2 Şubat 2016 Salı

Bu Öküz Başka...

Kemal Sunal'ın bir filmi vardı; çiçek satan âmâ bir kıza aşık olduğu. Kendisini asmaya çalışan zengin birini kurtarıyordu filmde.

Ölmekten kurtardığı adamla dost olur SUNAL. Adam genelde pek ayık gezmez. Hep sarhoştur. Nereye giderse beraber giderler. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Birbirlerine dönüp dönüp sarılırlar.

Dostlukları adamın ayılmasına kadardır. Ne zamanki adam ayılır. Kemal Sunal'a, “Sen de kimsin” diyerek evden attırır. Film bu şekilde devam eder. Filmin adını da bilmiyorum. Zaten siz filmi hatırladınız. Çünkü defalarca izlemiştir çoğumuz.  Zaten bana filmin adı değil. Filmdeki bir tip lazım.

Adamın sarhoşken tavrı farklı, ayıkken farklı tavrı  benim garibime gitmişti. Her izlediğimde bu  kadar da abartı olmaz derim.  Kimi anlatıyor, böyleleri de var mıymış  gerçekten derdim. Burnumun dibinde imiş de ben görmüyormuşum. Bir defada karar vermedim bu kanaatime. Defalarca Sunal'ın filmindeki senaryo başıma geldi. Ama abartı falan değilmiş. Böyle birini yıllardır tanıyormuşum da haberim yokmuş.

Benim tanıdığım resmi bir kurumda çalışan bir bordro mahkumu. Ya çalışa çalışa şef oldu ya da nüfuzunu kullanarak…

Beni bazen görür, görmezden gelir. Görürse çok resmi davranır.  Bir başka zaman beni tanımıyor diye ben onu görmezden gelmeye kalkarım. Bu sefer: “Ramazan Hocam nasılsın, ne var ne yok” demeye başlar. Sarılır, tokalaşırız. Bir daha böyle yapma Ramazan diye kendi kendime de pişmanlık duyarım. Zaman zaman kurumunda işim olur. İşimi, onun yanına varmadan hallettikten sonra selam vereyim, tanıdıktır, ayıp olur derim. Her selam verişimde soğuk, ilgisiz tavrı yüzünden yanına vardığıma, varacağıma pişman olur, kendi kendime bir daha mı tövbe derim.

Yazın karşılaştık. Uzaktan selam verip geçip gitmek istedim. “Yav hocam düğün yapmışsın. Hayırlı olsun, bizi de davet etmedin, ne yapacağız ya şimdi? Ben de düğün yapacağım” deyince yine bir mahcubiyet duygusu bende belirdi. Bozuntuya vermeden; kardeş, sen de düğün yapınca beni çağırmazsın, olur biter dedim. “Tamam öyleyse şimdi oldu o zaman” dedi ayrıldık. Düğünü yapmıştır zannımca. Dediğim gibi çağırmadı da zaten.

Bugün yine onun kurumuna yolum düştü. Yanına varmadan işimi hallettim. Odasına baktım. Yerinde bir başkası var. Kendisini sordum. Diğer tarafta, cevabı alınca oraya yöneldim. Vardım yanına. Ben ona, o bana baktı. Bakıştan bakışa fark vardı. Benimkisi bir dosta selam vermek şeklinde bir bakış. Onunkisi bir trene bakış babından. Selam verdim. Buyur hoca(m) dedi. Yan tarafta işim vardı. Hallettim. Size bir selam vermek istedim deyince bakış; yine o bakış. Ağzından gayri ihtiyari “Aleyküm selam” sadedinde bir mırıldanma ve ardından “Tamam” der gibi bir kafa sallayış.

Vardığıma varacağıma  pişman olmuş bir psikoloji ile yine yanından ayrıldım. Yanına varmamla ayrılmam hepsi 30 saniyeden ibaret. Öyle bir bakışı vardı ki; “Ne oldu, niye geldin, benden bir şey isteyeceksen asla yapmam, haydi git” der gibi. Abarttığımı sanmayın çünkü bu güne kadar hiçbir yaralı parmağa işemedi mübarek.

