5 Temmuz 2020 günü ikindi
vaktinde hava kapanınca yürüyüş planımı erkene aldım. Çıktım yola. Niyetin
1,5-2 saat kadar yürümek. Her yürüyüşüm güzergahımın da farklı olmasına özen
gösteririm. Niyetim bu vesileyle farlı yerleri de görmek. Ne tarafa gideyim
derken hele bir yürüyeyim. Ayaklarım nereye çekerse o tarafa giderim dedim.
Aşkan Mahallesi Konevi Kültür merkezi civarından koyuldum yola.
Yürüyüşümün ilk 10
dakikasında bir tempo tutturup yürümeye başlamıştım ki çalışır vaziyette bir
aracın içinde, yanında eşi veya annesi olan biri izledi durdu beni. Gözünü
benden ayırmadı. Yanlarına yaklaşırken “Gençliğine güveniyorsan, düş önüme, yürü
benimle” dedim. “Maşallah amca, inan içimden bu dediklerini geçirdim. Ben
cesaret edemem. Sana kolay gelsin” dedi. Gencin söylediği beni daha da motive
etti. Adımlarımı biraz daha sıklaştırdım.
Ara sokaklardan Yaka
yoluna çıktım. Karşımda Huzurevi’ne uzanan rampayı görünce burası tam bana göre
deyip yokuşa verdim kendimi. Huzurevi’ni sağıma alarak yol boyu yürüyorum. Biri
Tavusbaba’nın eteğindeki kafeteryalara, diğeri de Dere’ye götüren iki yol ayrımına
geldim. Hangi tarafa gideyim derken aynı anda bugün de Dere tarafına gideyim
dedim.
Köyceğiz’i geçip Dere
Mahallesine doğru yol alırken Selçuklu-Sakarya’da ikamet etmesine rağmen
mobiletiyle gezmeye gelmiş berberimle yolda karşılaştım. “Hocam, dükkanı açtık.
Beklerim” dedi. İnşallah dedim, duraklamadan yoluma devam ettim. Bereket saçıma
bakmadı berberim. Baktıysa da fark etmedi. Zira daha yeni sıfıra vurmuştum
saçlarımı. Berberim beni bekleye dursun. Ben bu süreçte berber oldum, kendi
tıraşımı kendim yapıyorum artık.
Solumda Tavusbaba ile
birlikte uzanan dağları, sağımda ise belli aralıklarla birkaç mezarlığı
solladım. Dere meskun mahalleri geride bırakırken sağımda bekleyen oralı
olduğunu düşündüğüm bir hanımefendiye bu yol gider mi daha dedim. “Gider” dedi.
Gitse ne kadar gidecek. İleride koca koca dağları görüyorum. O dağların
yamacında yol da biter, ben de gerisin geriye döner gelirim diyerek hızımı
kesmeden yürümeye devam ettim.
Meskun mahal bitti.
Solum dağ, sağım dağ, önüm dağ. Paralel yürüdüğüm iki dağın etekleri bir mesire
yerini andırır şekilde çukurun içinde ince uzun dereyi andırırcasına yemyeşil.
Mahalle de adını bu dereden almış olmalı. Şarıl şarıl akan su sesini de duyuyorum bu arada.
Yol iyice daraldı. Bana ait kaldırım da olmayınca önünden gelen araçları göreyim diye daracık yolun solundan yürüyorum. Önümden ya da arkamdan araç geldikçe dikenlerle kaplı sola iyice yanaşıyorum. Dikenler eşofmanımın üzerinden dikkat et, fazla yaklaşma. Yoksa canını yakarım diyerekten hafifçe yalıyor beni. Araçlar karşı karşıya geldikleri zaman sürücülerden biri centilmenlik esasına dayalı olarak yolun sağına iyice yanaşarak duruyor. Diğeri geçtikten sonra yoluna devam ediyor.
Daracık yolda dere yokuş yukarı yol alırken birbirine yakın iki balık tesisi ile karşılaştım. Bir yerde su varsa hele akarsu ise orada bir balık tesisinin olmaması mümkün değildi zaten. Önümden hızır hızır geçen araçlar da bu balık tesislerinden birinde park etmiş olmalıydı. Balık yemek ve mangal yapmak için park etmiş olanlar varsa da geçen araç daha fazla idi. İyi de bu araçlar nere gitti. Demek ki yol gidiyor. Gitse ne kadar gidecek. Şu geçmekte olduğum dağın arkasında olmalı. Onları orada yakalarım düşüncesi ve yolun sonunu görürüm inadıyla yürümeye devam ettim. Öbek öbek dağların arasındaki dereye paralel açılmış yolları arşınlarken kaç dağı gerimde bıraktım bilmiyorum. Ama ne yıl bitti ne de dağ. Geçen araçlar da yok olmuştu. Sadece bulduğu kuytu yere aracını park etmiş azıcık soluklanan aileler gördüm.
