17 Ekim 2016 Pazartesi

"Bedava sirke baldan tatlı" değilmiş

Sanırım 2001 yılıydı. Üç yıldır memleketime gelmek için tayin istedim maalesef çıkmadı. Son çare müdürlük sınavına gireyim, ikinci bir tayin hakkım olsun istedim.

Müdürlük sınavına müracaat etmek için Adıyaman Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim. Görevli bana: "Hangi müdürlük istiyorsun" dedi. Böyle bir soru beklemiyordum. Ne cevap vereceğimi düşünürken arkama baktım. Orada tanıdığım bir okul müdürünü gördüm. Hocam, hangi müdürlüğe müracaat edeyim dedim. "Hocam müdürlük isterken amacın ne " dedi bana. "Amacım memleketim Konya'ya gitmek deyince: "O zaman sen lise müdürlüğünü tercih et, çünkü diğer müdürlüklerle il dışına gidemezsin" dedi. Hemen görevliye döndüm lise müdürlüğü istiyorum dedi. Müracaatı yaptıktan sonra görev yerim Kahta'ya geldim.

Sınav başvurusu tamam. Peki neye çalışacağız, elimizde materyal yok. Çevremdeki arkadaşlardan girecek olanların da sayısını alarak Ankara'dan bir kitap getirttik. Başladım çalışmaya Türkçe sorularından. Her Türk evladı gibi benim de Türkçe'm iyiydi. Çözdüğüm sorulardan en iyi bildiklerimin seçeneği yanlış çıkıyordu. Şaşırdım. Bu kitap benim bildiklerimi de yanlış çıkartıyor diyerek kitabı bir kapattım bir daha açmadım.

Sınav tarihi geldi çattı. Ne hedeflerle çalışmaya azmettiğimiz sınava da hazırlanamamıştım. Sınav öncesi bir dostum yanıma geldi: "Pek çalışamadık ne yapacağız, istersen sınava gitmeyelim" dedi. Olmaz, hiçbir şey yapamasak da bu vesileyle Diyarbakır'ı görüp geleceğiz dedim. Adıyaman Kahta'dan sınava gidecek bir dolmuş kadar aday buldum. Gidip bir minibüsçü ile anlaştım. Siverek'e kadar minibüsün içinde feribotla yolculuk yaptık. Sonrasında kara yoluyla yolculuk yaptık.

Sınava girdim. Sınav esnasında doğruluğundan emin olduğum soruları saydım 69 net geliyordu bana. Diğer sorulara bir göz attım. Bildiğim soru yoktu. Bir soru dikkatimi çekti, seçeneklerinde ismini zaman zaman duyduğum Freud vardı. Diğerlerini hiç duymamıştım. Freud'u işaretleyerek sınav salonundan çıktım. Binadan çıkmadan  burası yabancı memleket. Dışarıda tuvalet aramayayım. Zaten tuvaletler ücretlidir. Bir de tuvalet parası vermeyeyim, en iyisi okulun tuvaletini kullanayım, üstelik bedava dedim. Girdim tuvalete. 

Tuvalette çıkacağım ama çıkamıyorum. Çünkü ellerimle kapattığım kapı açılmıyordu. Uğraş, didin...nafile. Kapıya vurdum, biri dışarıdan itsin diye. Kimse imdadıma gelmedi. Dışarıdan bir ses kulağıma yankılandı: İçeride olan var mı, kapıyı kapatıyorum" sesi. Heyecan, korku birbirini izledi. ben buradayım desem de kimse duymaz zaten. Kendi kendime: "Oğlum Ramazan! Bedava dedin geldin. Al işte gününü. Kaderinde tuvalette kalmak da varmış. Üstelik pazar. yarın okul açılıncaya kadar burada bekleyeceksin. Boş mezar bulsan gireceksin, ne işin var burada dedim. Bir taraftan da çıkmanın yolunu düşünüyorum. Kafamı kaldırdım. Yan taraftaki kabine geçilebiliyor. Geçerim geçmesine de ya ben duvardan atlarken içinde biri varsa.kaderinde sapık muamelesi görmek ve dayak yemek de var dedim. yan taraftaki duvara vurdum kimse var mı diye. Ses yok. Hemen hızlı bir şekilde kapının koluna ayağımı koyarak yan taraftaki kabine atladım. kapıyı açıp koşmam bir oldu. Şükürler olsun. Dış kapı kilitlenmemişti. Nerede kaldın diyenlere kulak bile vermedim. Çünkü sevincime diyecek yoktu. Zira tuvalette kilitli kalmak, geceyi orada geçirmek, kokusunu çekme gözümün önüne gelince bu durum insana "Verilmiş sadakan varmış" bile dedirtir.

