—Baba, bugün de elin boş
geldin.
—Nasıl gelmem gerekirdi.
—Yarını unuttun galiba.
—Ne var oğlum yarın?
—Şivlilik.
—Deme ya!
—Unuttun mu yoksa?
—Ne unutması evlat.
Baban, 1975 yılında ablasına dünürlüğe gelenlerin içerisinde müstakbel enişte
adayının abisinin nasıl su içtiğini bile unutmadı daha.
—O zaman niye almadın?
—Boş ver evlat. Zaten
Şivlilik adı altında üretilenler çok da kaliteli değil.
—Tamam, kaliteli
olmadığını ben de biliyorum. Ama önceki yıllar alırdın.
—Doğru, alırdım almaya
ama fiyatların yanına varılmıyor evlat bugünlerde. Bundan Şivlilikler de
nasibini almış. Daha bu iyi günlerimiz. Bugünlerin kıymetini iyi bilmek lazım.
—“Bu daha iyi
günlerin" sözü bir başkasına söylenmemiş miydi?
—Ben de öyle sanmıştım.
Ama kızım sana söylüyorum, oğlum, sen dinle hesabı hepimiz kastedilmiş sanırım.
—Bu durumda ne yapacağız Şivlilik
için kapıyı çalanlara?
—Sabah Şivlilik için
gelenlere kapıyı açmayacaksın. Onlar, çalar çalar giderler. Herhalde biliyorum,
içeridesiniz. Açın kapıyı demez biri.
—Ayıp olmaz mı böyle
yaparsak?
—Niye ayıp olsun evlat.
Ayıbı biz işlemedik. Utanılacaksa başkası utansın.
—Tamam, böylesi içine
siniyorsa benim için hava hoş. Ha içinden birkaç tane yiyordum, onu da yemem,
olur biter. Ama senin yüzün gülmüyor hala.
—Nasıl güleceksin evlat.
Üç aylar, Regaib derken bir bakmışsın, iki ay sonra ramazan. Babanı düşündüren
de bu.
—Orucun neyini
düşüneceksin baba? Orucumuzu tutup bir de üzerine sevap kazanacağız.
—Sevap kazanmaya
kazanacağız ama evlat ramazan bu. Zor mu zor. İşte şimdiden beni düşündüren de
bu.
—Ama daha iki ay var.
—Var da sayılı günler çabuk geçer sözü bunun için söylenmiş sanki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder