31 Temmuz 2025 Perşembe

Orman Kanununun Geçerli Olduğu Yollarımız

Nerede yastık gibi bir kasis görsem, bu ülkede orman kanunu geçerli olmalı diye aklıma gelir.

Nasıl gelmesin. Çünkü bir yola kasis yapmak, hele bazı yollarda yol boyunca kasise yer vermek, nazarımda şudur: "Bu yolda hız sınırını kaç olduğu levhalarda gösterilmiş olsa da sürücüler belirlenmiş hız sınırına riayet etmiyor. Kanun, kural dinlemeyip aşırı surat yapıyor. Bu da o meskûn mahaldeki insanların canını tehlikeye atıyor. Ben yeterince denetim yapamıyorum. Bu yola hakim değilim. Bu durumda sürücüler bildiğini mi yapacak? Ben bilirim ne yapacağımı, size gününüzü gösteririm diyerek yola kasis koyuveriyoruz". Başka da aklıma bir şey gelmiyor. Yani burada devletin belirlediği hız sınırına riayet edilmediği için kasis koymak suretiyle sürücünün hızını orman kanunuyla düzenliyorum. Başka da elimden bir şey gelmiyor. Zira bu konuda acizim demektir bu.

Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde böyle kasis var mı bilmiyorum. Ama benim ülkemin çoğu yeri maalesef bu tür kasislerle dolu. Bu da oturmuş, tıkırında işleyen bir sisteme sahip olmadığımız anlamına gelir.

Hele yastık gibi yapılan kasislerde 50 hız sınıfıyla giderken bile yavaşlamazsan arabayı taşa vurmuş gibi hoplarsın. Kazara frene basıp vites düşürmezsen yandın demektir.

Kimse kusura bakmasın, olası kazaları önlemek amacıyla iyi niyetle konan bu kasisler hazırında kazaya davetiye çıkarıyor. Kaza olmasa da arabanın içinde bir güzel hopluyorsun. Arabanın aksamına verilen zararı, içindekilerin korkuya kapılmasını saymıyorum bile.

Elbette her kasise gelmeden önce kasis levhası da konuyor. Diyebilirsiniz ki bu levhayı gören yavaşlamalı. Levhayı gördüğü halde yavaşlamazsa o insanın aklından zoru var demektir.

Yalnız öyle yollara konmuş kasis var levhalar var ki büyümüş ağaçlar arasına gizlenmiş. Yol lambaları da hakeza ağaçlardan tam aydınlatmıyor. Gece karanlığında bu yolun yabancısı bu yoldan geçse o karanlıkta ne levhayı görür ne de kasisi. Bu durumda araba ve içindekileri hoplatmaya kimsenin hakkı yoktur.

"Bu yolda orman kanunu geçerli" demek olan kasis yerine, o yola boydan boya mobese döşersin. Hız sınırı levhasını koyarsın. Yol üzerinde cami, okul, hastane vs. yerler varsa önüne yaya yolu işaretlerini çizersin. Tüm bu önlem ve bilgilendirmeye rağmen bir sürücü hız sınırına riayet etmeden bu yoldan geçerse plakasına ceza yazarsın. Ceza yiyen sürücü bu yoldan hızlı geçsin de göreyim. Bu sürücü hızından dolayı maddi ve manevi zarar vermişse, canını okuyalım. Ona ölümlerden ölüm beğendirelim. 

Ne olur, devletsek -ki devletiz- bu kasisleri kaldıralım. Kurallara uymayanlara mevcut mevzuatı tavizsiz uygulayalım. Orman kanunuyla iş ve işlem yapmayalım. Unutmayalım ki bir yerdeki kasis geri kalmışlığımızın bir göstergesidir. Yok, bizim ilerleme ve gelişme gibi bir niyetimiz yok denirse, o zaman başka.

Geri kalmışlığımıza en güzel örnek, Hicaz ve Alemdar yolu bir de Erenköy yolu. İnanın konan kasisleri saymaktan bezersiniz. Güya bu caddede hiç ışık yok. İnanın ışık olsa arabalar mesafe kat eder. Ayıptır ayıp.

Toptan ve Perakende Arasındaki Uçurum

Müşteri ile esnaf konuşuyor:

"Şunların hangisi iyi?"

"Renklerinin farklı olduğuna bakma. Hepsi aynı."

"Ne kadar dayanır bunlar?"

"Bir ay."

"Kaça beheri?"

"90 lira."

"Kursa alacağım bunları."

"O zaman 40 lira yapayım. Toptan fiyatına vereyim."

"Bunların altı da lazım."

"Onu da 50 yaparım. Takım olur. Takımı 90 liraya gelir".

Müşteri 5-6 takım aldı sanırım. Başka ne aldı bilmiyorum. Çünkü dükkandan ayrıldım.

