19 Mayıs 2024 Pazar

Büyük Camiye Küçük Kubbe

Resimde gördüğünüz cami inşaatı, Konya Millet Bahçesinin köşesine yapımı devam etmekte olan Merkez Camii ve Kur'an Kursu inşaatından bir görüntü.

Bu camiye ihtiyaç var mıydı, ismi uygun mu, üzerinde konuşmaya değer. Zannımca, burada bir camiye ihtiyaç yoktu. Çünkü çevresinde yeterince büyük camiler var. Koca eski stadın içinde bir büfe, bir tuvalet ve küçük bir mescidin yer almasını, geri kalan kısmın tamamen yemyeşil bir bahçeden ibaret olmasını daha uygun görürdüm. 

Camiye Merkez adının verilmesinden ziyade bahçeye uygun olacak şekilde başka bir isim tercih edilebilir. Mesela Millet Camii ismi daha güzel yakışırdı. Açıkçası Merkez ismi bana itici geldi. Merkezin başka anlamları olsa da polis karakolu anlamında da kullanılır. Ki eskiden polisler bir suçluyu yakaladıklarında “Seni merkeze alalım, merkeze çekelim” derlerdi. Masa başında oturan merkez valisi de çağrışım yaptı bu arada. Belki de Konya’nın ortası anlamında bu isim verilmiştir.

Neyse, ihtiyaç veya değil, ismi uygun veya değil, yetkililer hem camiye ihtiyaç duymuş hem de bu ismi vermiş. Bize de bunu kabullenmek düşer. Bu konuyu daha önce yazı konusu edindiğim için bu kadarla yetiniyorum. 

Bu sefer bu camiyi yazı konusu edinmemin sebebi başka. Estetik yönünden ele alacağım bu camiyi. Müsaadenizle bu konuyu açayım. 

Her zaman önünden geçtiğim, bir zamanlar yürüyüş parkurunda yürürken yanından geçtiğim bu caminin orta kubbesi dikkatimi çekti bugün. Uzaktan gördüm. Garip geldi bana.

Bir fotoğrafını alayım diye az yaklaştım. Size nasıl geldi bilmem ama dört minareli koca caminin ortasına kondurulmuş kubbe küçük geldi. Biraz daha geniş kubbe daha hoş gelir, görenlere seyir zevki verirdi.

Yer mi yok diye baktım. Minareler ile kubbe arasında epey mesafe vardı. İstenirse daha büyük ve geniş bir kubbe buraya yerleştirilebilirdi.  

Caminin inşaat halinde olması beni yanıltabilir. Çünkü inşaat halinde iken yapılanı pek bir şeye benzetemeyebiliriz. Ortadaki küçük gördüğüm kubbenin cami büyüklüğüne ve minarelere uyumu cami inşaatı bittikten sonra daha iyi anlaşılır. Belki de bu kubbenin dışına kaplama yapılarak daha da genişletilecek olabilir.

Orta kubbenin büyük camiye uyumlu olmadığına dair bu yorumumdan, estetikten anladığım anlaşılmasın. Estetik ile ben pek bir araya gelmem. Gördüğüm görüntü bana yanıltıcı da gelebilir.

Bunu en iyi caminin mimarı bilir. Projesini çizerken mutlaka hesap, kitap yapmış, ölçüp biçmiştir. Bu işin sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantını hesap etmiştir. Çünkü ehli odur.

Birini Oyalamak mı İstiyorsun?

Üstadım, adam geveze mi geveze. Susturabilene aşk olsun. Her konuda söyleyecek sözü var. Zira bir doğru kendisi. Lafı aldı mı, gerekli gereksiz konuşuyor durmadan. Kafam şişti. Yok mu bunu susturacak bir yol?

Ona Çin işkencesi uygulayacaksın.

İşkenceyle işim olmaz.

Mübarek, işkence demişsem, onu meşgul edecek iş vereceksin böylesine.

İyi de ne işi vereceğim? Bana iş söyle. Sonra var mı böyle onu uzun süre meşgul edecek bir iş?

Var efendim olmaz mı?

Ne olur söyle. 

