Yaşça
kendimden büyük esnaflık yapan bir akrabamı ziyaret ettim. Çay içerken laf
döndü dolaştı, okullar ve öğrencilere geldi: Cumartesi ve pazar günleri okullar
kapalı değil mi? Bildiğim kadarıyla tatil. Buna rağmen sabahın erken saatinde
sırtına çantasını alan çocukları yollarda görüyorum. Bu çocuklar nereye gidiyor
böyle" dedi. Derin bir nefes aldıktan sonra kendisine, cumartesi ve pazar
günleri resmi tatil ama okullar açık. O gördüğün çocuklar ek derse gidiyorlar.
Kimi okullarında açılan kurslara, kimi ücretini verip etüt merkezlerine, kimi
özel derse gidiyor. Kimi de hafta içi okul dersleri bittikten sonra
akşamleyin etüt ve kurslarda soluğu alıyor. Neredeyse tüm yıl durum
böyle, dedim.
Öyle
değil mi gerçekten? MEB'in iş takviminde eğitim ve öğretimin 180 iş gününden az
olamaz dediğine bakmayın siz. Resmiyette öyle olsa da neredeyse 365 gün öğretim
işiyle uğraşıyor bu öğrenciler. Yaz nedir, kış nedir, on beş tatili nedir,
resmi tatil nedir bilmezler. Okullar yaz tatiline girince bu çocuklar, aileleri
tarafından ücretli ve ücretsiz kurslara gönderilir. Okul zamanı cumartesi ve
pazar günleri hakeza kurslara devam eder bu çocuklar. Yani anlayacağınız bu
çocuklar 1 Ocak, 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, Ramazan ve Kurban bayram
tatilleri dışında aşağı yukarı öğrenmek için bir yerlere gidiyorlar. Bu tabloya
göre bu asrın çocukları şu ya da bu şekilde 365 gün öğretimin içindeler.
Okul,
etüt, kurs ve özel dersten sonra bu çocuklar evlerine gelince ne yapıyorlar?
Odalarında konu anlatımlı veya soru bankası adı altında farklı yayınevlerine
ait boy boy yardımcı kaynaklar var. Birini bitirince çocuk diğerine geçiyor.
Çünkü bir dersle ilgili yayımlanmış ne kadar soru varsa çözmesi gerekiyor.
Okul, etüt, kurs üçgeninde yorgunluktan bitap düşmüş çocuk, evde yemeğini
yedikten sonra çalışma masasına oturmak için biraz ağırdan alsa çocuğunu çok
düşünen ve onun başarısı için saçını süpürge eden anne ve babası "Senin
dersin yok mu? Ne ağzını ayırıp duruyorsun" dercesine yüz hattı değişiyor.
Çözülmüş ve çözülmeyi bekleyen yardımcı kaynakları üst üste koysan içinde bir
veya birkaç insanın kalabileceği küçük bir baraka yapılır.
Okulların,
etüt ve kurs merkezlerinin, velilerin ve MEB'in tek hedefi var: Her türlü
imkânın ayakları altına serildiği bu çocukların LGS ve YGS'de başarılı olması.
Çocukların iyiliğini isteyen kişi ve kurumların hepsi gördüğünüz gibi birer
iyilik meleği. Kendilerine zamanında bu imkanlar verilseydi, onlar nasıl
başarılı olurlardı. Zamanınız olursa hepsinin birbirine benzer hikayelerini bir
dinleyin derim.
Hayatları
rutine binmiş bir şekilde okul, etüt/kurs, soru çözmekten ibaret bu çocuklara
yazık değil mi? Başarı adına bu çocuklara verdiğimiz bir eziyet değil mi? Kaç
kişinin vücudu ve beyni kaldırır bu yükü? (Zaten çoğu bu yükü kaldıramıyor.
Yarı yolda çalışmayı bırakıveriyor.) Emsallerine fark atsın diye bu
yaptığımızın neresi pedagojik? Sahi, bu çocukların yerinde olmayı kaç kişi
ister? Her şeyden öte çağın bu çocukları, kendilerinin yerinde olmayı hiç
isterler miydi?
Bence
bu çocuklara yazık ediyoruz. Eğitim ve öğretim yolunda emsallerine fark atsın
düşüncesiyle bu çocukların çocukluğunu ve gençliğini yok ediyoruz. Bir zaman
sonra da benim çocuk akraba nedir bilmiyor deriz. Zamanında ders çalışsın,
dersinden geri kalmasın diye herkesten kaçırdığımız bu çocuklar, akrabayı
nereden bilsin? Oyunlarından mahrum bırakarak oyun çağından edip güç ve
kapasitesinin üzerinde bir yük ile boğmaya çalıştığımız bu çocuklar,
çocukluklarını yaşamadıkları için büyümüyorlar bir türlü. Her şeyimizi feda
ederek ayakları altına serdiğimiz bu çocuklar bir gün "Ayaklarımın altına
süpürge ettiğiniz saçlarınızı, alın başınıza çalın, gözüme görünmeyin ve gölge
etmeyin" derlerse hiç şaşırmam. Aslında böyle diyecekler ama diyecek
takatleri bile yok.
***18/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.
***18/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder