30 Temmuz 2021 Cuma

Köpeklerle Dansım *

Salgın nedeniyle salonlarda düğünler yapılamayınca, düğün salonları derin bir sessizliğe bürünmüştü. 1 Temmuzdan itibaren yasakların kalkmasıyla birlikte ötelenen düğünler, bir bir yapılmaya başladı. Böylece düğün salonlarının da yüzü güldü. Kurban Bayramının hemen akabinde işte böyle düğünlerden birine de ben davetliydim. Düğünün yapılacağı salon da Hatıp Caddesi üzerinde sağlı sollu salonlardan biri.

Salonu pek aramadım. Çünkü km’lerce öteden, sesi sonuna kadar açılmış müzikler kulağına kadar gelince, sesin geldiği tarafa doğru yol alsan, elinle koymuş gibi salonları bulabiliyorsun. Buralarda tek yapacağın, gideceğin salon solda mı, sağda mı, iki metre ötede mi, beride mi? Bunu da sağı solu göz gezdirerek hallediyorsun.

Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra düğün salonunun bahçesine geçtik. Boş masalardan kenar ve köşede olan birine oturduk.

İcabette geciktiğim düğün, ben geldikten bir 15 dakika sonra mutlu çiftin yukarıdan görünmesiyle birlikte yapılan anonsla başladı. Gelinle damat yavaş yavaş merdivenlerden inerken az önce öylesine çalan müzik değişti, davetlilerden bir alkış tufanı koptu. Çift, sahneye indikten sonra güvercinler uçuruldu. Bir şeyler de yandı söndü. Nedir diye sormayın. Zira siz onu bilirsiniz. Bana tecahülüarif yapmayın. Benim cahilliğimi ise sormayın.

İlk dansı haliyle gelinle damat yaptı. Ardından davetliler de oynamaya davet edildi. Çünkü düğün oynamalı. Müziğin ritmine kendini kaptıran sahnede yerini aldı ve sahne doldu. Bir an için bir ben eksiğim. Zira kambersiz düğün olmaz dedim ama sahneyi dar gördüm ve bana göre değil diyerek hiç böyle bir şeye yeltenmedim. Bu arada sahne tecrübem olduğunu söylemek isterim. 1986 yılı olsa gerek. Cihanbeyli’de bir düğüne katılmıştım. Olmaz, bu iş bana göre değil. Bana göre olsa da bilmiyorum dedimse de beni zorla halay çekmeye kaldırdılar. Sağlı sollu araya aldılar beni. Sanki başımdan kaynar sular döküldü. Kırmızı yüzüm kıpkırmızı oldu. Ama bununla da yetinmediler. Damat bey, ayaklar ayaklar diye işaret etti durdu. Cehennem azabı bittikten sonra ne diyordun dedim. Meğersem ayaklarımı yanımdakilere uyduramıyormuşum.

Neyse biz gelelim taze düğüne. Birileri oynuyor, biz de müzik sesinden ne kadar konuşulursa kah konuşuyoruz kah sağa sola kim var kim yok diye göz gezdiriyoruz kah oynayanlara bakıyoruz. Kimi oynadıktan sonra yerine geçti, yerlerine başkası geçti kimi de sahnenin değişmez as oyuncusuydu. Hanıma, şu oynayan görümce mi yoksa dedim. Nereden bildin dedi, belli belli dedim. Gülüştük.

Az sonra akşam namazını kılayım diye salonun arka tarafına dolaştım. Erkek mescidi yazan kapıyı buldum. Açtım ki mescit diye belirlenen yere sadece bir seccade sermişler. O kadar. Namazı kıldım ama namazda ne okudun diye sormayın. Zira benim ağzım kıpırdarken kulağıma fazlasıyla müzik geldi. İyi ki oynamayı bilmiyorum. Yoksa “günah yazarsan yaz” diyerek kendimi namazda iken oynamaya verebilirdim.

