3 Eylül 2023 Pazar

Hangi Vaaz Türünün Alıcısı Yok/Var?

Rahmetli Mustafa Uzunpostalcı'dan dinlemiştim. Hatırımda kaldığı kadarıyla yüksek İslam enstitüsünde öğrenci iken İstanbul'da bir camide vaaz yapıyor. Başka arkadaşları da diğer camilerde vaaz veriyor. Bir arkadaşları çok ateşli vaazlar yaptığı için camisi tıklım tıklım oluyormuş. Büyükpostalcı ise Kur'an'dan ayetler okuyarak ayetlerin anlamlarını vererek vaazlarını sürdürüyor. Ses tonunu fazla yükseltmiyor, konuşmasında hamaset ve slogana yer vermiyor. Hikaye ve menkıbe de anlatmıyor. Haliyle vaazını dinlemeye gelenlerin sayısı da fazla değil. Başka camilerin cemaati çok, benim niye yok demeden ve moralini bozmadan, vaaz stilini değiştirmeden güzel bir üslupla vaazlarına devam ediyor. Nice sonra cemaatinden biri bir vaaz sonrası yanına gelerek "Hocam, vaazlarınızı bıkıp usanmadan takip ediyorum. Ayetlerle dinimizi anlatıyorsunuz. Hamaset ve slogana başvurmadan, ateşli konuşmaya meydan vermeden bizleri aydınlatıyorsunuz. Çok müstefit oluyoruz" demiş. Ardından "İstesem ateşli konuşma yaparak fazla cemaat da çekebilirdim ama ben böyle bir vaaz yolunu benimsemedim" demişti. 

Uzunpostalcı vaazda izlediği yolun pek taliplisi olmasa da vaazını dinlemeye gelen az ama bilinçli bir cemaatinin olduğunu belirtmişti. 

Uzunpostalcı, doğru tespit etmiş. Çünkü vaaza gelen cemaatin çoğu, sadece ayet ve hadis okuyan, bunların açıklamasını yapan, güncel meselelere girmeyen, sesini yükseltmeyen vaizleri pek dinlemiyor. Bu tip vaizler neredeyse boş mekanlarda birkaç kişiye vaazını veriyor. Yani bu tip vaizleri alıcısı yok.

Bunun yanında şu tip vaizlerin alıcısı ve dinleyicisi çoktur: Ateşli ve heyecanlı konuşan, zaman zaman elini kürsüye vuran, siyasi ve tartışmalı konulara giren, kürsüde meydan okuyan, cemaati coşturacağım diye çoğu zaman hurafe bilgilere ve menkıbelere yer veren, başkasına parmak sallayan vaizlerin albenisi fazladır. Bu tip vaizler kısa zamanda şöhret oluyor ve cemaati "Ne Mücahit adam. Bize doğru İslam'ı anlatıyor. Ne korkusuz hoca. Bu hoca diğer hocalardan başka. Ezik ve pısırık değil. Diğerleri korkak..." diyor. Bunu duyan bu tip hocalar da mikrofonun cazibesine kapılıp coştukça coşuyor, coşturdukça coşturuyor. Her bir konuşması gündem oluyor. İleri gidiyor diyen olduğu gibi az bile söylüyor diyen büyük bir destekçi kitlesi de oluyor. Bu kitle, hocanın etrafını sarıyor ve bu hocaya saldırıyı İslam’a saldırı diyor.

Albenisi olan, sürekli gündem kalan, tartışmanın bir parçası olan bu tip vaizleri ben eski cerci hocalara benzetirim. Her ne kadar günümüzde cami cami dolaşıp vaaz veren ve vaazın bitiminde sergi açan cerci hocalar kalmasa da günümüz ateşli konuşan hoca ve vaizleri de bir nevi cerci hocaların işlevini yürütüyor.

Burada ateşli konuşmanın ne zararı var diyebilirsiniz. Ateşli konuşmada aklıselim hareket etme yoktur. Aklıselimin olmadığı yerde duygular ön plana çıkar. Cerci hocaların da yaptığı bu idi. Kim ne derse desin, bugünkü yanlış dini anlayışların temelinde, geçmiş bu tür cerci hocaların halkı etkilemek amacıyla meydanı boş bularak olur olmaz bilgileri, menkıbeleri ve hurafeleri anlatmaları yatıyor. Nasılsa denetim yok. Halk da dini bilgiye susamış olduğu için her türlü bilgiyi zerk ettiler.