Ben bu inatla yola revan olurken bir dağın yamacında soluklanan eski komşumu ailesiyle birlikte gördüm. Ramazan Abi, hayırdır, ne yapıyorsun dedi. Hafifçe durakladım. Selam, kelam ve hatırdan sonra gördüğün gibi yürüyorum. Evden çıkalı tam iki saat olmuş. İnada bindirdim. Yolun sonunu bulacağım dedim. Abi, bu yolun sonu gelmez. Çünkü bu yol Altınapa Barajına kadar gider dedi. Acı acı gülümseyip vedalaştım. İki saatlik bir yürüyüşün ardından inadı bırakarak bir "U" dönüşü yaptım. Bu kadar yolun bir de dönüşü vardı zira.
Yolculuğumun tek sevindirici yanı seri yürüyüşten bir güzel terledim. Hep yokuş çıktım. Zirveleri aştım. Zira yürüyene yol mu dayanır değil mi? Bundan sonra yolum hep iniş. Daha çabuk dönerim. Bu arada doğada Allah'ın yolu mu biter? Buraların şehir merkezindeki bazı sokaklar gibi çıkmaz sokak olmadığını halkal yakin bir şekilde tecrübe ettim. Yol da Altınapa'ya uzanıyorsa yok boyu akan su da bu barajdan sakınan su olmalı.
Dönüşümde aştığım dağları bir bir fotoğrafladım. Dere kenarında aracından inmiş, yere çömelmiş, aracındaki teybinden müzik dinleyen aynı zamanda önünden akıp gitmekte olan suyu seyreden birine selam verdim. Balık mı tutuyorsun dedim. He he dedi. Onun baktığı suya ben de baktım. Bir olta göremedim. Gördüğüm demlendiği içki şisesi idi. Sonra yok yok dedi. Yanından ayrıldım.
Telefonun çekmediği bu yerlerde solumdaki dağlara baktım. Benim baktığım bu dağlara benden önce aşıkların geldiğini gördüm. Hepsi geldiklerine bir hatıra olsun diye kayalara adlarını yazmışlardı. Haydi bunlar aşıktı. Ferhat-Şirin misali dağları aşarak buralara geldiler ve geldiklerinin de izini bıraktılar. Bana ne oldu ki buradayım? Ne Ferhat'ım ne de Şirin. Benim Şirin'e haydi gidip dağları aşalım desem, hazır ama ancak arabayla gider. Kazara yürümeye kalksa sırtımda taşımam lazım. Bu demektir ki beni çeken ayaklarım iki kişiyi birden taşıyacak.
Daha önce geçtiğim balık tesislerini solladım tekrar. Geçerken gördüğüm ama müsait olmadığı için durup içemediğim musluğu olmayan sudan içmek için durdum. Bir aile vardı su doldurmak için bekleyen. Sıra sıra dizilmiş plastik su bidonlarını görünce bu su meşhur bir su olmalı. Selam verdim. Elimdeki maskeyi, gözümdeki gözlüğü, yarı başım yarı da elimde tuttuğum şapkayı da bir kenara koydum. Arada 1.5 metre mesafe olacak şekilde su dolduran gencin arkasına durdum. Gencin yan tarafında aileden olmadığını düşündüğüm mesafeli duran bir genç vardı. Belli ki o da su dolduracak. Yüzünde usule uygun maskesi olan genç, bidonun birini dolduruyor, babasının uzattığı yeni boş bidonu alıp çeşmenin altına koyuyor. Annesi de az ileride bekliyor. Ben de bekliyorum. Elimde ne bidon var ne de 0.5 mm'lik su şisesi. Sayamadığım bidonların dolmasını beklersem yandım demektir. Herhalde müsaade ederler, az kenara çekilirler, suyumu içer giderim. Onlar sularını doldurmaya devam ederler diye düşündüm. Çünkü nezaket bunu gerektirir. Ama nerde? Adamlar gelip zamanında kapmışlar. Nezaketi ara ki bulasın. Neyse az daha bekleyeyim. Olmadı. Su içmek için izin isterim dedim.
Geldiğimden ve duruşumdan memnun olmayan, yüzünde maskesi olmayan, kilosu almış, başını gitmiş baba ile aramda şu diyalog geçti.
—Ne olacak böyle? Hasta sayısı iyice arttı.
—Ne yapacağız, virüsle yaşamayı öğreneceğiz.
—Yoğun bakımdaki hastaları ne yapacağız ya. Hiç gördün mü? Nasıl nefes alıyorlar...(Sanki görmüş gibi. Yoğun bakıma kimseyi almazlar.)
—Hastaların çoğu da kronik hasta imiş. Covit 19'da çalışan tanıdıklarım var. Bundan biliyorum durumlarını.
Buraya kadar konuşma normal seyrinde gidiyor. Ben de adamı normal biri sanıyor ve normal bir şekilde cevap veriyorum. Ağzındaki baklayı çıkardı. Bir karın ağrısı varmış meğer.
—Sordum mu yoğun bakımda tanıdığım olduğunu. Sende maske yok, bende maske yok. Aramızda mesafe yok. Hastalık artmayıp da ne yapacak? Bakan ne yapsın bu durumda? Az ötede dur şöyle. (Az ötesi vızır vızır aracın geçtiği dar yol. Yani bizden uzak dur da gerekirse arabanın altında kal demekti bu.)
—Aramızdaki mesafede ne var? Şu dağın başında şu mesafede de birbirimizden virüs bulaşacaksa bırakalım virüs bulaşsın. Değilse eve kapanıp çıkmayalım o zaman. Evden niye çıkıyoruz ki? İki saattir yol yürüyorum. İki yudum su içip gideceğim. Maskeli mi içeceğim suyu. Siz su doldurmaya devam edeceksiniz anlaşılan. Çekilin suyumu içip gideyim.
—Çekil oğlum kenara. Suyunu içip gitsin.
Şükür ki oğlu çekildi. Ben yüzümü de yıkayıp serinleyecektim. Yüzden de vazgeçtim. Buz gibi sudan çeşmenin herhangi bir yerine temas etmeden suyumu içip çekildim. Giderken de teşekkür edip iyi günler dilemeyi ihmal etmedim. Oyalanmadan yola koyuldum tekrar. İyi günler temennime karşılık alamadım. Zaten cevap verecek kapasite ve çapta biri değildi. Giderken yüksek sesle konuşuyordu ardımdan. Bu tipten de ancak böylesi beklenir.
İki saati aşkın dere, tepe, dağ, taş demeden güle oynaya yürüdüğüm yolun dönüşünde Allah, dağın başında bu hasta adamı karşıma çıkardı. Şehir merkezindeki yüzlerce insanı geç, sen dağda bu cins adamı bul.
Merak ettiğim, oğlu ve eşine maske taktıran canı çok kıymetli bu adamın kendisi, dağın başında niye maske takmıyor? Suyun başında su içecek birine kimsenin olmadığı dağın başında çatan bu adam şehrin içinde başkasına ne yapar? Allah bunun komşularına ve muhatap olduklarına yardım etsin. Paranayo seviyesinde hasta olan bu kişi evinden çıkıp o kadar yolu nasıl tepip geldi? Bu kafa yapısındaki bu adam koronavirüs bir gün gider ve bu ülke normale dönerse bu adam normalleşebilir mi? Bu psikolojiyle zor. Neyse benden uzak olsun da kim ne yaparsa yapsın.
Neyse sanmayın ki bir kenara oturup bu adamı düşündüm. Hiç duraksamadan yürüyüşüme devam ettim. Dönüşüm gidişimden daha kısa sürdü. Çünkü giderken yokuş tırmandım durmadan. Dönüşüm ise hep iniş idi. Gidiş ve dönüş toplam yürüyüşüm 3.45 dakika sürdü. Siz bunu git-gel, Dere 4 saat olarak bilin. Eve gelir gelmez de eve girmeden Konya Eğitim Araştırma Hastanesine gidip geldim. Toplam 4.15 dakika ile bugüne kadar bir günde en fazla yürüyüş rekorumu kırdım.
Yol iyice daraldı. Bana ait kaldırım da olmayınca önünden gelen araçları göreyim diye daracık yolun solundan yürüyorum. Önümden ya da arkamdan araç geldikçe dikenlerle kaplı sola iyice yanaşıyorum. Dikenler eşofmanımın üzerinden dikkat et, fazla yaklaşma. Yoksa canını yakarım diyerekten hafifçe yalıyor beni. Araçlar karşı karşıya geldikleri zaman sürücülerden biri centilmenlik esasına dayalı olarak yolun sağına iyice yanaşarak duruyor. Diğeri geçtikten sonra yoluna devam ediyor.