Sınavdan çıkan arkadaşlarımla görüştüm. İlk sorumuz "Sınav nasıl geçti" demekti birbirimize. Girdiğimiz sınav iki aşamalı bir sınavdı. Girdiğim seçme sınavından 70 alan 2.değerlendirme sınavına girme hakkı elde ediyordu. Arkadaş, bana ya 69 gelecek baraj altı kalacağım. Çünkü emin olarak yaptığım soru o kadardı. Tam emin olmadığım bir soru yaptım, o da Freud'la ilgili bir soruydu. Eğer o doğruysa bizim Freud sayesinde 70 alıp barajı geçeceğim dedim gülüştük.

Diyarbakır'ı biraz dolaştıktan sonra minibüse binerek Kahta'ya koyulduk.

Sınav sonuçları açıklandığında  Freud'la ilgili yaptığım sorunun doğru olduğunu sınav sonucum 70 gelince anladım. Sınava giren bir çok arkadaş kazanamazken bana nasıl akzandın diyenlere: Ben de Freud sayesinde kazandım" diye cevap verdim.

Bu Diyarbakır maceramı burada sonlandırırken meraklısına da bir kaç sözüm olacak: Tuvalette kaldığın zaman cepten arkadaşlarını arayabilirdin diye akıl verecek olan olursa: Bir defa o zamanlar cep telefonu lüks idi. Arkadaşlarımın ve benim bir cep telefonumuz bile yoktu...Ben bedava tuvalete gitmek istedim, ücretsiz olarak ihtiyacımı giderdim. Arkadaşlarım dışarıda wc ücreti öderken ben ihtiyaç hissetmedim. Sadece şadırvanda abdest aldım. Param cebimde kaldı. Size tavsiyem her gördüğünüz bedava sirkeyi baldan tatlı sanmayın. Maazallah benim başıma gelen sizin de başınıza gelebilir. İsterseniz bir ayıplayın. Ölmeden önce mutlaka başınıza gelir. Denemesi bedava... 17/10/2016

Bazı cami görevlilerimizden bir kesit

İmam kardeş! Cuma vaazını canlı ve yüz yüze yapman takdire şâyân, keşke içeriğinde doğru dürüst bir şeyler söyleseydin...Ne demek; "çalışmak ibadet değildir, ibadet olsaydı kafirler sizden daha çok çalışıyor, sabahleyin işe amir korkusu ve ekmek parası için gidiyorsun, bu ibadet değildir. İbadet, 5 vakit namazdır.."demeseydin. 
Cemaat eski cemaat değil, aklına geleni söyleme, hiç söyleyecek bir şeyin yoksa ayet okusan olmaz mı?..Bir de bir hafta boyunca okuyacağın hutbeyi bir kaç defa hazmederek okusan da hutbe irad ederken ara ara o kağıttan kafanı kaldırıp cemaate bir baksan. "muhterem müslümanlar" derken de mi kafanı kaldıramazsın. Sonra o hutbeyi kendi kafanda yoğursan olmaz mı? Şiir okumuyorsun kardeş, cemaate hitap ediyorsun, şiir okuyan bile genelde karşıya bakar, elindeki kağıdı şaşırırsam, bakarım diye tutar.
Hutbeyi kendin hazırlasan kıyamet mi kopar? Başkasının hazırladığı hutbeyi Cuma günü herhangi bir okula gidip çıkartıp okumak hazır yiyicilik değil mi? Senin internetten çıkarttığın; noktasına, virgülüne dokunmadan ve başını kaldırmadan okuduğun hutbeyi vatandaş evinde, iş yerinde okusa yeterli olur mu? soruma cevap verirsen sevinirim. 17/10/2014

15 Ekim 2016 Cumartesi

Bardağın dolu tarafından bakabilmek

Hayata, olaylara, kişilere, suç ve suçluya hangi açıdan baktığımızdır aslında. Bu bakış açısı, bizim hayata bakış açımızın da göstergesidir. İçte barındırdığımızın bir dışa vurumudur. Aşağıda yazdığım hikaye sanırım ne demek istediğimi daha iyi izah eder:

İki valisinden biri ihtiyaç fazlası olduğu için padişah çalışmaya devam edeceği valiyi test etmek ister. Biri halka kötü muamelesiyle maruf, diğeri ise iyi davranan biri. Hangisiyle çalışmak istediğine dair kendisinin bir kanaati vardır. Fakat yine de onları sınava yani tutmak ister. Kötü çalışanını yanına çağırır ona: "Memleketi gez dolaş, bana iyi olan birini bul getir" emrini verir. Vali,  ülkeyi turlar. Dönüşte: "Hünkarım! İnsanlar o kadar kötü ki...ben içlerinde iyi bir insana rastlamadım" deyince padişah: "Sana göre dünyada iyi bir insan var mı? Tamam gidebilirsin" diyerek  diğer halka iyi davranan iyi niyetli valiyi çağırır. Ona da: "Memleketi gez, dolaş. Bana kötü bir insan bul gel" diye emir verir. Vali memleketi adım adım dolaşır. Nice sonra huzura çıkar: "Efendim! Tüm ülkeyi gezdim, insanları araştırdım. Kötü olarak görünenlerin kimi aldanmış, kimi aldatılmış, kimi de kurtulmaya çalışıyor. Hasılı ben kötü bir insana rastlamadım." diye açıklama yapar. Sonunda sınavı halka iyi davranan vali kazanır. Valiliğine devam eder. Kendisinden başka herkesi kötü gören vali ile yollarını ayırır padişah.

Hikaye bu. Sanırım çok bir şey söylemeye gerek yok. Fakat ben ne anladığımı söylemesem kahrımdan çatlar ölürüm: Bir insanın kendisi nasılsa karşı tarafı da öyle görür. Hani bir âmâ, diğer âmâ ile üzüm yerken biri diğerine üzümü çifter yeme demiş de, diğer âmâ, arkadaş gözlerin görmüyor, benim üzümü ikişer ikişer yediğimi nereden gördün deyince, ben çifter yiyorum da ondan demiş.

İnsanlara bakarken hep suçlu gözüyle bakacağımıza, hep hatasını bulacağımıza bardağın biraz da dolu tarafından baksak nasıl olur? Kıyamet kopmaz sanırım. Ölmüş bir eşek leşini görenlerin: "Eşek de ne pis kokuyor" diyerek burunlarını tıkadıkları zaman onları gören Hz Muhammed'in: "Bembeyaz dişleri var" sözü sanırım hayata, kişilere olumlu bakabilmeye; bardağa dolu tarafından bakabilmeye bir örnektir. İnsanları eleye eleye, eleştire eleştire bu  dünyada tek iyi kendimiz kalırız bu gidişle. Hatasız insan, kusursuz dost, hatasız vatandaş arayan kendi başına kalır. Kimseye de derdini, meramını anlatamaz. İnsan suça meyilli bir şekilde yaratılmış eksik bir varlıktır.

Suç yaratılmış karşılığında panzehiri olarak tövbe ve özür de yaratılmıştır. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz Adem "ölümsüz olma" zaafı yüzünden İblis'in iğvasına  mağlup olmuştur. Zaafının esiri olmuştur Havva ile birlikte. Kandırıldığını anladığı zaman da ellerini açıp: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmez isen hüsrana uğrayanlardan oluruz" diyerek özür dilemiş, tövbe etmiştir. "Ben ateşten, o ise topraktan yaratıldı" diye mazeret üretip kendini savunan ve isyan eden şeytan gibi, "Bizim ne suçumuz var, bizi Şeytan kandırdı" gibi bir gerekçe ile Rabbinin huzuruna çıkmamışlardır. Kendi kendilerine öz eleştiri yapmışlardır. Hata ve yanlış yapıp özür dilemek de bir erdemdir.

Kişi yaptığı hata ve yanlışından dolayı "Bir daha yapmamaya söz verir, hatasını terk eder, ardından pişmanlık duyar ve zarara uğrattığı kişilerden özür dilerse alın size bir tövbe. Hem de nasuh tövbesi. "99 kişiyi öldüren kimsenin tövbesini Allah'ın bağışladığını anlatır dururuz durmadan. Peki bize ne oluyor ki hata yapanlara bu hakkı vermiyoruz? 15/10/2016