Bu tiplere seçimlerde görev vereceksin. Seçimde önüne birleşik pusula ve zarfları koyacaksın. Say bunları diyeceksin. O sayarken sen epey bir dinlenirsin. Çünkü say say bitmez. Nice sonra sayıp bitirdikten sonra doğruluğunu test için saydığını bir daha saydıracaksın. Bil ki iki saydığı da farklı farklı çıkacak. Sonra tekrar üçüncü kez saydıracaksın. O sayarken sen işine, gücüne bakacaksın ve bir güzel dinleneceksin. Hatta daha da uzatmak istersen, o tam ortaya geldiğinde o değilden kendisine bir soru soracaksın. Saydığı aklından gider. Sonra başa döner. Benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur misali saysın dursun. Tam bitirdim derken biraz dinlen de. Akşama doğru kalan zarf ve birleşik pusulaları önüne koy. Bu görev senin de. Saysın dursun.

Bu güzelmiş ama her zaman seçim olmuyor. Diğer zamanlar böylelerini nasıl oyalayıp kafa dinlendireceğiz?

Onun da kolayı var. Hep saydıracaksın.

Daha ne kaldı? Onu da söyle bari.

Para saydıracaksın durmadan. Deste deste paraları önüne koyacaksın. Senin sayman iyi diyeceksin. Ama bu verdiğin para Türk lirası olacak. Önüne koy yüzlük desteleri. Hatta ellilik daha iyi olur. Aslında hepsi beşlik, onluk, yirmilik olursa yaşadın. Çünkü saymakla baş edemez. Sayarken konuşamadığı için sen de keyif çatarsın. Elli kuruşluk ve bir kiraları varsın saydırma. Zaten piyasada pek kalmadı. Varsa da o kadar eziyet fazla olur.

Haydi parayı da saydırdım. Saydığı para bitti. Sonra?

O günün para sayması bitti. Ama para bitmez. Hele bu TL bizde oldukça, daha büyük banknotlar piyasaya sürülmedikçe piyasada para zibil gibi. Sende de işin gereği zaten para eksik olmaz. Durmadan yığacaksın önüne. Hayrın olsun, benim başımı kaşıyacak zamanım yok. Dur ben sana bir de çay söyleyeyim diyeceksin.

Sonra?

Para sayacağım derken çayını bile unutur. Çay kendi kendine soğur gider. Bu kadar işkenceden sonra o zaten bir daha yanına uğramaz. Böylece onsuz keyif çatarsın.

Bir İstanbul Beyefendisi Bakanlık Müfettişi

Akıllı telefonlar hayatımıza bir girdi, pir girdi. Bugün kullanmayan yok gibi. 

Akıllı telefonun kolaylıklarından faydalanıyoruz. Bu telefonların sunduğu kolaylıklardan biri de T9 özelliği. 

Cep telefonu marifetiyle yazdığımız yazıları otomatik olarak kendince düzeltiyor. Bir kelimeyi yazarken daha kelimeyi bitirmeden yazacağımız kelimeyi önüne seçenek olarak sunuyor. Çoğu yazım yanlışlarını ve kelimenin tamamını bu imkanla kolayca yazarken bazen de bu imkan sıkıntıya sebebiyet verebiliyor. Çünkü yazdığımız kelimeyi T9 başka bir kelimeye dönüştürüyor ya da bu kelimenin yapım veya çekim eklerini değiştiriyor. Yazdığımız yazıyı geriye dönüp kontrol etmezsek, kastetmediğimiz bir kelime veya hitap yazıya geçmiş oluyor. Nice sonra bir vesileyle yazdığımız cümleye, yazıya veya yoruma geri döndüğümüzde, ben böyle bir kelime veya hitap yazmadım. Nasıl oldu diye düşünüyorsun. Özellikle hızlı yazan, yazdığını geriye dönüp tekrar okumayan kişilerin başına geliyor bu durum. Aslında bu durum T9'un azizliğinden başkası değil. 

T9'la ilgili bu açıklamadan sonra geleyim sadede. "Tanıyamadığım Tanıdığım" başlıklı yazımı sosyal medyada paylaşmıştım. Bu yazıma bir arkadaşım, "Tuhaflıkların adamı olmak kolay mı Ramazan Hoca." şeklinde bir yorum yazmış. Yorumdaki Hoca hitabı dikkatimi çekmedi değil.

Normal şartlarda Hocam şeklinde yazılması ve hitap edilmesi daha şık olurdu. Gündelik hayatta Hoca şeklinde hitabın su götürmez bir kabalığı ifade ettiğini bilirim. Bu şekilde hitap edenler için dağdan inmiş ama medenileşememiş biri diye geçiririm içimden. Ki içimizde var böyleleri.