Daracık yolda dere yokuş yukarı yol alırken birbirine yakın iki balık tesisi ile karşılaştım. Bir yerde su varsa hele akarsu ise orada bir balık tesisinin olmaması mümkün değildi zaten. Önümden hızır hızır geçen araçlar da bu balık tesislerinden birinde park etmiş olmalıydı. Balık yemek ve mangal yapmak için park etmiş olanlar varsa da geçen araç daha fazla idi. İyi de bu araçlar nere gitti. Demek ki yol gidiyor. Gitse ne kadar gidecek. Şu geçmekte olduğum dağın arkasında olmalı. Onları orada yakalarım düşüncesi ve yolun sonunu görürüm inadıyla yürümeye devam ettim. Öbek öbek dağların arasındaki dereye paralel açılmış yolları arşınlarken kaç dağı gerimde bıraktım bilmiyorum. Ama ne yıl bitti ne de dağ. Geçen araçlar da yok olmuştu. Sadece bulduğu kuytu yere aracını park etmiş azıcık soluklanan aileler gördüm.
Ben bu inatla yola revan olurken bir dağın yamacında soluklanan eski komşumu ailesiyle birlikte gördüm. Ramazan Abi, hayırdır, ne yapıyorsun dedi. Hafifçe durakladım. Selam, kelam ve hatırdan sonra gördüğün gibi yürüyorum. Evden çıkalı tam iki saat olmuş. İnada bindirdim. Yolun sonunu bulacağım dedim. Abi, bu yolun sonu gelmez. Çünkü bu yol Altınapa Barajına kadar gider dedi. Acı acı gülümseyip vedalaştım. İki saatlik bir yürüyüşün ardından inadı bırakarak bir "U" dönüşü yaptım. Bu kadar yolun bir de dönüşü vardı zira.
Yolculuğumun tek sevindirici yanı seri yürüyüşten bir güzel terledim. Hep yokuş çıktım. Zirveleri aştım. Zira yürüyene yol mu dayanır değil mi? Bundan sonra yolum hep iniş. Daha çabuk dönerim. Bu arada doğada Allah'ın yolu mu biter? Buraların şehir merkezindeki bazı sokaklar gibi çıkmaz sokak olmadığını halkal yakin bir şekilde tecrübe ettim. Yol da Altınapa'ya uzanıyorsa yok boyu akan su da bu barajdan sakınan su olmalı.
Dönüşümde aştığım dağları bir bir fotoğrafladım. Dere kenarında aracından inmiş, yere çömelmiş, aracındaki teybinden müzik dinleyen aynı zamanda önünden akıp gitmekte olan suyu seyreden birine selam verdim. Balık mı tutuyorsun dedim. He he dedi. Onun baktığı suya ben de baktım. Bir olta göremedim. Gördüğüm demlendiği içki şisesi idi. Sonra yok yok dedi. Yanından ayrıldım.
Telefonun çekmediği bu yerlerde solumdaki dağlara baktım. Benim baktığım bu dağlara benden önce aşıkların geldiğini gördüm. Hepsi geldiklerine bir hatıra olsun diye kayalara adlarını yazmışlardı. Haydi bunlar aşıktı. Ferhat-Şirin misali dağları aşarak buralara geldiler ve geldiklerinin de izini bıraktılar. Bana ne oldu ki buradayım? Ne Ferhat'ım ne de Şirin. Benim Şirin'e haydi gidip dağları aşalım desem, hazır ama ancak arabayla gider. Kazara yürümeye kalksa sırtımda taşımam lazım. Bu demektir ki beni çeken ayaklarım iki kişiyi birden taşıyacak.
Daha önce geçtiğim balık tesislerini solladım tekrar. Geçerken gördüğüm ama müsait olmadığı için durup içemediğim musluğu olmayan sudan içmek için durdum. Bir aile vardı su doldurmak için bekleyen. Sıra sıra dizilmiş plastik su bidonlarını görünce bu su meşhur bir su olmalı. Selam verdim. Elimdeki maskeyi, gözümdeki gözlüğü, yarı başım yarı da elimde tuttuğum şapkayı da bir kenara koydum. Arada 1.5 metre mesafe olacak şekilde su dolduran gencin arkasına durdum. Gencin yan tarafında aileden olmadığını düşündüğüm mesafeli duran bir genç vardı. Belli ki o da su dolduracak. Yüzünde usule uygun maskesi olan genç, bidonun birini dolduruyor, babasının uzattığı yeni boş bidonu alıp çeşmenin altına koyuyor. Annesi de az ileride bekliyor. Ben de bekliyorum. Elimde ne bidon var ne de 0.5 mm'lik su şisesi. Sayamadığım bidonların dolmasını beklersem yandım demektir. Herhalde müsaade ederler, az kenara çekilirler, suyumu içer giderim. Onlar sularını doldurmaya devam ederler diye düşündüm. Çünkü nezaket bunu gerektirir. Ama nerde? Adamlar gelip zamanında kapmışlar. Nezaketi ara ki bulasın. Neyse az daha bekleyeyim. Olmadı. Su içmek için izin isterim dedim.
