8 Ağustos 2019 Perşembe

Yönetim Anlayışımızda Kurum Kültürünün Yerleşmesi

Bu ülkede en büyük sorun kurum, kuruluşlarımızda ve devlet yönetiminde kurum kültürünün gelişmemiş ve oturmamış olmasıdır. Aynı zamanda aidiyet duygusunun oluşmamasıdır. 

Devlet adına iş yapan nerede bir kurum varsa hatta devlet yönetimimiz bile kişilere endekslidir. Kurum ve kuruluşlarımız ay sahibine göre kişner mantığıyla çalışır. Nereye kim gelirse orayı ilk önce hallaç pamuğu gibi altına üstüne getirir. Sayesinde birileri ihya olurken birileri de mağdur olur. Yönetim değişti mi ihya olan mağdur, mağdur olan ihya olur. 

Kişilere bağlı bu yönetim tarzımız klasik Doğu toplumu olmamızın tipik bir göstergesidir. Batı da olduğu gibi kurum kültürümüz yoktur. Batı da ülkenin ve kurumların yönetimş kişilere göre değişmez iken bizde her şey tersine döner. Bundandır ki bizde seçimler ölüm kalım meselesidir hep. Seçimlere katılım da yüksektir. Batı da seçimlere katılım oranı düşüktür. Çünkü hangi parti iktidara gelirse gelsin, bir kurumun başına kim gelirse gelsin sivil insanların ve çalışan insanların hayatı alt üst olmaz. Her halükarda insanlar işinin başında. Batı da devletin tüm kurum ve kurallarıyla oturmuş bir hafızası varken bizde iktidara gelen öncekini yok eder veya görmezden gelir. Yönetmeye sıfırdan başlar. Batı da bürokrasi her daim siyasi iktidarın emrindedir. Gelen siyasi iktidara direnmez. Bizde bürokratın kimin zamanında atandığının çetelesi tutulur, istenen veya istenmeyen adam ilan edilir.

Bu ülke gelişmek istiyorsa her şeyden önce yönetim anlayışlarımızı değiştirip yönetimde kurum kültürünü yerleştirmemiz lazım. Kurum kültürü yerleşirse kurumlar kişiselleştirilmez, laçkalaşmaz. Kurumlar kendi içinde birbirini denetler. Kaytaran, suç işleyen korunmaz. İşleyişte tıkanma meydana gelmez. Kurumun yöneticisi veya iktidar el değiştirirse dünyanın sonu değildir. Yerine gelen aksama olmadan kaldığı yerden devam eder. Çünkü böyle yerlerde kişilerin değil, kurum kültürünün ağırlığı vardır. Kişiler kurumun önüne geçmez. Gelişim ve gerileme kişilerle orantılı değildir.

Her şeyimizle Batılı gibi yaşıyoruz ama yönetim anlayışımızda bir türlü Batılı olamadık. Bize düşen kişileri değil, kurumları öncelememizdir. Kurumun öncelendiği yerde kişiler gelip geçicidir. 

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Yel Değirmenleriyle Savaşmak

Kim yel değirmenleriyle savaşmaya yeltenirse akıbetini göz önünde bulundurmasına fayda vardır. Çünkü yel değirmenleriyle savaşa kalkışmanın hazin sonu hep tek taraflı mağlubiyettir. Aşağıda bir kısmını yazacağım kişi ve gruplar da yel değirmenleriyle savaşmayı aratmazlar. Hatta yel değirmenlerini mumla aratırlar.
*Sana ve savunduğun fikrine karşı peşin hükümlü olanlar,
*Söylediğin her sözde öküz altında buzağı arayanlar,
*Sözünden ziyade niyet okuyuculuğu yapanlar,
*Sözünde bir şey bulamadığı zaman geçmişinden bir şey aramaya kalkanlar,
*Sözünü ve ne demek istediğini anlamak istemeyenler,
*Ne dediğini anlayacak kapasitesi olmadığı halde anlayamadığını kabul etmeyenler,
*Yeniliğe, değişime, yeni görüşe kapalı olanlar,
*Bir yere bağlı olup özgür iradesini kullanamayan ve komutla hareket edenler,
*Sırtını bir güce dayayanlar,
*Kendini güç sahiplerine göstermek isteyenler,
*Sadece kendi görüşünün doğru olduğunu savunanlar,
*Her sözüne karşı savunma veya saldırıya geçenler,
*Ne olur, ne olmaz, başım belaya girer düşüncesiyle yanında görünmek istemeyenler,
*Bir yerlerden beklentisi olanlar,
*Bir şeyi savunarak veya birilerine vurarak prim yapmak isteyenler,
*Parmakla gösterdiğin yere değil de parmağına bakanlar,
*Mevcudu korumayı kolay bir yol ve geçer akçe kabul edenler,
*Mevcudun devamından nemalananlar ve güç devşirenler,
*Sloganlara bağlı yaşayanlar,
*Hayata at gözlüğüyle bakanlar,





Söz ve Yazıya, Maksadının Dışında Anlamlar Yüklenmesi *

Şimdilerde biraz esnetilmiş olsa da sabah derse girmeden önce öğrenciler okullarda sıraya alınır. Nöbetçi müdür yardımcısı ve nöbetçi öğretmenlerin önünden öğrenciler tek tek içeriye alınır. Kılık kıyafet ve saç kontrolü yapılır. Bayrak töreni yoksa öğrenciler mutat bir şekilde niçin sıraya alınır ve fiziki kontrol yapılır, çok mantıklı gelmese de konan kuralı kendi başımıza değiştirme durumumuz yok. Bu kuralı uygulayanlar da öncekilerden gördüklerini yapıyorlar. Sorumluluk aldığım zamanlarda da içime sinmese de aynı kervanın yolcusu oldum. Saç, sakal, bıyık, giyim ve kuşam kontrolü yaptım. Tüm bunların boş şeyler olduğunu anladım ama iş işten geçti. 

Güneydoğu illerimizden birinde çalışırken 1996-1997 öğretim yılında nöbetçi olduğum bir gün öğrencileri içeriye alıyorum. Öğrenciler tek tek önümüzden geçiyor. Dersine girdiğim bir öğrenci, eline 33'lük tespihini almış, sallayıp geliyor. Önümden geçerken tespihi cebine koymasını söyledim. Tamam, dedi öğrenci. Cebine koymaya davranan öğrenci önümden geçtikten sonra tekrar tespihini sallamaya devam etti. Ses tonumu biraz yükselterek oğlum, kat şu tespihi cebine dedim. Son sınıf olmuş delikanlının zoruna gitti bu durum. Çünkü arkadaşlarının içinde uyarılmaktan kim hoşlanır? Öğrenci bana, "Sürekli bize kızıyorsunuz ve hakaret ediyorsunuz" dedi suç bastırırcasına. Kızmayı anladım. Çünkü şu anda sana kızıyorum. Çünkü ilk uyarıdan sonra aynı harekete devam etmen hoş olmadı. Öfkelendim. Haliyle sesimi yükselttim. Hakarete gelince, ne alaka dedim. "Hep yapıyorsunuz. Geçen hafta bizim sınıfta yaptınız ya" dedi. Ne dedim, dediğimde "11/A sınıfı öğrencilerine 'top' dediniz" dedi. Yavrum, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ben böyle bir şey söylemedim, söylemem de. Hem top ne anlama gelir, bilir misin dedim. "Evet biliyorum. Tüm sınıf şahit" dedi. İyi o zaman, haydi sınıfa gidelim. Nasıl hakaret ettiğime sınıf şahitlik yapsın, ben de yaptığım hakareti bu vesileyle öğrenmiş olayım dedim. 

Öğrencilerin tören alanından içeriye alınması bittikten sonra öğrenci ile birlikte 11/B sınıfına çıktık. Sınıfa, gençler! Arkadaşınız, geçen haftaki derste 11/A sınıfına hakaret ettiğimi, onlara top dediğimi söylüyor. Ben böyle bir şey söyledim mi, Allah’ınız aşkına söyleyin, dedim. Hepsi birden "Ne hakareti? Yok, böyle bir şey" dediler. O zaman sen anlat hakaretimi dedim öğrenciye. "Arkadaşlar, 11/A sınıfına hepimizin içinde hakaret etti. Ne çabuk unuttunuz. Sizi anlamıyorum. Ne biçim arkadaşsınız" dedi ve arkadaşlarına kızarak yerine geçip oturdu.

Sınıfa, gençler! Geçen haftaki dersimde, 11/A sınıfıyla futbol maçımız var, dediniz. Ben de "11/A'yı banko yenersiniz. Zira rakibiniz olan sınıf, başını kaldırmadan teneffüslerde bile üniversite sınavına hazırlanıyor. Onlar toptan ne anlar? Ayrıca o sınıfın 19'u kız, geriye kalan 11’i erkek. Takım oluşturmakta bile zorlanırlar. 11/A ve top birbirine çok yabancı. Sizin 30'unuz da erkek, sürekli top oynuyorsunuz ve onlar kadar derste gözünüz yok, demedim mi dedim. "Evet, aynen böyle dediniz" dediler. O zaman bu sözlerimde bir hakaret var mı dedim. Hayır, yok dediler. Hakaret yaptığımı söyleyen öğrenciye döndüm. Delikanlı! Var mı diyeceğin? Gördüğün gibi şahit dediğin sınıf da sana şahitlik yapmadı. Yine her zamanki gibi yanlış anlamışsın ve koca sınıfta böyle anlayan tek kişi de sensin, dedim. "Var hakaret, siz top dediniz. Ben bilmem mi” dedi tekrar. Bunun üzerine, Allah senin hayrını versin, varsın sen hakaret var bil, diyerek sınıftan ayrıldım.

Yazdıklarımdan siz ne anladınız, evet hakaret etmişsiniz dediniz mi bilmiyorum. Ama hakaret ettiğimi söyleyen öğrenci, söylediklerinde samimiydi. Çünkü anladığı bu kadardı. Söylediğim cümleleri doğru anlayacak bir kapasitesi de yoktu. Düz mantık biriydi. Espri, benzetme, mecaz nedir bilmezdi. Bu yüzden daha da kızmadım öğrenciye.

Aradan 25 sene geçmiş, bu olayı hatırlamamın sebebi, son günlerde ve zaman zaman irticalen söylenen sözlere ve yazılan yazılara farklı anlamlar yüklenmesi ve bir bardak suda fırtına kopar-ıl-mak istenmesidir. Aslında derdimiz, söylenen ve yazılan sözün ötesinde, o kimselere karşı içimizde biriktirdiğimiz kin ve nefret duygusunun dışavurumundan ibarettir. Söz ve yazıdan önce içimizle yüzleşmemiz ve niyet okuyuculuğunu bırakmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

*12/02/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.