Siz bu tür alışverişi nasıl bulursunuz bilmem. Ama bana garip bir alışveriş geldi. Esnafın, hayrım olsun diye indirim yapmasını anlarım. Hatta ne kadar lazımsa al, hepsi benden olsun ya da iki tanesinin fiyatını almayayım demesini de anlarım. Ama beherine 90 dediğini, toptan fiyatına vereyim diyerek 40'a indirmesi bana garip geldi. Ürünün toptan ile perakende fiyatı arasında bu kadar fark ve uçurum olur mu?

Ürün pahalı, uygun ve ucuz demiyorum. Çünkü işin fiyatında değilim. Görünen o ki toptan ile perakende arasında belli bir fiyat aralığı yok. Oturmuş kâr marjı da yok.

Burada ticaret kolay değil. Bu işin elektriği, suyu, çalışan elemanın maliyeti, kirası vs. gibi giderleri var diyebilirsiniz.

Elbette ticaret zordur. Kim dedi ticaret kolay diye. Her şeyden önce riski vardır. Yönetimden veya piyasadan tutunamama durumu söz konusu. Bunun elektriği, suyu, kirası gibi sabit giderleri var. İşçi çalıştırıyorsa işçi maliyeti de işin içine giriyor. Yerinde saydığın gibi zarar etmek durumun da var veya kârın haddi hesabı yoktur.

Yalnız ne kadar zor ve riskli olursa olsun ticarette oturmuş bir kâr marjı olmalıdır. Toptan ile perakende satış arasında yüzde 10, 20, 30 veya 40 gibi bir oran olmalıdır.

Esnaf ve ticaretçi olmadığım için bilmiyorum. Bir tüketiciyim. Her ne kadar bazı esnaflar bana şu fiyata gelişi var dese de kâr marjı ticari bir sır tüm esnaf nezdinde. Zaten sormam da.

Dışarıdan biri olarak benim bu yaptığım hariçten gazel okumak. Belki dışı beni, içi de esnafı yakar.

Yine de toptanı 40 olan bir ürünün perakendesi yüzde yüzün üzerinde bir fiyat olmamalı diye düşünüyorum.

Bu manzarayı görünce esnaf olmak varmış şu dünyada demek geldi içimden.

Toptan ve perakende ya da aynı marka ürünün fiyatının dükkandan dükkana fark edişi öyle zannediyorum, mevcut yüksek enflasyonlu durumla alakası olsa gerek. Öyle ya kurt puslu havayı severmiş.

Yapılır mı bilmiyorum ama aynı marka ürünlerin, şehir şehir ve bölge bölge toptan ve perakende satış fiyatlarının İnternet ortamına aktarılması, hem esnafın fahiş fiyata satmasının önüne geçer hem de tüketiciyi bilgilendirmiş ve bilinçlendirmiş olur. Bu demek değildir ki aynı marka ürün tüm Türkiye'de aynı fiyata satılsın. Aynı ürünün asgari ve azami fiyat aralığı belirlenebilir. Elbette ürünün üretildiği ve imal edildiği yer ile uzak mesafe yer arasında fiyat farkı olabilir. Hatta esnaf bu fiyatın üzerinde veya altında satabilir. Yayımlanan ve sürekli güncellenen liste bir tavsiye niteliğinde olur. Böyle yapılırsa, evinden çıkmadan alacağı ürünün fiyat aralığına bakan tüketici, gittiği yerdeki fiyatı fahiş bulursa almaz.

Tüketicinin bilinçlendiğini gören esnaf ürünü satarken fahiş fiyat çekmez.

Tüm ürünlerin alfabetik sıralı satış listesini hazırlamak zor denebilir. Geçmişte böyle bir şeye kalkışmak elbette zor ve imkansız idi. İnternet çağında böyle bir programı hazırlayıp dijital ortamda yayımlamak hiç zor olmasa gerek.

29 Temmuz 2025 Salı

Dilimizin Durumu

24 Temmuz 2025 günü yazıp paylaştığım “Parkur Kültürü” başlıklı yazıma bir okuyucum şöyle bir yorum yazarak yazıma katkıda bulunmuştur. Önce Okuyucu unun bu yorumuna, altına da verdiğim cevabi yazıya yer vererek bu konu üzerinde kısa bir değerlendirme yapacağım.

“Parkur ve kültür kelimeleri zannedersem öz Türkçe olmadığı için insanımız benimseyemedi. Bir muallim olarak sizler bu kelimelerin karşılığını açıklarsanız aydınlanır ve benimseriz. Selamlar ve saygılar. Hoşça kalın”.

As. Saygılar bizden. Hem parkur hem de kültür Fransızcadan dilimize geçmiş kelimeler. Sanırım Arapçadan kurtulmak için 1930'lu yıllarda ortaya konan Güneş Dil Teorisi ile Fransızcadan adeta kelime ithal etmişiz.

Kültürün kullanımı çok eski olmalı ki dilimize iyice yerleşmiş. Bugün kültürün eş anlamlısı olarak Arapça hars ve Türkçe ekin kelimeleri veriliyor. Hem hars hem de ekin sönük kalıyor ve pek kullanılmıyor. Türkçe ekin kelimesini kullansak kültür anlamında kullanıldığı çok sonra aklımıza gelir. Hatta kültür yerine ekin kullanan kişinin kendisi, ekin dediğim kültür demese, elinin kültür olduğu kolay kolay aklımıza gelmez. Sözlüler kültüre şu anlamı vermiş: "Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde oluşturulan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümüne” deniyor. Gel gör ki derin anlam içerek kültürün yerine TDK herkesin kullanacağı, dilden düşürmeyeceği bir kelime üretememiş. Belki de üretmedi.

Kısaca yürüyüş yolu diyebileceğimiz parkurun kullanımı ise yakın zamanlara ait olsa gerek. Özel yaya yolu, özel bisiklet vs. yolu anlamında çoğu yer için bu kelime kullanılıyor. Parkuru ifade edecek tek kelimelik bir kelimeyi ne toplum ne de TDK üretebilmiş. Zannedersem dil üretmede diğer alanlardaki üretim gibi olsa gerek ki doğru dürüst üretim yapamadığımız için haliyle kelime de üretemiyoruz. Nice sonra TDK bir kelime önerse de toplumda karşılığı olmuyor.

Hassasiyetinizi anlıyorum. Ben de isterim ki tüm kelimelerimiz kendi öz Türkçemiz olsun. Ne kadar özen göstersek de yabancı kelimelerden kurtulamıyoruz. TDK'nin ürettiği kelimelerin çoğunu da kullanamıyoruz. Üretilen onca kelimeler sadece Büyük Türkçe Sözlükte yer kaplıyor.

Bir an için sizin yorumunuzdaki kelimelere göz attım. Cümleleriniz içinde geçen "kıymet, hoca, kelime, zan, muallim, selam, hoşça" kelimeleri ağırlıklı olarak Arapçadan, hoca, hoş kelimeleri de Farsçadan dilimize geçmiş. Baki selam”.

Okuyucuma kısaca bu şekilde cevap yazdım. Okuyucu, yerden göğe haklı. Fakat biz de haklıyız. İki haklıdan ortaya bir haklı çıkmıyor maalesef. Çünkü zengin bir dile sahip dediğimiz dilimizin, yazı ve konuşma diline bakarsak, çok da zengin olmadığını görürüz. Yazılarında öz Türkçeye yer veren belli başlı yazar, çizer ve akademisyenin ne demek istediğini anlamak için elimizin altında sözlük olması gerek. Çünkü bunların cümlelerinde kullandıkları öz Türkçe kelimeler, dilimize Arapça ve Fransızcadan geçen kelimelerden daha yabancı. Anlayabilene aşk olsun. Çünkü ne yazı dilinde ne de konuşma dilinde karşılığı var.

Yeni kelime üretme konusunda Türk Dil Kurumu (TDK) nasıl bir yol izliyor bilmiyorum. Bildiğim ürettiği çoğu yeni kelimenin toplumda bir karşılığının olmadığı. Acaba TDK üyeleri masa başında mı kelime üretiyor diye aklıma gelmiyor değil. Eğer böyle yapıyorsa, bunun yerine Anadolu’nun yedi bölgesinde halkın konuştuğu yöresel kelimeleri önerse daha faydalı bir iş yapmış olur.

Aslında hem halkın hem TDK’nin cuk diye oturacak yeni kelime üretememesinin temelinde, hiçbir alanda doğru dürüst üreten bir toplum olmayışımız yatmaktadır. Marka değeri olan, patenti bize ait yeni şeyler üretmedikçe, bu ihtiyacı ithal etmek suretiyle giderdikçe onların verdiği isim dilimize geçecektir. Bir nevi dilimize kelime ve sözcük de ithal ediyoruz demektir. Maalesef başkasında olmayan bir şeyi üretemeyen bir millet kendi dilini de geliştiremez, kendi diline yeni bir kelime de kazandıramaz, başka ülkeye de dilinden kelime ve sözcük ihraç edemez. Bence bizim dil konusundaki en büyük açmazımız bu. Ne zamanki yeni şeyler üretiriz, işte o zaman dilimiz de zenginleşir, gündelik hayatta ve yazı dilinde o kelimeleri kullanırız, başkasına da ihraç ederiz. Değilse fakir bir dil olarak kalırız.

Ne demek istediğim, Türkçe sözlüğe bakarak daha iyi anlaşılır. Çünkü bugün gündelik hayatta kullandığımız Türkçe diye bildiğimiz çoğu kelimenin başta Arapça ve Fransızca olmak üzere başka dillere ait olduğu görülecektir.