29 Kasım 2021 Pazartesi

Yeni Yemek Denemesi *

—Hanım, kurt gibi açım. Yemek hazır mı? 

—Biraz bekleyeceksin. 

—Ne kadar biraz? 

—Çok biraz. 

—Niye? Her gün bu saatte yemiyor muyduk? 

—Yiyorduk ama bugün böyle oldu. Bundan sonra da böyle olacak. 

—Ne demek istiyorsun? Bırak şu gizemi. Bugün gezmeye mi gittin? Eve misafir mi geldi? Hasta mıydın yoksa? 

—Hiçbiri değil. 

—İyi de o zaman ne?

—Bugün size bir sürprizim var. Bu sürprizler her gün birbirini kovalayacak. 

—Ne sürprizi? 

—Yeni bir yemek modeli üzerinde çalışıyorum. Bir yemek deneyeceğim. 

—Adı ne?

—Daha adını koymadım.

—Neyse ne. Getir yiyelim. Zira açlıktan yıkılacağım. 

—Yeni yemek deniyorum diyorum. Daha hazır değil. 

—Yahu hanım, nereden çıktı bu yemek denemesi? Bu kadar yıllık evliyiz. Bugüne kadar niye denemedin de bugün denemeye kalktın? Eski köye yeni adet getirme.

—Haklısın ama hep aynı yemek. Biraz farklılık olsun istedim.

—Mübarek, böyle bir niyetin var da söyleseydin, karnımı doyurur gelirdim. Zaten gündüzü iğde yiyerek geçirdim. 

—Biraz daha sabret. 

—Sabredeyim de bu saat oldu. Ne zaman hazır olur senin bu yeni yemeğin? 

—Saat veremem.

—Niye? 

—Adı üzerinde deneme yemek. Denemenin saati, günü, haftası, yılı belli olur mu? 

—Be kadın, şunun şurasında karnımı doyuracağım. Neyine yetmedi, neyini beğenmedin anam babam usulü yemeklerin?

—Hayatım, bu dünyaya bir daha mı geleceğiz? Şurada akşam akşam bir keyif çatacağız. 

—İlahi hanım! Keyfin zamanı değil, karnım zil çalıyor. Tamam, bu dünyaya bir daha gelmeyeceğiz ama böyle giderse bir daha gelemeyeceğim bu hayata veda edeceğim.

—Bu uğurda gerekirse öleceğiz. 

—Akşam akşam bu diyalog sıktı beni. Allah aşkına bir bulgur pilavı pişir de yiyelim. Sen bu yeni yemek modelini ben yokken veya tokken dene. 

—Olmaz, kusura bakma. Bu saate kadar bekledik. Pes etmek yok. Bilirsin, inadım inattır. Kafama koyduğumu yaparım. Bugüne kadar da hiç geri adım atmadım. Benim geri vitesim yoktur.

—Tamam, anladım. Bu yemek nasıl bir şey ki hala pişmiyor.

—Daha karar vermedim ne pişireceğime.

—Anlamadım. Daha ortada yemek yok mu? 

—Yemek denemesinden önce kitabını yazıyorum.

—Eyvah ki eyvah. Desene gittim, desene bittim. Yahu bunun kitabını yazmak aylar, yıllar alır. 

—Gerekirse biteceğiz ama sağ kalırsak sonunda bu mücadeleyi biz kazanacağız.

—Şu galibiyeti bırak da getir kahvaltı bari yapalım. İnan takatim kalmadı. Ağzım açlıktan kokuyor. Sahi bu yeni yemek denemesi nereden aklına geldi?

—Ülkemizin getirmeye çalıştığı yeni ekonomik modele ayak uydurmaya çalışıyorum.

—Desene yandık, desene bittik.

—Yanmadan yemek pişer mi?

—Son sözün bu mu?

—Bu. Bilirsin beni. Benim kitabımda geri adım yoktur.

—Anladım prensip sahibisin. Anladım inatçısın. Anladım geri adımın yok. Yahu ölüyorum diyorum. İnan geri adım atmak o kadar kötü değil. Hatta bir erdemdir. Bir nimettir. Gel şu olmayan ağzımızın tadını bozma. Gecemi zehir etme.

—Sen öleceksin diye kendimden, kişiliğimden ödün mü vereyim?

