Pazar günü Balık Hali'ne
giderken karşı kaldırımda uzun süredir görmediğim bir yakınımı
gördüm. Ayaküstü hoşbeşten sonra yürümeye başladık.
Yürüyüş yapıyormuş.
Mevlana Kültür Merkezi civarından çıkıp Konya Lisesinin önüne gelmiş. Mezun
olduğu okulu seyredip evinin yolunu tutmuş.
“O zamanlar Gazi Lisesi
idi buranın adı. Evim Ziya Barlas’ta idi. Oradan buraya yürüyerek gidip geldim
okul boyunca her gün” dedi. Dediği mesafe nereden bakarsanız, 6-7 km’lik bir
mesafe. Şimdiki nesil bir km’lik mesafeye ailesi servisle gönderiyor dedim.
Vaktin varsa bir çay
ocağı bulup çay içelim dedim. Balıkçı Hali'nin etrafını dolaştık. Bir yer
bulamadık. Şurada vardır, burada vardır derken Larende Caddesine çıktık. Hem
yürüyor hem de sağlı sollu çay ocağına bakıyoruz.
Sonunda camında çayevi
yazan bir çay ocağı gözümüze ilişti. Oraya doğru yöneldik.
Çayevleri tam bana
göreydi. Çay içmek için kafe ve lüks yer aramam. Mecbur kalmadıkça girip çay
içmem. Tercihim hep esnaf çay ocakları olur. Çünkü çayları hep tazedir.
Fiyatları makuldür. İstemeden kolay kolay çay getirmezler. Bazıları bir şey
ister misiniz diye sorar. İçmezsen de çay vermez. İçtiğimiz çay adedini yazmazlar.
Kaç çay içtiğimizin hesabını biz tutarız.
Geçip oturduk.
Oturur oturmaz, çaycı
kapıdan iki çayla göründü. Getirip önümüze koydu.
Çay ocağında çay içilir
ise de sahibinin çay getirmeden ne alırsınız demesini beklerdim.
Öyle ya belki ıhlamur
içeceğim belki su isteyeceğim belki kahve isteyeceğim belki çayın yanında su da
isteyeceğim.
Garibime gitse de
çayımızı içtik. Yakınıma bir daha içelim mi dedim. "Gerek yok, çaylar iyi
değil" dedi.
Ağzımızı bozan çayın
bozukluğu daha ağzımızdan geçmeden, aradan bir beş dakika geçmeden ve bir daha
içer misiniz demeden ilk çayın garipliği gitmeden ikinci garipliği
gördük. İki çay daha getirdi çaycı.
Biz çay istemedik, çayın
da iyi değilmiş demedik. İçimiz, bana düşmanlığın ne? Dünya kuruldu kurulalı
dünya böyle eziyet görmedi dercesine önümüze konan çayı istemeden dudağımıza
götürdük.
İçtiğimiz boşları almaya
gelince yakınım çaycıya çay parasını sordu ödemek için. Ondan önce davranarak parayı
uzattım. Beş lira imiş çayın bardağı.
Ardından bir beş dakika
geçmeden ve yeni bir çay daha gelmeden kalktık. Mecbur kalıp biraz daha otursaydık,
her beş dakikada bir çay geleceğine göre kaç çay içerdik, midemizin durumu ne olurdu,
beheri beş liradan kaç lira hesap öderdik bilmiyorum.
Çıkınca, acaba bir sabahçı
kahvesine mi girdik diye dönüp tekrar baktım. Çay evi yazıyordu. (TDK’ye göre çayevi
şeklinde bitişik yazılmalıdır ama neyse. Tabelalarda Türkçe katliamı çoktur.)
Sabahçı kahvesi de ne diye bu adı ilk defa duyanınız olabilir. Şimdilerde kaldı mı bilmiyorum. Eskiden bazı bölgelerde sabaha kadar açık olan kahvehaneler olurdu. Yatacak yeri olmayan ya da bir mecburiyetten dolayı beklemesi gerekenler soluğu bu tür kahvehanelerde alırdı. Uyumasınlar diye her beş dakikada bir çay getirirmiş kahvehane sahipleri. Pahalı diye bir otele gitmeyenler sabaha kadar kaç otel parasını çaya verirlerdi, bunun da hesabını siz yapın.
Biz hesaptan anlamayız. Merak ettik bu çayevini. Bir de biz gidelim derseniz, buranın adresini seve seve veririm. Siz yeter ki kendinizi yakmak isteyin. Yalnız fazla merak iyi değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder