24 Kasım 2017 Cuma

Günümde Günüm...

Bugün okula erkenden gittim. "Bugün senin günün. Haydi erkenden dersini hızlıca anlat git, zira seni bugün anacağız, fazla da gözümüze görünme" dediler. Ben de konumu kıvrak kıvrak anlatıp bitirdim dersimi. Bir sınıftan diğerine geçmek ve soluklanmak ve ağzımın kuruluğu bir nebze de olsa geçsin diye öğretmenler odasına girdim.

Çayımı aldım. Yudumlarken okula kahvaltı yapmadan gelen ekibi gördüm. Kafa kafaya vermiş, memur kebabı yiyorlardı. Kaderleri hiç değişmeyecek gariplerimin. Bugün bari felekten bir gün çalalım da, karnımızı adam gibi doyuralım dememişler. "Biz dün ne isek, bugün de aynıyız, tevauyu elden bırakmayız" dercesine kaptırmışlardı kendilerini simit yemeye.

Dersimi bitirdim, bir bardak çay daha alayım dedim, dersin bitti artık, seninle işimiz kalmadı dercesine her teneffüs gelen çaydanlığımız gelmemişti. Sağa-sola bir göz attım. Eğitim sendikalarının paketleyip temsilcileri vasıtasıyla göndermiş olduğu veya biz dersteyken gelip bıraktıkları çikolataları vardı. Eksik olmasınlar. Tıpkı diğer kurum, kuruluş, veli, öğrenci Bakanlık gibi senede bir gün de olsa hatırlamışlardı bizi. "Aramıza kara kediler girmesin, sizi hepten unuttuğumuzu sanmayın, hala bize gelmemişseniz, sizi üyemiz olarak görmek isteriz. Bak bizim işimiz hep tatlı, sonunda acı yok. tatlı yiyelim, tatlı olalım, hep tatlı konuşalım." diye düşünmüş olmalılar.

Dersi bitirip ayrılmak üzereyken idare odasına bir bakayım dedim. Baktım fotoğraf çekiniyor biz kısım kafadar. Karede görüneyim, günün anısı olsun diye girdim aralarına. İlk defa bir fotoğraf karem oldu. Umarım benimle aynı karede fotoğraf çekinenlerin işleri rast gider bundan sonra.

Çaresiz evin yolunu tuttum. Çünkü bekleyecek yer yoktu, oturmak istesem de. Zira öğlenci grup yerimizi kapmıştı. Baktım kapının önünde çiçek satan bir bayan var. Belli ki bize hediye ettikleri gülleri öğrenciler, harçlıklarından keserek bu kadından alıyorlar.

Elime bir iki gülü alarak eve giderken pazar ihtiyacımı göreyim diye mahalle semt pazarına uğradım. Bakarsınız elimdeki gülü gören, "Ha bugün sizin gününüz, gününüzde sizin paranız geçmez; al, ne götüreceksen götür, bugün bizdensiniz" diyen olur mu diye geçirdim içimden. Tanıdığım, sürekli alışveriş yaptığım bir pazarcıdan alışverişe koyuldum. İstediğimi vermek için poşeti açarken "Bugün sizin gününüz değil mi" dedi. "Evet" dedim. Sanırım beklentilerime cevap verecek, diyerek eline baktım. O ise benim cebime baktı. "24 lira" dedi. Çıkarıp verdim. Pazarın bir başından evime doğru giderken baktım biri muz satıyor. Fiyatına bir baktım. Ucuz mu ucuz. 3 lira yazıyordu. Halbuki bugünlerde muz 4 liradan aşağı değil. Belki de günüme özel indirim yapmış olmalılar, hep hastaneler bugüne mahsus indirim yapacak değiller ya dedim. Gözümle seçtiğim muzu uzattım pazarcıya.  Para alacak almaya ama, en azından ucuza getireceğim, çoluk çocuk günümde bir gün görecek dedim. Adam muzu tartıp bana uzatırken doping olan muzun fiyatı gözüme ilişti tekrar. Virgülden sonra küçükçe yazılmış iki rakam dikkatimi çekmişti. Baktım, muzun kilosu 3,99'muş. Büyük mağazaların uyguladığı fiyat politikasına bunlar da katılmış anlaşılan. Almış bulunduk artık. Yedi lira tutan muzun fiyatını vermek için elimi cebime attım. Hele şükür, tam da 7 lira varmış cebimde. Biraz pahalıya geldi ama yine de çocuklarım günümde bayram yapacaktı. İçimden esnafa 'Alacağın olsun, yanılttın beni' dedim. Aslında bana bunu yapana, "Tam bir kilo olsun, al şu 4 lirayı, ver benim bir kuruş para üstümü demek lazım. Benim gibi birkaç cins gelse 3,99'a satmaz, etiketi kaldırır, tekrar 4 lira yazar.