Sayıyla verilen kuru pastaları yedikten sonra ardından gelen dondurmayı da yedim. Bu arada takı töreni de başladı. Anonsun biri bitti, diğeri yapıldı. Takıcılar, sıraya girerek takılarını taktılar. Her takan da gelin ve damatla bir fotoğraf çektirerek ânı ölümsüzleştirdiler. Bu kalabalıkta takı takıp takmadığımı kim görecek deyip yerinde oturanlara da burada bir hatırlatmada bulunmak isterim. Unutmayın ki takı törenindeki kamera objektifine giremediniz ve bunlar düğün bittikten sonra ağır çekim izlenecek. Kimin taktığı kimin takmadığı kimin ne taktığı ortaya dökülecek. Benden söylemesi. Takılar nerede derseniz, sanırım görümce gelmiş, hepsini alıp gitmiş. Düğün sahipleri amma takıldı, sevenimiz çokmuş meğer diye önce sevinecek ardından bu işler sırayla deyip üzülecek. Neyse tüm bunları takan, takmayan düşünsün.

Yeme-içme ve takı için ara verilen oynama arası, kaldığı yerden tekrar başladı. Biz de ne zaman bitecek bu düğün diye beklemeye devam ettik. Belli oldu ki mescit ararken arkada karıştırılan kazanlardan da yemek gelmeyecek. Niye bekliyorum ki. Zaten düğün yemeksizdi. Yine de umut benim ekmeğim. Ha bir sürpriz olur muydu.

Baktım olmayacak, yürüyüş beni bekliyor, günlük yürüyüşümü yapamadım. Bari beklenirken ben yürüyüşümün belirli etabını tamamlayayım dedim. Bahçenin dışına kendimi attım. Önce düğün salonlarının önünden geçtim. Hepsi de açık, hepsinden de müzik sesi geliyor ve davetlilerin biri giriyor, diğeri çıkıyor. Sol tarafta yatsı namazını kılıp camiden çıkmakta olan az sayıda musalli gördüm. Sağdan soldan, önden ve arkadan birbirine karışarak gelen müzik sesiyle nasıl namaz kıldılar bilmiyorum. Allah kabul etsin.

Ana caddeden ara sokaklara girdim. Zira oralarda da salonlar var. Bir tempoda yürüyorum. Bir baktım, insan yoğunluğu kalmamış. Ama kimse yok değil. Zira iki köpek, gelip geçen arabalara durmadan havlıyor. Kendilerine gelmekte olduğumu gören bu iki köpek, yollar nasılsa bizim, sabaha kadar buradan arabalar geçecek, biz de havlayacağız. Biz en iyisi, şu acemi çaylağı bir korkutalım dercesine dönüp koşarak bana gelmeye başladılar. Baktım şakaları yok. Kaçsam kaçamam, duvara çıksam, çıkılacak duvar yok, direğe bile tırmanmayı düşündüm. Gördüğüm her direk beton direk. Kaldım mı bir başıma.

İleriden koşarak üzerime gelirlerken tek yapabildiğim, durmadan hoşt hoşt hoşt çekmek. Ne kadar dediğimi hatırlamıyorum. Beni aralarına alıveren köpeklere hoşt diyorum, bir taraftan da iki elimi birden onlara sallıyorum ama onlar için çok da tın. Önüme, arkama döndüler durdular. Onlar döndükçe köpeklere arkamı dönmem uygun olmaz diyerek ben de döndüm. Hasılı az önce müziğin oynatamadığı beni, onlar bir güzel oynattılar. Korktum mu? Korkulmaz mı? Anlatılmaz ancak yaşanır. Herhalde korkum tavan yapmıştır. Başka da yapabileceğim bir şey yoktu.

Paçamdan tutup beni ne zaman altlarına alacak diye beklerken beni üç-beş dakika dans ettiren köpekler, bu korku buna yeter, bir daha da bizim çöplüğümüze uğramaz, bizi de unutmaz deyip paçamdan tutmadan çekip gittiler. Sağ olsunlar, bu iyiliklerini hiç unutmayacağım. Merhamet timsali gibi geldiler bana.

Hasılı, bana düğünde kimse oynamadı diyemez. Gördüğünüz gibi epey ecel terleri döktüm. Tek fark, düğünde oynayanlar keyiften dört köşe olurken ben dokuz doğurdum. Bu arada böyle saldırgan köpeklerin buralarda ne işi var deyip sahiplerini suçlamayacağım. Burada esas suç, korumasız bir biçimde ve bir başıma sokağa çıkan bendedir. İnşallah köpeklere hoşt dediğimden dolayı hayvan severler hakkımda suç duyurusunda bulunmazlar. Bir de mahkemelik olmak hiçten bile değil. Bundan dolayı hakimin adli kontrol şartıyla serbest bırakacağına da hiç ihtimal vermiyorum.

Burada, mübarek düğüne gelmişsin. Otur, ağır azam. Oynayacaksan oyna, oturup seyredeceksen seyret. Yemek verirlerse ye. Bir de eski köye yeni adet getirme. Yürümek de neyin nesi, dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, zira rahmetli babam da “Oğlum, çok dolaşma. Çünkü çok dolaşanın ayağına tavuk pisliği bulaşır derdi. Köpeklerle dansımı gözümün önüne getirince bana tavuk pisliği daha masum geldi.

Not: Bu durumu anlattığım bazıları, öyle zamanlarda yani köpeklerin saldırısına maruz kaldığında oturacaksın dediler. Bir daha böyle bir olay vuku bulursa ve korkudan aklıma gelirse söz oturacağım.

*11/08/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Yalancı Bahar ve Sahici Bahar *

1994 ve 2001 ekonomik krizlerini gördüm. Krizin etkilerini derinden hissettim. Her ikisinde de hayat pahalılığı alıp başını gitmişti. Bugün aldığım bir ürünün fiyatını, ikinci gelişimde keşke aynı fiyata alabilsem derdim. Baktığım bir ürünü almak istemesem, pişman olursun, yarın aynı fiyata alamazsın, derdi esnaf. Ben böyle sıkıntı çekerken, esnaflık yapan bir tanıdığım, bu süreçte deli para kazandım dedi bir görüşmemizde. 

Aynı çizgide devam eden bir siyasi görüşüm olmasına rağmen insanların çektiği sıkıntıları görünce, daha ufukta seçim yokken şunları söyledim: "Bundan sonra oyum, bugünkü aldığım bir ürünü yarın aynı fiyata alabileceğim bir ortamı sağlayacak yani hayat pahalılığını durduracak bir siyasi parti olursa, istersen ateist olsun, oyum onadır" demiştim.

2002 yılındaki seçimlere, ekonomik kriz damgasını vurdu. Seçmen ekonomik krizde dahli olan partileri sandığa gömdü. Yeni kurulmasına rağmen AK Partiyi tek başına iktidara getirdi. Ülkede siyasi istikrar sağlandı. Uygulanan sıkı mali disiplin, dışarıdan gelen sıcak para ve dövizin zikzak çizmemesi yüz güldürdü. Cebimiz para gördüğü gibi paramız değerlendi ve bereketlendi. Hayat pahalılığı yok oldu, enflasyon tek haneye düştü, tereklerdeki ürünler yerinde saydığı gibi bir kısım çeşitlerde fiyatlar geriledi. Zam nedir duymaz olduk. Cebimiz para gördü, alım gücümüz arttı. Yüzümüz gülmeye başladı. At sahibine göre kişner sözü doğruymuş demeye başladık.

Geldiğimiz noktada, ekonomik halimiz hiç iç açıcı değil. Çünkü dünün yerinde yeller esiyor. Sanki ekonomik krizler bu ülkenin kaderiymiş gibi yine bir ekonomik darboğaz içindeyiz. Eski krizlere oranla likidite sıkıntısı olmasa da fiyatların yanına varılmıyor. Hayat pahalılığı yönünden yeniden çift haneli rakamları yaşıyoruz. Piyasa ürünlerine ve temel ihtiyaç mallarına konan zamlar çok astronomik. Bu da gösteriyor ki 2002’den sonra gelen ekonomik rahatlama, geçici bahardan ibaretmiş. Her geçici baharın sonu ya yakıcı ya da dondurucu oluyor maalesef.

Belirli periyotlarla mali krize girmemizde değişik sebepler olsa da birinci derece sorumluları, zamanında tedbir almayan gelmiş geçmiş siyasi iktidarlardır. Demek ki pansuman tedbirlerle günü kurtarma politikası böyle bir şeymiş ve sonuçları itibariyle acı oluyormuş. Maalesef bu acı reçeteyi de halkın kahir ekseriyeti içiyor.

Burada ekonomik krizle ilgili bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum. Ne zaman bir vatandaş hayat pahalılığından dem vursa, “para yetmiyor, işsizlik aldı başını gidiyor” dese, birileri sosyal medyadan “Kriz var diyorlar. Ne krizi? Baksana millet Bodrum’da, Alanya’da tatil yapıyor. Tatil beldeleri tümden dolu. Parası olmayan tatile gidebilir mi? Ya şu son model arabalar neyin nesi. Eski model araba göremiyorum. Herkeste en pahalısından cep telefonu var. Piknik yerleri dolu. Hangi mağazaya gitsen, millet bol bol alışveriş yapıyor. Ne işsizliği? İş beğenmiyorlar da ondan. Çalışana iş çok…” şeklinde paylaşım üstüne paylaşım yapıyor. Bu tür paylaşımlarda doğruluk payı var mı? Var elbet. Olan da olmayan da bulup buluşturup, karta taksit yaptırıp tatil beldelerinde soluğu alıyor. Bazı sektörler, işçi aradığı halde işe talip olmayan ve iş beğenmeyenler de var. Ama tüm bunlar halkın ekonomik darboğazda olduğu gerçeğinin üstünü örtmez. Ki kriz dönemlerinde tüm halk ekonomik darboğaza duçar olacak diye de bir şey yok. Krizler kimini ihya ederken kimini de bitirir. Kimi bu krizler sebebiyle paraya para demez, köşe olur. Ama bunların sayısı azdır. Esas halkın çoğunluğuna bakmak lazım. Çünkü dar ve orta gelir seviyesinde bir geliri olan halkın daha da fakirleştiği, geçinmek için zorlandığı da bir gerçektir. Alt gelir seviyesinde olanlarla üst gelir seviyesinde olanlar arasında sosyal adalet dengesi alabildiğine açılmış durumdadır. Burada şunu da söyleyeyim. Bu ülke 80 milyonu geçmiş bir ülkedir. İster tatil beldesi ister piknik yerleri ister alışveriş merkezleri olsun, her yerde insan yoğunluğunu görmek mümkündür. Buralara bakarak halkın keyfi yerinde tespiti bizi yanıltır. Aynı şekilde hastanelere gitsek, hastanelerin de dolu olduğunu görürüz. Bu demek değildir ki bu toplumun hepsi hasta olmuş ve hastaneye koşmuş.

Sözün özü, hayat mücadelesi veren her bir insanın şöyle ya da böyle dert ve sıkıntıları vardır. Zira burası imtihan dünyasıdır. Dün olduğu gibi bugün de düne oranla ekonomik sıkıntı çeken insanımızın sayısı az değildir. Durum bu iken ve kimsenin ne ile mücadele ettiğini bilmez iken uzaktan maval okumak doğru değildir. Çünkü davulun sesi uzaktan hoş gelir ve ateş düştüğü yeri yakar. Yani her şeyi tozpembe göstermeyelim. Aynı şekilde “bittik, tükendik” diyerek felaket tellallığı da yapmayalım.

Ülkemizde zaman zaman gördüğümüz yalancı baharların yerini, sahici ve kalıcı baharlara bırakması temennisiyle…

*28/08/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2021 Salı

Erkekler, Bu Görevinizi Biliyor muydunuz? *

Bir derdim var. Bunu sizinle paylaşsam mı, paylaşmasam mı diye düşünmüyor değilim. En iyisi paylaşayım gitsin. Paylaşırsam derdim azalmış olur belki. Derdimi zorlama bir bilmeceyle açayım: Marketten aldım beş poşet, dışarı götürdüm yirmi poşet. Bilin bakalım bu nedir? Dışarı bir şey götürmüyorsanız, nereden bileceksiniz. Ancak benim gibi eşekten düşenler bilir: Çöp efendim çöp.

Günübirlik markete giden biri değilim. Bazen haftada bir veya on günde bir giderim. Marketin hiç sağına soluna bakmadan listede olan temel ihtiyaçlarımı alır çıkarım. Ödemeyi yapıp aldıklarımı mutfağa çekince derin bir oh çekerim.

Derin oh çekmem uzun sürmüyor. Çünkü ne zaman dışarı çıksam -ki günlük çıkmasam olmaz- bunu giderken çöpe atıver ya da dışarıya poşet koydum, onu da götürüver, talimatı alırım. Poşette ne olabilir diye hep merak ederim. Fakat içini açma imkanım bugüne kadar hiç olmadı. Zira poşetin içinde bir belki de iki poşet. Ağzı da bir güzel bağlanmıştır. Deri sarar gibi desem, mesele anlaşılmış olur sanırım.