Yazı dilindeki Hoca hitabı ise yine bazıları için kaba ve sabalığı ifade ederken bazıları, özellikle tanıdığım kişiler için T9'un azizliğine uğramış derim. Çünkü akıllı telefon marifetiyle yazılan çoğu yazıları, T9 otomatik olarak kendince düzeltiyor. Bu düzeltmeden ise yazının sahibinin haberi olmuyor. Yorum yazan arkadaşımın Hoca yazımı da bundan ibaret. Uzun yazılarımı bile cep telefonu marifetiyle hızlı ve çalakalem yazan, yazdıktan sonra geriye dönüp okumayan biri olarak bu şekil T9'un azizliğine defalarca maruz kaldığımı söylemeliyim. Şu anda yazarken bile gözüm T9'un klavye üzerinde bir kelime için sunduğu seçenekleri izliyorum bir taraftan. Mesela “taraftan” kelimesi için aynı anda "tarafta, taraftan, taraftarına" seçeneğini sundu. Bu üç seçenekten birini tercih etmezsen; klavye, üzerini kararttığı kelimeyi seçiyor. Bunu seçerken senin kastına bakmıyor ama kastetmediğini seçerek bazı insanlar gibi iyi bir niyet okuyuculuğu yapıyor. 

İlk yazmaya başladığım yazılardan birinin başlığı T9’un Azizliği başlığını taşıyordu. Orada bu kolaylığın azizliklerine değinmiştim.

Bu yazımda tekrar T9’u konu edinmemin sebebi de “Tuhaflıkların adamı olmak kolaymış Ramazan Hoca.” yorumunun sahibi oldu.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramının kutlandığı Pazar günü kahvaltımı yaptım. Çayımı yudumlarken bir gün öncesinde yazıma yorum yapan bu arkadaş aradı. Uzun süredir de görüşmüyorduk. Kendisiyle 2000’li yıllarda birkaç defa aynı seminerde bulunmuştuk. Aramızda bir hukuk oluşmuştu. Yüz yüze görüşemesek de telefonumuz kayıtlı idi. Ara ara telefondan da olsa hal hatır sorarız. Aynı zamanda sosyal medyada da arkadaşız. O beni takip ediyor, ben de onu.

En son müdürlük yaparken 2016 yılında telefonla görüşmüştüm. Bir de 2023 yılında WhatsApp aracılığıyla yazışmıştık.

Ben 2016’da öğretmenliğe geçmiştim, o ise Bakanlık müfettişliği yapıyor nicedir.

Hal hatırdan, ne yapıp ettiğimizi konuştuktan sonra konuya girdi Bakanlık müfettişi arkadaşım. “Hocam, dünkü yazdığım yorumda, Ramazan Hocam yazmıştım ama bugün gördüm ki yazım Ramazan Hoca şeklinde çıkmış. Böyle yazmamıştım. Ki böyle hitap yapmam” dedi. Hocam, hassasiyetin ve inceliğin için teşekkür ederim. Biz bizi tanırız. Problem değil. Siz de benim zaman zaman maruz kaldığım gibi T9’un azizliğine uğramışsınız. T9 bunu hep yapıyor dedim. Sonra sağdan, soldan konuşup yüz yüze görüşmek üzere temennilerde bulunduk. O, Ankara’ya geldiğinde uğramamı, ben de kendisinin yolu Konya’ya düşerse beklediğimi söyledim. Ardından iyi dileklerle konuşmayı sonlandırdık. Sonra yorumuna baktım. Yorumunda da Hocam şeklinde düzeltme yapmış. 

Ardından biraz yürüyüş yapayım diye dışarı çıktım. Yolda yürürken Bakanlık müfettişinin duyarlılık ve nezaketi gözümün önüne geldi. İçim içime sığmadı. Böyle ince düşünenler, gönül alanlar, hal hatır soranlar, zarafet, incelik, nezaket ve görgünün zirvesini yaşayanlar pek kalmadı içimizde. Bu zarafet ve inceliğin üzerine bir yazı gider dedim. Attım kendimi bir çay ocağına. Edindim kendisini konu. Zira örnek olmalı hepimize bu incelik. Çünkü bu zamanda ve her zamanda bu duyarlılıklar hepimize lazım. Bu incelik bu hassasiyet ise parayla edinilmez, haydi deyince de kazanılmaz.

Hasılı sevinçliyim, mutluyum, içim içime sığmıyor pazardan başlayan pazartesi sendromunun olduğu bir günde. İzin almadığım için ismine yer vermiyorum Bakanlık müfettişinin. İyi ki tanımışım kendisini. Çünkü bir İstanbullu olmasa da bir İstanbul Beyefendisi duruyordu karşımda. Ne diyeyim. Allah sayılarını çoğaltsın.