—Tamam, ödün verme hanım. Sen durduğun yerde durmaya devam et. Ben karnımı suyla doldurup yatıyorum. Senin bu yemek ne zaman pişer, denemen ne zaman biter bilmiyorum ama bildiğim, ipe un seriyorsun. Şayet bir gün ortaya iyi kötü bir yemek çıkarsa çağır, elim kanda da olsa koşarak geleceğim. Tabi sağ kalırsam. 

—Dalga geçme benimle. Öyle bir yemek yapacağım ki dediklerinden utanacaksın.

—Ben utanmaya dünden razıyım. Yeter ki ortaya bir yemek koy.

—Aman, beni oyalama. Kafamı da karıştırdın. Yapacağım yemek sana nasip olmazsa birine nasip olur.

—Tövbe ya Rabbi. Ben yatmaya gidiyorum.

—Dur yatmadan bana bir kalem al da gel.

—Ne yapacaksın kalemi?

—Yemek kitabı yazıyorum dedim ya. Yaza yaza kalemin ucu bitti.

—Sana son sözüm, Allah sana izan, insaf, basiret, feraset ve acıma duygusu versin. 

—Âmin, nankörlük yapma. Sana yıllar yılı saçımı süpürge yaptım.

—Haklısın, arıyorum o senin geçici baharını. Ne bilirdim sonunun böyle tufan olacağını.

—Daha bu iyi günlerin. Bence oruca niyetlen. İğde toplamaya devam et.

—Aklıma mukayyet ol ya Rabbi! 

*01/12/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Freni Patlamış Kamyon *

 Gel evlat, seninle şöyle yukarı çıkıp tepeden aşağıyı gözlemleyelim. Kim, ne yapıyor bir bakalım.

 Ne gerek var baba yukarı çıkmaya. Buradan gözlemleyelim, olmaz mı?

 Beni dinle evlat, yukarı çıkıp oradan bakalım. Çünkü kalabalıklar içerisinde durdukça olup biteni göremeyiz. Gördüğümüzü de sağlıklı değerlendiremeyiz. Sana tavsiyem, böyle durumlarda ortamdan uzaklaş, onları uzaktan izle. Böylece daha objektif değerlendirmede bulunmuş olursun. Bir koyun sürüsünün içindeki koyunların ahvalini onları izleyen çoban daha iyi bilir. Koyun dediğin bazen sürüden ayrılıp kendini çoban yerine koyacak, içinden çıktığı hemcinslerinin durumunu daha iyi anlayacak. Aynı şekilde koyunları uzaktan izleyen çoban da bazen sürünün içerisine girecek, kendini koyun gibi görecek, olup bitenleri bir de içeriden izleyecek. Buna empati diyebiliriz. Aynı şekilde bir maçı yöneten hakem, futbolcular kavgaya tutuştuğu zaman aralamaya girmez. Onları kenardan izler ki suçun kimde olduğunun kararını doğru bir şekilde verebilsin.

—Tamam, dediğin gibi olsun. Zaten çıkmış olduk tepeye.

—Ne görüyorsun aşağıda?

—Bir kamyon var. Ama bu kamyon bildiğimiz kamyonlara pek benzemiyor. Sanki freni patlamış gibi hızla ilerliyor. Çünkü normal gitmiyor.

—Bravo sana. O gördüğün kamyon freni patlamış bir kamyondur. Önüne kim gelirse onları kovalıyor. Kimine sürtünüyor kimini altına alıyor kimi kenarda endişeli bir bakışla kamyonun ilerleyişini izliyor. Gerçekle yüzleşmek yani bu kamyonun gidişatının gidişat olmadığının farkına varmayan az sayıda kişi de kamyonun freninin patladığından haberi yokmuş gibi davranarak tecahülüarif sanatının en güzel örneğini sergiliyor ve bizim şoför ne güzel sürüyor diyor.

—Ne demek istiyorsun?

—O gördüğün kamyon temsilidir: Enflasyondur, hayat pahalılığıdır, TL’nin döviz karşısında pul olmasıdır, iğneden ipliğe her şeye zam gelmesidir. Bu kamyon öyle bir şey ki yanından geçtiği, sürtündüğü, tepeden izleyen herkesin canını acıtacak. Altına aldığını daha fazla acıtacak. Kenardakiler onların durumuna üzülecek ama bir müddet sonra herkesi etkisi altına alacak ve vara altında biz de kalaydık. Zira onlar kurtulup gitti diyecek. İşin garibi kimseyi öldürmeyecek ama açtığı yaralarla herkesi komaya sokacak.

—Olan oldu. Bu aşamadan sonra ne yapılabilir?

—Ekonomist değilim ama piyasadan canı yanan milyonlarca insandan biri olarak derim ki bu kamyon sağa sola daha fazla zarar vermeden hızını düşürmek için bir şeyler yapmak lazım. Hızla ilerleyen bu kamyonun vitesi yavaş yavaş küçültülecek. Piyasanın sakinleşmesi için yapıcı konuşmalar yapılacak, arı kovanına çomak sokar gibi konuşmalar yapılmayacak. Piyasayı delirtecek konuşmalardan azami derecede kaçınılacak. Ekonomiye dair piyasanın koşulları neyi gerektiriyorsa ona başvurulacak. Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok.

—Bunu kim yapacak?

—Etkili ve yetkili kişiler, bizi yönetenler, ekonominin başında bulunanlar.

—Yapıyorlardır herhalde. Çünkü sorumluluk bunu gerektirir.

—Bundan pek emin değilim. Zira tüm bunları yapmak için önce mevcut durumun bir fotoğrafını çekmek, mevcut durumu kabullenmek lazım. Bir şey yok, iyiyiz, yok biz şunun mücadelesini yapıyoruz denerek bir yere varılmaz. Demek istediğim, önce hastalık kabul edilecek, bu hastalığın nasıl tedavi edilmesi gerektiği ortak akılla belirlenecek sonra tedaviye geçilecek. Bazıları bunun farkına varsa iyi olur. Çünkü tencere, tavanın karşısında kimse duramaz.

*13/12/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Dış Güçler Modası *

Türkiye'de son yıllarda bir moda başladı: Ne zaman bir konuda işimiz rast gitmese, bir sıkıntı yaşasak, bir darboğaza girsek, işin kolaycılığına kaçarız. Nerede hata yaptık demeyiz. Suç, hata ve yanlışı dışarıda arar olduk. Küresel güçlerin, dış güçlerin işi deriz. Zaten bunlar bizim onmamızı istemez. Bunlar bize düşman, bizim gelişmemizi istemiyor şeklinde söylenir dururuz. 

Dış güçler bizi alt etmek ve süründürmek için çaba sarf ediyor olabilir. Ki olması kadar doğal bir şey olamaz. Nasıl ki insanlar arasında hatta kardeşler arasında bile rekabet ve anlaşmazlık oluyorsa, devletlerarasında da rekabet, anlaşmazlık ve çekememezlik olabilir. Burada önemli olan devletlerarası ilişkilerde ülkeyi ezdirmeden kazan kazan prensibiyle hareket etmektir. Onlarla dostluk babında ne kol kola girilir ne de ilişkileri bitirecek şekilde rest çekilerek düşman bellenir. İki tarafın da memnun olacağı ve asgari müştereklerde anlaşabileceği çözüm yollarına odaklanılır. İlişkiler gerilince bu gerilim iç politika malzemesi yapılmaz. Çözülemeyen sorunlar soğumaya terk edilmek üzere buzdolabına kaldırılır. Her halükarda ilişkiler seviyeli yürütülür. Diplomatik teamüllere riayet edilir. Çünkü devletlerin onuru kişilerin onurundan daha önce gelir. 

Önemli olan ülkeyi devletlerarası rekabete hazırlamak için yeraltı, yerüstü ve insan gücünü hazırlamaktır. Ekonomiyi dünya ölçeğinde boy ölçüşebilecek seviyeye getirmektir. Üretim ekonomisine gereken önemi vererek ithalat ve ihracat dengesini sağlamak, cari açığı kapatmaktır. Anlatmak istediğim başkasının saldıracağı yumuşak karın bırakmamaktır. Bir defa sıcak paraya dayalı ekonomik modelden en kısa zamanda uzaklaşılmalıdır. Çünkü bizimle rekabet etmek ve bizi alt etmek isteyen devletler ve küresel güçler, bizimle mücadele için yumuşak karın dediğimiz zayıf yönlerimizi kollar ve zayıf yönümüzden vurur. Asıl olan açık kapı bırakmamaktır. Açık kapımız varsa da oradan girişi önlemek için zamanında tedbir almaktır. Bir boksör rakibiyle karşılaşmadan önce rakibini inceler, önceki oyunlarını seyreder, zayıf yönlerini araştırır. Ringe çıktığı zaman rakibinin sonuç alacağı yerlerini hedefler ki rakibini alt edebilsin. Rakip zayıf yönüne vurduğu zaman niye orama vurdun demek iş değil. Ne yapacaktı? Sonuç alamayacağı güçlü yerlerine mi vursun?