Kapının önüne çıkınca bahtıma artık. Bazen bir bazen iki bazen de üç poşet birden beni bekler bulurum. Bir elimde telefon olduğu halde diğer elime de poşetleri alır, çöp konteynırını boylarım. Bu arada ağır mı ağır. İçinde ne varsa artık. Çöp kovasının ağzı açıksa helal be derim. Çöp kutusunun hiçbir yerine dokunmadan bir basket atışı edasıyla içine atarım. Basketçiliğim de fena değil hani. Konteynırın ağzı kapalı ise niye kapatırlar diye homurdanırım ve kapağı bir şekil açıp atarım içine. Ardından ya Rabbi, şükürler olsun, bugünkü çöp atma görevimi de ifa ettim, bir dahakine Allah kerim derim.

Bu anlattıklarımın bir başka boyutu daha var. Bazen iyi, bu çıkışımda çöp yok diyerek elimi kolumu sallaya sallaya kapıyı açarım. Mutfaktan bir ses geldi mi, ne oldu demem. Annah derim. Bilirim ki çöpe gidecek ama hazırlanmamış çöp poşeti vardır. Bazen de bu çöp nasıl hazırlanır bakarım. Önce çöp kutusu açılıyor. İçine daha önce konmuş poşet çıkarılıyor. Hafifçe kaldırılıyor. Poşetin altı akıyor mu akmıyor mu kontrolü yapılıyor. Poşetin altı ıslak ise bil ki poşet delinmiştir. Delinmedi ise de mutfaktan dışarıya çıkarırken delinme ihtimali vardır. Hiç sağa sola damlatmadan tekrar yerine konur, poşetin ağzı bağlanır. Ardından yeni bir poşete geçirilir. Onun da ağzı bağlanır. Tamam, denerek elime tutuşturulur. Bu çöp poşeti daha önce hazırlanmış da giderken atılsın diye kapının önüne konmuşsa poşeti kaldırdıktan sonra altına akmış mı kontrolü yapılır. Akmamışsa şükredilir. Eğer akmışsa bir hızla paspas alınır, burası bir güzel paspaslanır. 

Ben böyle anlatıyorum da siz de bu adam ne yapıyor böyle deyip okuyorsunuz. Okuyun okuyun, tecrübe edinmiş olursunuz. Ki burada tecrübe konuşuyor. Ayıplamanızı hiç tavsiye etmem. Zira başınıza gelir. Eğer bu anlattıklarımı bir bir ve daha fazlasını yapıyorsanız, aklın yolu birdir ve aynı cendereden geçen yolcularız. Allah bu görevde de yardımcınız olsun. Hasılı ömrümün önemli bir kısmı, çöp atmakla geçti, geçiyor ve geçecek desem, hiç abartmamış olurum. Ki mesele ortada. Evin erkeği olarak pek hesaba katılmayan bu görevimizin de bu vesileyle kayıtlara geçmesini istiyorum. 

Evden durmadan çöp konteynırına çöp götürme işinde, garibime giden ve anlayamadığım bir durum var. Bunu da belirtmek istiyorum. Bir fabrikanın seri üretimi gibi her gün bu kadar çöp bu evden nasıl çıkar? Çünkü eve giren bellidir. Marketten aldığımıza hiç dokunmadan çöpe götürsek bu kadar çöp poşeti çıkmaz. Haydi, yemeden attık diyelim. O zaman bu göbekler ne? Demek ki yemişiz. İyi ki yemişiz yoksa günde daha fazla çöp atmamız gerekecek. Hocanın, kedi buysa et nerede, et bu ise kedi nerede" dediği gibi bir şey bu. Girdi ve çıktı da bir anormallik var ve ben bu havuz probleminin içinden çıkamadım. Aman neyse ne. Benim kendi derdim kendime yeter. Bir de havuz problemini mi çözeyim? Görevim, marketten getirdiklerimi fazlasıyla çöpe atmak. Bunu da yapıyorum. Ötesini istemeyin benden. Bu arada derseniz ki kalabalık bir ailesiniz. Ondandır. Değil efendim. Toplam üç kişiyiz.

Yazımı sonlandırırken içinden çıkamadığım bu girdi ve çıktı dengesizliği, bana belediyeye teşekkürü akla getirdi. Ne alaka demeyin. Bu girdi ve çıktı anormalliğine göre çöp, çevre ve atık bedeli adı altında belediyelerin az vergi aldığını düşünmeye başladım. Düşünsenize belediye, ne kadar çöp atarsan, o kadar çevre vergisi alacağım dese, yandık. İnanın markete ödediğimiz bedelin kat kat fazlasını alması gerekirdi bizden. Aman, ağzımdan yel alsın. 

*04/09/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.