Çıkınca bir yakınını aradım. Bu adamın benimle bir sorunu mu var, niye böyle davranıyor diye. Yakını bana: “Üstad, sorun sende değil. Sorun onda. O, herkese öyle “dedi. Anormalliğin bende olmadığını  teyit edince onun adına üzülürken kendi adıma  içten içe sevindim.

İyi de bunu bize niye anlatıyorsun derseniz. Derim ki; İçimizde böyle tipler  var. Hatta yakınınızda da olabilir. Onların tavrına bakarak moralinizi bozmayın. Sayıları az da olsa aramızda yaşıyorlar. Belki de sayıları gittikçe yok olan 4 ayaklı öküzlerin 2 ayaklı versiyonu bunlar.  Çok şey beklemeyin. Bildiğimiz öküz, insanlığa uzun yıllar hizmet etti, misyonunu tamamlayınca da dünyadan el etek çekti. Tabiat boşluk kabul etmez. O hizmet hayvanının yerini işe yaramaz bu tipler doldurdu.

Yanarım da neye yanarım biliyor musunuz? Kemal Sunal’ın anlattığı adam benim yanımdaymış da bu güne kadar haberim olmamış. Sizin etrafınızda da böylesi var mı a dostlar! Benimkisi de garip bir merak işte. Ne yaparsınız? 

 “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözüne kocaman bir “Eyvallah” derim. Bu tip  başka bir tip  dostlar... Kimse kızmasın; Ben nev'i şahsına münhasır bu öküzü yazdım.  Rabbim beni affetsin.  02/02/2016

“Cinsiyetini söylemiyorlar. Çünkü…”

“Cinsiyetini  söylemiyorlar. Çünkü…”*

Bir ay  önce AB projeleriyle ilgili iki günlük bir seminere katılmıştım. Seminerin bazı bölümlerinde beşer kişilik proje ekibi oluşturuldu; örnek bir proje yapılması  için.

Proje hazırlamaya geçmeden önce  üyelerimizle tanıştık. Grubumuzda bulunan üç bayan bizim de duyacağımız şekilde kendi aralarında konuşuyorlardı. “Gebe olduğunu, doktor kontrolüne gittiğini” anlatıyordu. Bir tanesi: “Çocuğun cinsiyeti ne?” diye sordu. “Daha belli değil. Dört ay dolmadan cinsiyetini söylemiyor doktorlar” dedi. “Niçin” sorusuna, “Cinsiyetini söylemiyorlar. Çünkü bebek kız olunca bazıları çocuğu kürtajla aldırıyormuş. Özel hastaneler söylüyor, fakat devlete ait hastaneler cinsiyeti belli olduğu halde dört aydan önce söylemiyorlar” açıklamasını yaptı. Onlar konuşa dursun. Bu kadarlık konuşma beni Cahiliye Dönemine götürdü. Farkı var mıydı bugünkü yaptıklarımızın?

Cahiliye Döneminde biliyorsunuz bazı aileler, kız çocuklarını  ya doğar doğmaz ya da 6 yaşından önce  diri diri toprağa gömerek öldürüyorlardı. Sebep: Kız çocuğunun doğumunu ayıp saymaları, fakirlik korkusu. Çünkü kız çocuğu erkek gibi değil, evine bakamazdı. Kur’an-ı Kerim bu durumu şu şekilde açıklar: “Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan  gizlenmeye çalışır; onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! ” (Nahl 16/58-59), En’am 151.ayette de “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veririz; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın.” Şeklinde buyrulmaktadır.