Günümüzde cerci hocalar kalmadı dedim ama aslında var. Bunlara Halil Konakçı ve Cübbeli’yi örnek verebiliriz. Her ikisinin de dini bilgisi var ve çok zekiler. Kendilerini dinletmeyi biliyorlar. TV kanalları vasıtasıyla tüm Türkiye’ye ulaşıp halkı etkileme özelliklerine sahip. Sağda, solda şaz olarak kalmış konuları, menkıbeleri, keramet ve mucizeleri, zayıf rivayetleri, gizemli dünyayı anlatıp duruyorlar. Mesela, Hz Meryem’in cennette Peygamberimizle evleneceğini söylüyor Konakçı. Yine aynı Konakçı, bir vaazında şunu anlatır: “Malik b. Dinar Yahudilere ait bir  gemiyle hacca gitmek için Mısır’dan yola çıkar. Gemide iken yol parası toplanır. Malik b. Dinar parasını unuttuğu için sonra vereyim der. Gemi sahibi bunu kabul etmez ve Malik’i gemiden denize atar. Tüm balıklar ağızlarında çil çil altın dinarlarla su yüzüne çıkar. Malik borcu kadar parayı balıklardan alır. Yahudiye yol parasını verir. Gemiye de binmez, yürüyerek gider”. Cübbeli ise “Fakirlerin zenginlerden beş yüz yıl önce cennete gideceğinden bahsediyor. Bunu anlatırken de zayıf rivayetlere başvuruyor. Hem Konakçı’ya hem de Cübbeli’ye bu ne iş desen, “Siz hadisleri ve evliyanın kerametini inkar mı ediyorsunuz? Bunlar falan rivayet ve kaynakta geçiyor diyor. Örneklerden de anlaşılacağı üzere bu hocaların eski cerci hocalardan tek farkı, konuşma sonrası sergi açmamaları. Buna da gerek yok. Çünkü medyatik ve şöhret olmaları bunlara yetiyor da artıyor bile.

Siyasi Operasyon *

Etkili ve yetkili bir büyüğümüze göre enflasyon bizde kronikmiş. 

Ne demek kronik?

Uzun süre bir çözüm getirilmemiş olan demektir. Yani süreğen. Geçmişten günümüze her siyasi iktidarın kendisinden sonraki iktidarın kucağına bıraktığı bir miras diyelim buna. Kısaca kader gibi bir şey.

Çözümü zor mu? 

Çözümü zor olmaya zor ama imkansız değil. Yeter ki istensin. 

Enflasyonu düşürmeyi istemiyorlar mı?

Vadederken hepsi enflasyonu biz indiririz diyor. Ama hiçbiri indirmeden yoluna devam ediyor. Nasılsa kronikmiş bizdeki. O yüzden hiç üzerlerine almıyorlar.

Kronik diyorsun ama ekonomimizin bu başına gelen siyasi operasyon olarak değerlendiriliyor. Acaba birileri bize operasyon çekiyor olabilir mi?

Siyasi operasyon söylemi, gerçeklerin üzerini örtme, acı tablonun suçunu başkasının üzerine yıkma girişimidir.

Yani bir siyasi operasyon yok mu? 

Bir siyasi operasyon var ama bu operasyon başkasının bize çektiği bir operasyon değil, bizim kendi kendimize çektiğimiz bir operasyondur. Suç bastırma psikolojisi ve suçu başkasının üzerine yıkma taktiğidir. Yani bugünkü kötü tablo, kendi söylemlerimizin, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın, yapmamamız gerekirken yaptıklarımızın, kendimize aşırı güvenimizin, herkes Mersine giderken bizim tersine gitmemizin, inadımızın, yanlışta ısrar edişimizin, söz dinlemeyişimizin, güç zehirlenmesi yaşamamızın, bir şeylerin kitabını yazmamızın bir sonucudur. Bugün milletin üzerine boca edilen bu tablo kendi eserimizdir. Bir insanın kendine ve çevresine verdiği zararı tüm dünya bir araya gelse veremez. O yüzden sağa sola hiç suç atmayalım.