Geldiğimden ve duruşumdan memnun olmayan, yüzünde maskesi olmayan, kilosu almış, başını gitmiş baba ile aramda şu diyalog geçti.
—Ne olacak böyle? Hasta sayısı iyice arttı.
—Ne yapacağız, virüsle yaşamayı öğreneceğiz.
—Yoğun bakımdaki hastaları ne yapacağız ya. Hiç gördün mü? Nasıl nefes alıyorlar...(Sanki görmüş gibi. Yoğun bakıma kimseyi almazlar.)
—Hastaların çoğu da kronik hasta imiş. Covit 19'da çalışan tanıdıklarım var. Bundan biliyorum durumlarını.
Buraya kadar konuşma normal seyrinde gidiyor. Ben de adamı normal biri sanıyor ve normal bir şekilde cevap veriyorum. Ağzındaki baklayı çıkardı. Bir karın ağrısı varmış meğer.
—Sordum mu yoğun bakımda tanıdığım olduğunu. Sende maske yok, bende maske yok. Aramızda mesafe yok. Hastalık artmayıp da ne yapacak? Bakan ne yapsın bu durumda? Az ötede dur şöyle. (Az ötesi vızır vızır aracın geçtiği dar yol. Yani bizden uzak dur da gerekirse arabanın altında kal demekti bu.)
—Aramızdaki mesafede ne var? Şu dağın başında şu mesafede de birbirimizden virüs bulaşacaksa bırakalım virüs bulaşsın. Değilse eve kapanıp çıkmayalım o zaman. Evden niye çıkıyoruz ki? İki saattir yol yürüyorum. İki yudum su içip gideceğim. Maskeli mi içeceğim suyu. Siz su doldurmaya devam edeceksiniz anlaşılan. Çekilin suyumu içip gideyim.
—Çekil oğlum kenara. Suyunu içip gitsin.
Şükür ki oğlu çekildi. Ben yüzümü de yıkayıp serinleyecektim. Yüzden de vazgeçtim. Buz gibi sudan çeşmenin herhangi bir yerine temas etmeden suyumu içip çekildim. Giderken de teşekkür edip iyi günler dilemeyi ihmal etmedim. Oyalanmadan yola koyuldum tekrar. İyi günler temennime karşılık alamadım. Zaten cevap verecek kapasite ve çapta biri değildi. Giderken yüksek sesle konuşuyordu ardımdan. Bu tipten de ancak böylesi beklenir.
İki saati aşkın dere, tepe, dağ, taş demeden güle oynaya yürüdüğüm yolun dönüşünde Allah, dağın başında bu hasta adamı karşıma çıkardı. Şehir merkezindeki yüzlerce insanı geç, sen dağda bu cins adamı bul.
Merak ettiğim, oğlu ve eşine maske taktıran canı çok kıymetli bu adamın kendisi, dağın başında niye maske takmıyor? Suyun başında su içecek birine kimsenin olmadığı dağın başında çatan bu adam şehrin içinde başkasına ne yapar? Allah bunun komşularına ve muhatap olduklarına yardım etsin. Paranayo seviyesinde hasta olan bu kişi evinden çıkıp o kadar yolu nasıl tepip geldi? Bu kafa yapısındaki bu adam koronavirüs bir gün gider ve bu ülke normale dönerse bu adam normalleşebilir mi? Bu psikolojiyle zor. Neyse benden uzak olsun da kim ne yaparsa yapsın.
Neyse sanmayın ki bir kenara oturup bu adamı düşündüm. Hiç duraksamadan yürüyüşüme devam ettim. Dönüşüm gidişimden daha kısa sürdü. Çünkü giderken yokuş tırmandım durmadan. Dönüşüm ise hep iniş idi. Gidiş ve dönüş toplam yürüyüşüm 3.45 dakika sürdü. Siz bunu git-gel, Dere 4 saat olarak bilin. Eve gelir gelmez de eve girmeden Konya Eğitim Araştırma Hastanesine gidip geldim. Toplam 4.15 dakika ile bugüne kadar bir günde en fazla yürüyüş rekorumu kırdım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder