içinde insanını ve ülkesini namerde muhtaç etmeyecek şekilde yönetmesidir. Vatandaşın isteğine gelince, iş vatandaşa bırakılırsa hiçbir insan çalışarak emekli olmak istemez. Hatta bize bırakılırsa anamızdan doğar doğmaz çalışmadan emekli olmak isteriz. İşte burada devlet bize dur diyecek. İsteğin de bir sınırı var. Yüz verdik, astarını istemeyin demesi lazım.

Bir diğer husus, “Efendim, emekli olanlar zaten çalışmaya devam ediyor. Emekli maaşının üstüne fazlaca para alıyor. İçlerinde çalışmayan varsa evi kira değilse bu aldığı zaten yeter” diyor. Buna da itirazım var. Bir insanın çalışmaya gücü ve kuvveti varken ne diye emekli edip emekli parası veriyoruz? Bir insana hem emekli hem de tekrar çalışmaya devam etmesinden dolayı ne diye iki maaş veriyoruz? Emekli olana tek maaş verelim. Aldığı tek maaşla adam gibi yaşasın. Ayrıca çalışmaya ihtiyaç hissetmesin. Kimse de aldığımız az diye meydanlara çıkmasın. Bunu yapmak herhalde çok zor olmasa gerek. Pekala SGK yaşı ile oynama yetkisini siyasi iradenin eline bırakmamak, elinden almakla bu işe başlanabilir. Aklına esen, seçim zamanı emekli yaşını indireceğim demesin. Kim oynamaya kalkarsa vatana ihanetle yargılansın. Avrupa’da seçimler yok mu? O ülkede hükümetler yok mu? Onlar seçim kaybetmiyor mu? Onlar niye emekli yaşını her seçimde seçim malzemesi yapmıyorsa biz de yapmayalım.

Bir insan emekli olduğu halde vücudu dinç hala çalışmaya devam ediyorsa, bu insanı emekli etmek ülkenin lehine düşünmemek, ülkenin geleceğini yok etmek demektir.

Yanlış anlaşılmasın, burada suçlu aramıyorum. Şu suçlu demiyorum. Sorumlu olanları tespit edelim istiyorum. Şunu da söyleyeyim. Bugünkü emekli sayısının çokluğunda sadece halihazırdaki hükümet sorumlu değildir. Bu birikmişlikte gelmiş geçmiş hükümetler az veya çok sorumludur ve suçludur. Bunu söyleyeyim de sonra birileri hop oturup kalkmasın ve bu yanlışlar zincirini savunmaya kalkmasın. Kısaca emekli yaşı ile oynayan her siyasi iradenin bunda payı büyüktür.

Tabasbus

Bu yazımda bol bol tabasbus kelimesini kullanacağım ki ilk defa duyduğum bu kelime zihnimde yer etsin. Dağarcığıma bir kelime daha girmiş olsun.

O halde nedir tabasbus? Akılda kalması ve telaffuzu zor bu kelime, Arapçadan dilimize geçmiş, eskiler kullanmış, şimdilerde kullanılmayan bir kelime.

TDK’ye bakınca Arapça aslı tabaşbuş iken bize ‘ş’lerin kuyruğu düşerek tabasbus şeklinde geçmiş. Anlamı da “dalkavukluk” demekmiş. TDK’ye göre Dalkavukluk ise “dalkavukça davranış; kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, yaltakçılık, yaltaklık, huluskârlık, tabasbus” anlamlarına geliyormuş.

Dalkavuk ise “Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse; kaytak, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yatak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı, kılbaz, huluskâr, mutebasbıs” anlamlarına geliyor.

Bu durumda tabasbus dalkavukluk ise dalkavuğa da mutebasbıs deniyor.

Dalkavukluk her insanın harcı olmadığı için olsa gerek tabasbusu söylemek de zor. Telaffuzu bu kadar zor olduğuna göre bu işi yapmak da bir o kadar zor olsa gerek.

Dilimizde sadece TDK sözlüğünde kalmış, neredeyse kullanım miadı dolmuş bu kelimeyi Cemil Meriç, “Hiçbir lütuf, zilletli bir tabasbusa değmez” diyerek cümle içinde kullanmış. Anlamına da “Elde edeceğin hiçbir iyilik/kazanç, karşılığında onurunu ayaklar altına alıp yalakalık yapmana değmez. İnsan onuru ve şahsiyeti, maddi ve manevi her türlü çıkarsan daha üstündür” demiş Eksisözlük.