İnsanlar hata yapamaz mı?

Yapar elbet. Zira hatasız insan olmaz.

O zaman?

Hata ve yanlış yapılır. Önemli olan hatada ısrarcı olmamak, hata olduğunu fark eder etmez hatadan dönmektir. Ki hatadan böyle dönmek bir erdemdir. Ama yanlışlığı ortaya çıkmasına, kötü sonuçları piyasayı yakmasına rağmen bile bile yanlışta ısrar aklıselim bir düşünce değildir. Bunda iyi niyet de aranmaz.

*08/09/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır.

1 Eylül 2023 Cuma

Neresi Kolaylıkmış Bunun?

Şu bulaşık makineleri ne büyük kolaylık değil mi? Bulaşık yıkama derdinden kurtulduk. 

Tam kurtulduğumuz söylenemez hatta iş yükümüzü artırdı diyebilirim.

Ne münasebet! Makine kendi kendine yıkarken başka işini yapabiliyorsun. Üstelik sudan da tasarruf ediyorsun. Elle yıkayınca dünyanın suyunu akıtıyorsun.

Öyle denir de kazın ayağı öyle değil.

Nasıl?

Mübarek, tüm mesele kirli kapları makineye doldurmaktan ibaret değil ki...

Mesela?

Kirli kapları makineye koymadan önce mutfak lavabosunda hepsini tek tek elden geçirerek kaba pisliğini aldıracaksın. Aslında kaba pislik deniyor ama bildiğin yıkama bunun adı. Tasarruf dediğin suyla yapıyorsun bunları. 

Kaba pisliğini aldırdıktan sonra ne anladım makinenin yıkamasından? 

O zaman makine temiz yıkamazmış. 

Devam edelim. 

Sonra hepsini tek tek makineye yerleştiriyorsun. Bunu basite alma. Zira yerleştirmek ince iş ister. Hangi kabı nereye koyacağını iyi bileceksin. Makinede yıkanmayacak kapları ayırıyorsun. Bunları elle yıkıyorsun. Makine  dolmadı ise kapatıp bekliyorsun. Sair öğünlerde çıkan bulaşıkları koyuyorsun. Şayet doldu ise deterjanını koyup çalıştırıyorsun.

Sonra?

O kendi başına suyunu alır, uzun süre yıkama yapar. Bittikten sonra yıkanan kapların kurumasını bekleyeceksin. 

İşte bitti ne güzel. Taş attın da elin mi yoruldu?

Dur hele. Tüm mesele bundan ibaret değil. Esas mesele bundan sonra. 

Nasıl?

Yerleştirdiğin gibi o kapları tek tek çıkarıyorsun. Makine güzel yıkamış mı, leke bırakmış mı, tabakların sarılığı gitmiş mi tek tek bakacaksın. Şayet kirli yıkadı ise onları musluğun önüne koyuyorsun. Onları elinle yıkıyorsun.

O zaman ne anladım ben bu işten. 

Ben de onu diyorum ya. Neyse devam edelim. Makinenin yıkadığı kapları tek tek çıkarıyorsun. 

Çıkardın diyelim. 

Hangi kap hangi rafa konacak arayışına giriyorsun. Şurada mı, burada mı, tüm kapaklı rafları açıp açıp kapatıyorsun. Kabın yerini bulunca, ya Rabbi şükür diyorsun. Bulamayınca daha önce baktığın raflara bir daha bir daha bakıyorsun. Makine ve raf... Gidip gidip geliyorsun. Her gidiş gelişte ya sabır çekiyorsun. Bir daha makinede yıkar mıyım, ne zormuş. Şimdiye kadar elle kaç defa yıkardım diyeceksin. Bunu yani son pişmanlığı her yıkama ve kaldırmadan sonra yapıyorsun ama bu son pişmanlık yaşadığın müddetçe hep devam edecek. Çünkü bulaşık makinesi demek pişmanlık demektir. Bakma adına kolaylık dediklerine. Makinen iyi yıkamamaya başlamışsa ya makineyi ya da deterjanı değiştireceksin. Bir de zaman zaman makineyi öne çekip makinenin arkasını temizleyeceksin. Bunları biliyorsun. Söylemeye gerek yok...