Bu arada her zaman erkenden mesaj gönderip öğretmenler günümü kutlayan Bakan'dan ses seda yok derken sayın Bakan'dan da kutlama mesajı geldi. Meşaleyi ileriye taşıyacakmışız. Zaten görevimiz bu, yapmaya çalışıyoruz. Taşıtırlarsa eğer, başım üstüne...

Bu arada iki gün önce kaybola flash belleğime bir kapak ilave edilmiş bir şekilde bulundu. İçindeki dosyalarıma virüs girmiş ama olsun. Günün kazancı ne de olsa... 24/11/2017 Ramazan YÜCE

23 Kasım 2017 Perşembe

Yeni Bir Öğretmenler Gününde Okulum Bembeyaz!

Nihayet 25 yıl çalışmamın ardından gelen 24 Kasım beni fazlasıyla memnun etti. Nasıl sevinmem. Zira ilk defa bir önlüğüm oldu. Hem de bembeyaz. Üstelik 'V' yaka. Önümü kapatmak için çıtçıtı bile var.

Nasıl sevinmem? Mesleğimin son demlerini yaşadığım bu süreçte bir sponsor vasıtasıyla bir önlüğe sahip oldum. Artık bundan sonra sabah kalkınca bugün hangi elbiseyi giyeyim derdi olmayacak. Hangisini giyersem giyeyim, nasılsa önlüğümün altında kalacak. Üstelik ders defterini imzalamak için ceketimin  veya gömleğimin kolları, masaya sürtünmekten kirlenmeyecek. Meslektaşlarım arasındaki giyim farkı da ortadan kalkacak. Zira alanı var, alamayanı var. Tıpkı öğrencilerimiz gibi tek tip olacağız. Zaten öğrencisiyle aynı ortamı paylaşan, aynı havayı soluyan öğretmen de öğrencinin büyümüş şekli değil mi? 

Sık sık elbise değiştirme olmayacak önlük sayesinde. Yani kuru temizlemecilere veya evdeki çamaşır makinesine fazla iş düşmeyecek. Bu demektir ki enflasyonun yeniden azdığı, hayat pahalılığının arttığı günümüzde hesap kitap yapacağız, kuru temizlemeye daha fazla para harcamayacağız, elektrik sarfiyatımız azalacak. Bu beyaz önlük kirlendikçe çamaşır makinesine atıp yıkayacağız. Umarım ütü istemez.  Şayet isterse ütü derdi var ve enerji masrafı olacak demektir. O zaman yat ağla, kalk ağla artık. Hâsılı, bu v yaka önlük, iki yakamızı bir araya getirecek, öğretmenler odası bembeyaz olacak. Gelen veli; kimin öğretmen olduğunu, adının ne olduğunu önlüğe bakıp bilecek, birbirini tanımayan öğretmen, meslektaşına hitap ederken "hocam" demeyecek, önlükteki isme bakıp ismiyle hitap edecek.

Yalnız her tasarrufun olumlu yönleri olduğu gibi olumsuz tarafları da vardır. Bu önlük beyaz olduğu için çabuk kirlenebilir, her hafta yıkamak gerekebilir. Tamam yıkarız denebilir. Ya o hafta evde makineye atılacak beyaz çamaşır çıkmazsa ne yapacağız? Ya da eşiniz unutup yıkamadı veya okuldan getirmeyi unuttunuz. "Birkaç gün önlük giymeyiz, sanki anamızdan önlüklü mü doğduk" denebilir. Tamam bu cevaba eyvallah da. Ya idarecilerimiz, öğrencilere kılık-kıyafet kontrolü yaptığı gibi öğretmen odasına gelip veya sınıf sınıf dolaşıp "Öğretmenim, nerede önlüğün, biz giymeyesiniz diye mi diktirdik bunu" derse, işte o zaman ayıkla pirincin taşını. Haydi her şeyden geçtik, bu önlükleri nereye asacağız? Zira askılık yeterli değil. Üst üste astığımız önlüğümüzü bulmak için derslere geç gitme veya aceleyle başkasının önlüğünü giyme sorunu da ortaya çıkabilir. Nöbetçi amir, kapıda "Haydi arkadaşlar!" desin dursun.

Neyse işin başında olumlu düşünelim, sonu da hayırlı olsun diyelim. Unutmayalım ki önlüğümüz beyaz, leke götürmez. Zaten sürekli çamur atıp iz bırakmaya çalışıyorlar. Yine de dikkatli olmak gerek. Ama herkes bilsin ki Güneş, balçıkla sıvanmaz. 

Bu vesileyle bizi; günümüzde düşünen, beyazlara bürüyen, buna sebep olanlara teşekkür ederiz. Bu sene günümüzde önlük alan, bakarsınız seneye takım elbise alır. Umudumuzu yitirmeyelim. Zira umut, fakirin ekmeğidir.

Günümüz kutlu olsun, nice yıllara... Hatırlayanınız çok olsun! 23.11.2017 Ramazan YÜCE

Çocuklara İsim Vermede Aman Dikkat! ***

Gazetelerin üçüncü sayfası dendi mi bizde kan davaları, taciz ve tecavüz olayları, cinayet, şiddet vb haberler akla gelir. İnsana böyle de olur mu dedirten cinsten adi vakalar bunlar.  Garibimize gitse de bu ülkenin değişmez huylarındandır bu tür can yakan haberler. İşte size, deme ya dedirten cinsten bir haber. 22/11/2017 günü gazetelerin internet sayfalarına bir bakalım:

Osmaniye’de yeni doğan bebeğe isim koyma yüzünden çıkan kavga silahlı çatışmaya döndü. Bebeğin dayısı hayatını kaybetti. 7 kişi de yaralandı. Olay Karaboyunlu Mahallesi'nde meydana geldi. İddiaya göre, aralarında önceden de husumet bulunan iki aile arasında yeni doğan bir bebeğe isim koymada anlaşmazlığa düştükleri için tartışma çıktı. Tartışma sonucunda ismi öğrenilemeyen bebeğin annesi, baba evine gitti. Burada devam eden tartışma kısa sürede kavgaya dönüşünce kavgaya her iki ailenin fertleri de karıştı. Taşlı, sopalı ve silahlı kavgada askerden izne geldiği öğrenilen ve bebeğin dayısı Musa Çeçan (23) av tüfeği ile vurularak hayatını kaybetti. Aynı olayda 7 kişi de yaralandı. Yaralılar Osmaniye'deki çeşitli hastanelere kaldırılarak tedavi altına alındı. Olayla ilgili 10 kişi gözaltına alındı. Soruşturma sürüyor.” (www.sabah.com.tr)

Şaka mı yapıyorsun, diyebilirsiniz. Maalesef şaka falan değil. Olay ciddi olduğu kadar vahim ve trajikomik. Güler misin, ağlar mısın? Olayın geçtiği yer Türkiye olunca biz daha bu konuya gelinceye kadar ne kavgalar ettik, ne cinayetler işledik. Bizde eften-püften sebeplerle, hatta tavuk yüzünden insanlar öldürülür. Yan bakmaktan, dik dik bakmaktan bile kanlar akar.

Haberde olayın detayına yer verilmemiş. Ama haberin siyak ve sibakından çocuğa isim vermede eşlerin anne ve babalarının da müdahil olduğunu anlıyorum. Gerçekten anne ve babanın dışında taraflar niye müdahale ederler ki? Anlamak zor. Bir defa çocuğa isim vermede birinci dereceden çocuğun anne ve babası hak sahibidir diye düşünüyorum. Büyüklerle istişare edilir, bilgilendirilir, anne ve baba çocuklarına uygun gördükleri isimleri verirler. Hatta karı-koca anne ve babalara gelip buyurun uygun gördüğünüz ismi verin dese bile büyükler, “Teşekkür ederiz çocuklar! Ama bu hak sizindir, lütfen anlamı güzel bir isim seçin çocuğunuza” demelidirler. Ama ne mümkün bizde! Gururumuz hemen ön plana çıkar. Zaten aile büyüklerinin ismini vermenin ötesine de geçilmiyor bu ülkede. Hemen mahalle baskısı devreye girer. Yok adettir, ismi büyükler verir denirse buyurun, büyüklerin karıştığı isim vermedeki durumu. Maliyeti bir ölü, on yaralı, on kişi gözaltında. Ne işe yaradı şimdi? Bir hiçten çıkan büyük kavganın vardığı nokta. Daha olayın nereye gideceği belli değil. Bu olay lokal bir olay değil. Basit bir araştırmayla isim yüzünden ailelerin parçalandığına bile şahit oluruz.

Oldum olası büyüklerin çocuklarının yeni doğan çocuklarına isim verme konusunda taraf olmasını, beklenti içerisine girmesini, gönül koymasını garipsedim, garipsemeye de devam edeceğim. Zaten bundan dolayı da birçok çocukta çift isim göze çarpar. Biri aile büyüğünün adı ise, diğeri anne veya babanın koyduğu bir isim. Başka da çaresi yok anne ve babanın. Büyükleri memnun edeceğiz, onları kırmayacağız diye çocuklarımız ömür boyu uzun isimleri taşımaya devam edecektir.

Kendi çocuklarıma ilk ve tek vasiyetim, “Aman çocuklar, kendi çocuğunuza adını kendiniz verin, vermeyeceğiniz tek isim benim adım, haberiniz olsun. Sadece koymayı düşündüğünüz ismi bana söyleyin yeter” dedim. Hala da bu vasiyetimin arkasındayım. Bu görüşüme ister katılır, ister katılmazsınız. Benim görüşüm bu… 22/11/2017 Ramazan YÜCE

*** 26/11/2017 günü haberladik.com adresinde yayımlanmıştır.