Günümüzde de durum bundan farklı değil. Cahiliye döneminde en azından çocuğun altı yaşına kadar yaşamasına imkan veriliyormuş. Günümüzde ise eğer çocuk kız diye -bazı cühela tarafından-  daha doğmadan anne karnında iken öldürülmektedir. Çoğumuzda,  çocuğumuz erkek olsun düşüncesi hakimdir. Halbuki kız olsun, erkek olsun ne fark eder? Her şeyden önce Allah’tan hayırlısını, hayırlı evlat olmasını temenni etmek gerekmez mi? Toplumumuzda genelde erkek çocukları kız çocuklarına oranla daha fazla  şımartılmaktadır. Halbuki, çoğu zaman anne-babaya bakan, etrafında pervane gibi dönen, geldiği zaman ta içten “Anam babam” diyenin kız çocuğu olduğunu görürsünüz.

Erkek çocuğu olmayıp ardı arkasına çocuğu kız olan bazı erkek ya da kaynanalar bu durumdan genelde gelini yani anneyi suçlu bulurlar: “Bir erkek çocuğu vermedin” diye. Burada ne erkeğin ne de kadının suçu vardır. Allah Teala böyle uygun görmüştür. Eğer illaki bir suçlu aranacaksa suçlu erkek olmalı değil mi? Çünkü annede “xx”, kromozomları, erkek de ise “xy” kromozomları vardır. “xx” bir araya gelirse çocuk  kız, “xy” bir araya gelirse çocuk erkek doğar. Bu konuda kadının suçlanması hususunun, eskiye oranla azaldığını sevinerek müşahede etmekteyim.

Sonuç olarak doğan çocuğumuz ister kız, ister erkek olsun. Hayırlısını temenni etmek lazım. Eğer Allah kız olmasını takdir etmişse demek ki hayırlısı buymuş denmelidir. Cahiliye Dönemi Hz Muhammed’in gelmesiyle birlikte sona ermiştir. O halde istediğimiz olmadı diye anne karnındaki çocuğu yok etmek de neyin nesi oluyor? Cahillerden olmayalım…

*03/02/2016 tarihinde Anadoluda Bugün gazetesinde yayınlanmıştır.



31 Ocak 2016 Pazar

Yazma ve konuşma özürlülüğümüz*

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Sayın EKMEKCİOĞLU 26/01/2016 tarihli “Gençlik ve Akıllı Telefonlar” başlıklı yazısında, “Gençliğin dilekçe yazmaktan aciz olduğunu, varsa yoksa akıllı telefonla  oynama ve sanal alemi takip etmek olduğunu, neredeyse yazmayı unuttuklarından…” bahsederken malumu ilan etmiştir. Bizim kanayan yaramızdır. Maalesef sayıları da az değildir.

İlkokul birinci sınıftan itibaren üniversiteyi bitirinceye kadar Türkçe, Türk Dili Edebiyatı, Dil ve Anlatım isimleriyle haftalık ders saatlerimizde çocuklarımıza Türkçe dersleri gösteririz. Haftalık ders saati özellikle ilkokul ve ortaokullarda ortalama 5-6 saatten aşağı değildir. Buna rağmen Türkçe'miz yine öğrenilmiyor/öğretilmiyor. İngilizce hakeza. Birkaç yıldır ilkokul ikinci sınıftan başlamak üzere İngilizce dersleri de kondu. Ne İngilizce, ne Arapça, ne  başka bir dili; biz asla öğrenemiyoruz. İşin garibi Türkçe'mizi de bilmiyoruz. Bırakın yazmayı, konuşmada da sınıfta kaldık. Türkçeyi en iyi bilenimizin kullandığı kelime sayısı 300-500’ü geçmez. 100.000 kelimemiz var biliyorsunuz.

Hepimizin kullandığı bir “Şey” var. O da olmasa yandık. Sıkıştığımız zaman başvurduğumuz kelime. Hele bir borç isteyişimiz var. Bize özgü; evlere şenlik: “Arkadaşım, şimdi sen bana şey etsen (şîtsen), daha sonra da ben sana şey etsem (şîtsem) olur mu?” gibi. Öğrenememe sebepleri çoktur. Çok bilgi, müfredat ağırlılığı, sınavlarda test sisteminin uygulanması, haftalık ders saatinin yoğunluğu, kitap okuma alışkanlığımızın olmaması, öğrendiklerimizi pratiğe dökemeden yani hazmetmeden yeni bir üniteye geçilmesi, cep telefonu, tablet gibi teknolojinin vazgeçilmez önceliğimiz oluşu, dilimizde yazım ve imlada kural çokluğu vs. Ben bir tanesinin üzerinde durmak istiyorum.

Yazım ve imla kurallarında, kelime yazılışlarında normalinden daha fazla bir kurala boğulduğunu gördüm. Bugün birçoğunu maalesef kullanmıyoruz. Ya da kullanamıyoruz. Kural koymada üstümüze yoktur. Ama gelin görün; biz bu kuralları uygulayamıyoruz. Uygulayayım diyen insanın bile içinden çıkabilmesi mümkün değildir. Kanaatim odur ki, biz dilimizi zorlaştırmışız. Bir yazı yazacak olan; kuralı mı düşünecek, ya da o yazıda fikrini mi belirtecek. Diğer dillerle ilgili sorunumuz da Türkçeyi iyi bilip bilmediğimizle alakalıdır. Bir insan kendi dilini iyi bilirse diğer dilleri çabuk öğrenir. İngilizce ve Arapçayı öğrenemeyişimizin  temelinde kendi dilimizi iyi bilmediğimiz yatıyor.

Suriyeliler daha dün içimize girdiler. Çatır çatır Türkçe konuşuyorlar. Onlar bizden çok mu zeki? Asla. Sorun nedir öyleyse? Sorun: Kuralla yatıp kuralla kalkıyoruz. Kurallarla uğraşmaktan yazım ve konuşma pratiğine zamanımız kalmıyor. Bakanlık, pratiğe önem vermek için özellikle İngilizcede ve Arapçada epey bir değişikliğe gitmiş olmasına rağmen maalesef yine bir arpa boyu yol alamadık. Biz dersleri pratiğe dönük işlesek de her türlü yapılan sınavlarda karşımıza kurallar çıkmaktadır. Arapçada nahiv bilgisinden, İngilizcede zamanlardan, Türkçe'mizde ögelerine ayırmaktan  kurtaramıyoruz kendimizi.

Kayseri’de okurken Arapça dersimize eğitimini yurt dışında almış bir okutman girdi. Adam su gibi Arapça konuşuyordu. Ama “Arapçayı bilmiyor”  diye biz adamı beğenmedik. Konuşurken harekelere dikkat etmiyordu. Biz ise üstünü, esre, esreyi ötre okumasına takılıyorduk. Mübarek sanki namazda Kur’an okuyor da hareke yanlışından namazımız bozulacak. Bizim Türkçeyi ben Memurların Kılık Kıyafet Yönetmeliğine benzetirim. “…Kulak ortasından aşağıda favori bırakılmaz. Saçlar, kulağı kapatmayacak biçimde ve normal duruşta enseden gömlek yakasını aşmayacak şekilde uzatılabilir, temiz bakımlı ve taranmış olur. Her gün sakal tıraşı olunur ve sakal bırakılmaz. Bıyık tabii olarak bırakılır, uzunluğu üst dudak boyunu geçemez. Üstten alınmaz, yanlar üst dudak hizasında olur, alt uçları dudak hizasından kesilir… Gördüğünüz gibi bıyık koymanın bile kuralları  var. Uygulama imkanı olmadı hiç, tıpkı yazımızda koyduğumuz kurallar gibi.

TDK, hiç üşenmeden Türkçe'mizin kurallarıyla ilgili sadeleştirmeye gitmelidir. Sadeleştirilecek kurallar yazı ve konuşma gibi hayatın her aşamasında kullanılmalıdır.

31/01/2016 tarihinde Anadoludabugün gazetesinde yayınlanmıştır.