Ülke meselelerine yeniden dönersek, ülkenin en büyük ve çözülemeyen sorunu ekonomidir. Cari açık başımızın belasıdır. Cari açığı çözmeden, üretim ekonomisine geçmeden yani yumuşak karnımızı ameliyat etmeden yola devam edilemez. Edilmeye devam edilirse de sonu hep tufan olur. Tamam, enerjimiz yeterli değil. Bu konuda sürekli dışa bağımlıyız. İhtiyacımız olan enerjiyi dışarıdan alırken yerine ihraç edebileceğimiz başka ürünler ortaya koymak zorundayız. Yok diyerek işin içinden çıkamayız. İstenirse pekâlâ bulunabilir. Diyelim ki kendi kendimize yeterli değiliz. Bu durumda ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı bilmeliyiz. Hiçbir şey yapamasak bile ülkenin her bir yerine doğalgaz götürmek için teşvik yapmamak lazım. Bunun yerine diğer katı yakıtlarla ısınmanın yollarını vatandaşa sunmalıyız. Çünkü doğalgazı da dışarıdan ithal ediyoruz. Bizden öncekiler tilkinin yüz planından 99’u horozu haklamak üzere plan yaptığı gibi biz de hemen dış borca sarılmayı bırakmamız lazım. Çünkü kendi kendimize yeten bir ekonomik model geliştirmeden tam bağımsızlıktan söz edilemez. Zira borç alan başı dik duramadığı gibi iki ayakları üzerinde de duramaz. En ufak bir krizde nakavt olur.

Yazımın bundan sonraki kısmında çaresizliği dış güçlere bağlama modası üzerinde duracağım. Çünkü dış güçler, zinde güçler demek, her taşın altında onları aramak demek mazeret üretmek, bahane üretmek, gerekçe üretmek ve hamaset yapmak demektir. Kendimizi temize çıkarmak amacıyla işin kolaycılığına kaçmaktır. Unutmayalım ki suçlu onlar diye parmağımızla karşıyı işaret ederken geriye doğru büktüğümüz üç parmağımız kendimizi gösteriyor. Bir şeyi yapamayabiliriz, o konuda hata yapmış olabiliriz. Bunun yeri, doğrusu şu diye böyle uyguladık. Yanlışmış deyip o yanlıştan vazgeçmektir.

Suçu kabullenmek erdemdir. Bu bize peygamberlerden özellikle Hz Adem’den tevarüs etmiştir. Mademki peygamberleri örnek alıyoruz. Sıkışıp daraldığımızda, hata ve yanlış yaptığımızda Hz Adem gibi yapmaktır. Biliyorsunuz Hz Adem ve eşi, kendilerine yasaklanan ağacın meyvesinden yedikleri için ilk günahı işlemişlerdir. Kendilerine, ben size bu ağacı yasaklamamış mıydım dendiğinde; ikili, bizi şeytan kandırdı, biz ne yapalım, esas suçlu o şeklinde bir mazeretin arkasına sığınabilir, şeytanı hedef gösterebilirlerdi. Halbuki onlar “Biz hata yaptık. Sen bizi bağışlamazsan biz zarara uğrayanlardan oluruz” diyebilmişlerdir. Bu dua, bu tövbe, bu yüzleşme sayesinde Hz Adem, affedilmekle kalmayıp peygamberlikle taltif edilmiştir. İnsandır hata yapar. Önemli olan farkına varıldığı zaman hatadan vazgeçip hatada ısrarcı olmamaktır. Hasılı ilk insanı Allah bize örnek vererek hatalarınızla yüzleşin, kabulümdür, sonrası ödüldür demek istemiştir. Biz Hz Adem ve eşini örnek alacağız. Allah’a isyanına gerekçe üreten, ben Adem’den daha üstünüm diyen İblis’i değil. Burada hatasıyla yüzleşen Hz Adem mi kaybetmiştir, gerekçe üreten ve savunmaya geçen şeytan mı? Takdir edersiniz ki Hz Adem kazanmıştır. Burnundan kıl aldırmayan şeytan ise hep kaybeden olmuştur.


*15/12/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.