15 Ağustos 2019 Perşembe

"Çağbaba Türbesi" *

Millet olarak bir yerde türbe varsa orasını hem ziyaret eder hem de dua ederiz. Ziyaret ve duanın dışında beklentilerini karşılamak ve varsa sıkıntılarını gidermek için talep de bulunanlar da eksik olmaz. Kimi evlenecektir, eş arar. Kimi istediği okulu kazanmak için yardım talep eder, kimi adakta bulunur, kimi çaput bağlar, kimi isteğini bir kağıda yazarak oradaki uygun bir yere sıkıştırır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı veya ilgili müftülük türbe ve yatırların olduğu yerde herkesin görebileceği bir yere tabela asarak istediği kadar türbe ziyaretlerinde; 
1. Adak adanmaz,
2. Kurban kesilmez,
3. Mum yakılmaz,
4. Bez-çaput bağlanmaz,
5. Taş-para yapıştırılmaz,
6. Para atılmaz,
7. Eğilerek ve emekleyerek girilmez,
8. Yenilecek şeyler bırakılmaz,
9. El-yüz sürülmez,
10. Türbe ve yatırlardan medet-şifa umulmaz,
11. Türbe ve yatırların etrafında dönülmez, 
12. Türbelerin içinde yatılmaz vs desin. 
Bizim vatandaşın ekseriyeti tüm bu adap ve yasaklara rağmen bildiğini okur. Son umut "ya isteğim yerine gelirse" diyerek yasakmış, günahmış demez. Yeter ki bir türbe görsün. Üstelik türbede yatanın kim olduğu da önemli değildir. "Bu zat için türbe yapılmışsa mutlaka önemli biridir ve Allah'ın sevgili bir kuludur" diyerek halini arz eder. Bizi ne tabeladaki yazılanlar bağlar ne de hocaların ölülerden medet/yardım beklenmez uyarıları bizi bağlar.


O kadar da değil demeyin. Alın size bir örnek... "Ülkemizin turizm cenneti ilçelerimizden Marmaris'in Turgut mahallesinde İslam alimine ait olduğu zannedilerek yıllarca adaklar adanıp, başında dualar edilen mezarın, Roma döneminde yaşayan bir dövüşçüye (gladyatör) ait olduğu gün yüzüne çıkınca bölge sakinleri şok yaşadı.  40 yılı aşkın bir süredir türbe sanılan yapının Antik Karia uygarlığında yaşayan dövüşçü Diagoras'a ait olduğu kesinleşti. Yöre insanı mezarda kaçak kazı yapanların; öldüğü, boşandığı ya da hasta olduğuna inanıyor.” (İnternethaber) 

Merak ettiğim, kırk yıldır "Çağbaba" adıyla ziyaret edilip anılan ve adakta bulunulan bu yerin bir dövüşçüye ait olduğu ortaya çıktıktan sonra buradan medet bekleyen yöre halkı bundan sonra ne yapacak? Bu boşluğu nasıl giderecek? 

Güler misiniz, ağlar mısınız bu duruma? Acınacak halimiz, benzer örnekler de çok maalesef. İnsanımız yeter ki sapıtmak istesin. Mutlaka bulur. Yıllarca Allah dostu diye bir dövüşçüye dua ettirir, adakta bulundurur bu şekil. Yukarıda izah etmeye çalıştım. Türbede metfun bulunan Allah'ın sevgili bir kulu da olsa ondan asla yardım istenmez, dilekte bulunulmaz. Yardım ancak bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'tan istenir.

Hülasa, ne zaman ki ölü, yatır ve türbelerden yardım beklenmeyeceğini bilir ve gereğini yaparsak İslam'ı daha iyi anlamaya başlarız. Allah ölülerden medet beklemeyenlerden eylesin, kimseyi bu şekil şirke girdirmesin, aklımızı başımıza almayı nasip etsin.

*17/08/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Maarif Politikamızı Gözden Geçirmeliyiz ***

Bizim eğitim ve öğretim işlerimiz deneme-yanılma yoluyla, sürekli değişime gebe yeni sistem uygulamalarıyla sonu ne olacak diye düşünülmeden, iyi bir planlama yapılmadan takır tukur devam ediyor, eğer buna eğitim ve öğretim denirse. Tamamen bir iyi niyet kurbanı olan maarif politikamız, duvara toslaması ve ölü doğacağı bilinmesine rağmen bir neşter vurulmadan pansuman tedbirlerle yol almaya devam ediyor.

Eğitimden beklenen istendik davranışlarda istediğimiz sonuç ve verimi alamadık. Eğitimin her kademesinde öğretim yapıyoruz. Maalesef onu da becerdiğimiz söylenemez.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitim ve öğretimle birlikte rotası değiştirilen maarifimiz, tedavüle sürülen on iki yıllık zorunlu eğitimle birlikte pusulasını kaybetmiş görünüyor.

Liselerin zorunlu olmasına paralel olarak her ile açılan üniversiteler, yanlış maarif politikamızı devam ettirmekten, problemleri halı altına süpürmekten öte bir amaca hizmet etmemektedir. 

Herkesi üniversitede okutma ve mezun etme serüvenimizin belki de tek faydası, on sekiz yaşından itibaren işsizler ordusuna dahil olacak gençlerimizin işsizlik yüzdesini 24-25 yaşa yükseltmektir. Başka da bir fayda mülahaza etmiyorum, eğer bir faydaysa bu. Bir diğer faydası ise üniversite mezunu oranımız, istatistiki bilgilerde artmış olmaktadır.

Kim ne derse desin, bizim ülkemizde lise ve üniversite, iyi bir iş sahibi olmak ve bir  istihdam kapısı diye okunur. Bunun için gençlerimiz, var gücüyle sonu olan ve mezun olunca kolayca iş bulabileceği bölümlere girmek için yarışmaktadırlar. Az sayıda yarışı önde tamamlayan şanslı gençlerimizin dışında kalan çoğunluk ise umutsuz vaka gibi sonu olmayan bölümlerde, hedefi olmadan okul bitirmeye çalışmaktadırlar. Çoğu "ya çıkarsa" umuduyla zengin olmayı Milli Piyango biletine bağladığı gibi iş imkanı bulunmayan bölümlerde okuyanlar da "ha belki bir kapı açılır" umuduyla gönülsüz okumaktadırlar.

Ülke olarak önümüzdeki yirmi yıl, birkaç bölüm dışında hiç öğrenci almaz ve mezun vermezsek bile mevcut mezunları eritmemiz mümkün değil. Yeni mezunlarla birlikte her yıl işsizler ordusuna yeni mezunlar ve diplomalı işsizler katmaktayız. Sanki ihtiyaç varmış gibi birçok bölüme ikinci öğretim adı altında öğrenci almaya devam ediyoruz. Her yıl devlette bir işe girmek umuduyla milyonlar, defalarca KPSS sınavlarına girmektedir. Çoğu, mezun olduktan kaç yıl sonra KPSS puanı ile bir yere ancak atanabilmektedir.

Sonu çıkmaz sokak ve duvara toslamak olan ve yeni mezun ettiği öğrencilerle birlikte ölü doğurmaya devam eden bu maarif sistemimizin sonu ne olur, niçin düşünülmez, niçin iyi bir planlama yapılmaz, niçin radikal tedbirler alınıp çözümler üretilmez? İnanın, çok anlamış değilim.

Yol yakınken, iş işten geçmeden, sosyal bir patlama olmadan uygulamakta olduğumuz maarif sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Her şeyden önce herkesi okutup üniversite mezunu yapacağız sevdasından vazgeçmeliyiz. Bugün Suriyeliler ve Afganlılarla giderdiğimiz ara eleman ihtiyacını karşılamak için birçok öğrencimizi, ilköğretim ikinci kademesinden sonra kısa yoldan bir meslek sahibi olmaları için sanayiye yönlendirmeliyiz. Yani herkes lise ve üniversite okumamalıdır. Yoksa bu gittiğimiz yolun reçetesi acı olacaktır, telafisi mümkün olmayacaktır. Gelin hep birlikte bu durumu masaya yatıralım. Geleceğimiz olan gençlerimizin umutlarını tüketmeyelim. Gençlik mutlu olmazsa biz hiç mutlu olmayız. Çocuklarımız okuyarak pişmanlık duyacağına, okumayarak pişmanlık duysunlar daha iyi.

***17/08/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Eyyam-ı Bahur

Bugünlerde yaşadığımız, bayram boyunca kendini iyice hissettiren bu sıcaklara ne ad verildiğini biliyor mu idiniz? Eyyam-ı Bahur imiş bugünlerin adı. Yaz mevsiminin en sıcak ve en boğucu günlerine verilen, dilimize Arapça'dan geçmiş bir kelime imiş.

İsmi beğenmediniz mi? Siz buna çöl sıcakları, cehennem sıcakları, Afrika sıcakları da diyebilirsiniz. İyice bunaltan, buram buram terleten bu sıcakların daha da artacağı söyleniyor. 

Adına eyyam-ı bahur, cehennem sıcakları, çöl sıcakları veya Afrika sıcakları desek de sonuç itibariyle yanmaya devam edeceğiz.  Yaşadığımız Kuzey Yarımküre'de, temmuz ve eylül ayları arasında yaşanmakta imiş böylesi sıcaklar. Böyle sıcak ortamlarda güneşin altında çalışmak zorunda olanlara Allah yardım etsin. 

Not:Her türlü ismi anladım da cehennem sıcaklarını anlamadım. Bu ismi koyan sanki öbür dünyaya gidip gelmiş, yanmış da... bu ismi koymuş. Ama bu sıcaklar cehennem sıcaklarıyla kıyas bile götürmez.