Sayfalar arasında kalan bu kelimeyi de nazarımda kelamı kibar olan Bülent Arınç söyleyince haberim oldu. Arınç, aynı zamanda “İnsan onuru ve şahsiyeti her türlü maddi ve manevi çıkardan üstündür” diyerek Meriç’in vecizesine açıklama getirmiş.

Bülent Arınç’a Cemil Meriç’in bu ceviz sözünü hatırlatan da parti değiştiren bir vekilin yeni partisinde söylediği sözler. Adı geçen kişinin yeni partisinin liderini yere göğe sığdıramayan cümlelerle övmesi, ardından asker selamı vermesi, ister istemez Cemil Meriç’in sözünü aklına getirmiş Bülenç Arınç’a. İşin garibi bir ay öncesinde kendisine “şu partiden teklif gelirse geçer misin” sorusuna “Hiç öyle bir şey yok. Uydurup uydurup söylemeyin. Anamdan vekil mi doğdum” diyen aynı kişi.

Zannedersem vekilin bu tavrını Arınç dalkavukluk olarak görmüş olmalı.

Kısaca tabasbus bir başka kişiyi gereğinden fazla övmektir diyebiliriz.

Böyle bir tabasbus halini de bir ilçede görev yaparken bir programda sunuculuk yapan bir öğretmende görmüştüm. Belediye başkanını konuşmasını yapmak üzere davet ederken daha başkanın ismini telaffuz etmeden o kadar övücü sözler söyledi ki ardından başkanın ismini telaffuz edince, başkan bile bu ben miyim şaşkınlığını gösterdi. Öğretmenin bu dalkavukluk ve yağcılık sözlerine törende bulunan öğrencilerim bile hayret etmişti.

Hasılı, vekilin partisinden istifa edip bir başka partiye geçmesinden ziyade yeni partisinde söylediği sözler dikkat ve tepki çekti.

Kişiler parti de değiştirebilir, bir kişiyi övebilir de ama övmenin de makul bir izahı olur. Haddinden fazla övgü yağcılıktır. Kimseye yakışmaz. Üstelik bizim toplumda kişi yüzüne karşı övülmez. Öven insana da estağfurullah denir ve yüzümüz kızarır. Kişi övülecekse, başkasının yanında savunulacaksa gıyabında yapılmalı bu işler. Kişinin yüzüne karşı övülmesi kişiyi rencide eder.

Durum bu iken insanımız kendini rencide edecek şekilde eskinin tabasbusuna şimdinin dalkavukluğuna niçin başvurur? Bu durum garibimize gitse de değişik saik ve çıkar hesabı yapılarak maalesef toplumda bu tipleri görebiliyoruz. Bence kişi onurunu her şeyin üstünde tutmalı. Ötesi kişinin kendini gülünç duruma düşürmesi ve topluluk karşısında madara olmasıdır. Öyle görünüyor ki gülünç duruma düşmeyi ve madara olmayı onurunu üstünde tutuyor bazıları. Sormadan edemiyor insan: Değer mi buna? İnsan onuru için yaşar, onuru için ölür.

Şu var ki tabasbus ve dalkavukluğu garipsesek de bazıları için bu hal bir meslek haline gelmiş.

Not: Beni üzen de tabasbus ve ne anlama geldiğini 62 yaşında öğrenmem. Bana bu kelimeyi lisede öğretmeyen edebiyat öğretmenlerim Ahmet Ziya Özkul, Şevket Çerçi, Niyazi Ekinci’ye nasıl gönül koymam burada. Üstelik Niyazi Ekinci Hocamız son iki yıl dersimize girdi. Gönül koysam da bize bu kelimeyi öğretmemelerinde, “Başınız daima dik olsun. Onurunuz her şeyin üstünde olsun. Çıkar için onurunuzu ayaklar altına almayın” diye öğretmemiş olmalılar. Kulakları çınlasın.

10 Ocak 2026 Cumartesi

İyi Gün Dostlarına Gelsin!

Üç dört yıl, mevcudu kalabalık gözde bir ortaokulda öğretmenlik yaptım. İkili öğretim yapan bir okuldu. Aynı dönemde çalışmadığım çoğu kimseyi tanımasam da dönemimdeki çoğu kimseyi tanıdım. Her okulda olduğu gibi okul kadın öğretmen ağırlıklı idi. Erkek öğretmenler, öğretmenler odasının bir kenarında oturur, muhabbetini yapardı.

Bazıları ile merhaba, selamın ötesine geçmedi ilişkimiz. Bazıları ile hukukumuz oluştu. Hele bir tanesi vardı ki hem okul ortamında hem de okul dışında zaman zaman bir araya gelerek muhabbeti koyulaştırdık. Erzincanlı olmasına rağmen hanım köylü olmuş ve Konya'ya yerleşmiş.

Sonrasında tayin isteyerek bu okuldan ayrıldım.
Aradan beş yıl geçtikten sonra WhatsApp'ıma bir gün bu hocamdan bir düğün davetiyesi geldi. Düğünümüze beklerim abi dedi. İnşallah katılacağım. Şimdiden hayırlı olsun dedim.

Arkadaşın iki kızı vardı. İlk düğününü yapacak, kızının mürüvvetini görecekti.

Düğüne daha üç hafta vardı. Düğüne gideceğim derken düğünden bir gün önce kayınvalidem vefat etti. Taziyeden fırsat bulup beş dakikalığına da olsa düğüne uğrayıp tebrik edeyim, çam sakızı çoban armağanı hediyemi de takdim edeyim, mutlu gününde yanında bulunayım dedim.

Düğün ve kına birlikte idi. Düğünün tam ortasında vardım. Fotoğraf çekiniyorlarmış. Yanına varıp tebrik ettim. Beni görünce hocamızın yüzü güldü. Eşiyle tanıştırdı. "Ramazan Abi, beni sen sevindirdin. Allah razı olsun. Görüyor musun, koca okulumdan bir kişi gelmedi. Çiçek göndermişler okul adına. Ben ne yapayım çiçeği" dedi.

Mutlu gününde birlikte yıllar yılı çalıştığı mesai arkadaşlarından kimsenin düğüne iştirak etmemesine belli ki çok içerlemişti hocamız. Sadece hocamız değil, kim olsa gönül koyardı. Okuldan hiç öğretmen gelmese bile okul idaresinden birkaç kişi katılıp bu mutlu gününde hocamızı yalnız bırakmayabilirdi. Gel gör ki yüzün üzerinde öğretmeni olan okulun arkadaşlığı sadece okuldan ibaretmiş. Demek ki yılların hukukunun bir anlamı yokmuş dedim kendi kendime.

Hocamıza, boş ver hocam. Düğünün ortada kalmadı. Mesai arkadaşların gelmese bile başkası gelmiş. Bu, senin değil, onların ayıbı. Hiç kafana takma diyerek moral vermeye çalıştım.

Gerçekten koca okuldan 8-10 kişi de mi gelip görünmez. Anlamadım gitti. Yaz dönemi herkes tatilde desem, okul zamanı idi düğün. Okulundan bir ben geldim. Ben de o okuldan ayrılalı beş yıl oldu. Artık o okulun personeli değilim.

Hocamız problem biri olsa eh dersin. Herkesle uyumlu, nazik ve kibar, çok konuşmayan, herkese değer veren, herkesi dinleyen, içine sinmeyen bir durumu da ifade eden medeni cesareti olan biri. Uyumsuz ve geçimsiz biri değil. Kimsenin ara öğretmenliği kabul etmediği zamanlarda hem sabahçı hem de öğlenci olmuş biri olmasına rağmen okul idaresinin, bu mutlu gününde bu personeli yalnız bırakmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Ben o okuldan ayrıldıktan sonra çok sular akmış, eski çamlar bardak olmuş olabilir. İşin iç yüzünü bilmiyorum. Yalnız sebep ve hikmet her ne olursa olsun, belli ki okulda okul kültürü oluşmamış. Bu durumda başarılı bir okul olsan ne yazar, mevcudu kalabalık gözde bir okul olsan ne yazar. Önce insanlık bence.

Merak ediyorum, düğün bittikten sonra mesai arkadaşları bu arkadaşı okulda görünce ne yaptılar? Hazır okula gelmişken o değilden hayırlı olsun mu dediler yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam mı ettiler ya da "Kusura kalma. Düğününe gelemedik, şu mazeretimiz vardı" dediler mi?

Sebep her ne ise insanlığın öldüğü, hukukun pamuk ipliğine bağlı olduğu, vefanın olmadığı, hatırın güdülmediği bir görüntü idi okulun verdiği imaj. Maalesef acı bir gerçeklik. Ama bir gerçek daha var ki mesai arkadaşları ayıp edip düğüne teşrif etmese de hocamız düğünde yalnız değildi. Hatır bilenler, vefanın ne olduğunu bilen sevenleri oradaydı. Bu da ona yeter de artar bile. Varsın az olsun, öz olsun. Ne yapacaksın iyi gün dostlarını. Böylelerinin ne ihsanı ne de gölgesi.