Konuştuğumuz zaman "Gerçek mi söylüyorsun?", bir şey
söylerken "İnan bana, doğru söylüyorum", "Söylediğine kendin
inanıyor musun?", "Ben senin Allah bir dediğinden başkasına
inanmam", "Bana güven vermiyor/sun", “Ben o adama itimat
etmem" sözlerine şahit oluruz.
Markası, kalitesi ve satış yerleri belli bir malı almak için dükkan dükkan dolaşır, fiyat araştırması yaparız. Herhangi bir kurumda işimiz mi var. Gitmeden önce işimizi yaptırabilmek için mutlaka referans bulur, sözü geçen birini aracı olması için ararız. Oy vermediğimiz bir politikacı konuşma yapsa, söyledikleri hoşumuza gitse, hatta ağzıyla kuş tutsa da dinlemeyiz. Dinlersek de -yapacağımız eleştiriye- malzeme bulmak için yarım yamalak dinleriz.
Öğrenci öğretmenine, amir memuruna, toplumun bir kesimi diğerine karşı hep mesafelidir. Garantisi bitmiş bir elektronik eşyamız arızalanmışsa düzgün bir tamirci ararız. Tamirci: "İşim yoğun, bugün kalsın, yarın al" dese çoğu zaman bırakmayız. "Adam içini açar, parçamızı alır, başka bir parça takar" diye. Başka gazete okumayız kendi gazetemizden başka.
Güvendiğimiz kişiler,
medya, hoca, şeyhten başkasına karşı kulağımız kapalıdır. Evlenecek adaylar
sorulur, soruşturulur. Hiç kimseden kimin ne olduğu tam öğrenilmez. Ne başkası
söyler. Ne de adaylar kendilerini doğruca ifade ederler.
Pazarcı ya da seyyar satıcı sattığı sebze ve meyvenin en güzel ve iyisini tezgahın en önüne koyar. Müşteri alıp almamaya karar vermek için tezgahın arka tarafına göz atmak istediğinde satıcı, " Hepsi aynı, hepsi aynı" diye seslenir. 2013 yılında pazarcılık yapan bir esnafın evine misafir oldum. Ev sahibi ne iş yaptığımı sordu. Öğretmen olduğumu söyleyince, " Hiç sevmem öğretmenleri" dedi. Niçin demeye kalmadan "Bir de polisleri". Niçin dediğimde " Ne iş yapıyorlar ki" dedi.
Eğlenmek için gittiğimiz bir futbol maçında bile hakemin herkesin gözü önünde verdiği karara hep beraber doğru ya da yanlış diye ortak kanaat ortaya koyamıyoruz.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Tüm örnekleri yazıp kitap haline getirsek ciltlerle dolu kitaplar Türkiye'nin yüz ölçümüne sığmaz.
Sorun nedir öyleyse? Bu ülkenin en büyük sorunu güven sorunudur. Verdiğimiz örneklere bir göz atarsak en büyük sorunumuz birbirimize güvenmemektir. Aşırı kutuplaşmamızın temelinde de bu problem yatıyor. Herkes birbirinden bu ülkeyi kurtarmaya çalışıyor. Hiçbir kesim, hiçbir kimse burnundan kıl aldırmıyor. Herkes kendini ve camiasını dev aynasında görüyor. Her kişi, zümre; kendisini iyi, karşı tarafı kötü görüyor. Bu kadar birbirine karşı güven duygusu zedelenen insanlar nasıl aynı ülkede aynı havayı teneffüs edebiliyorlar? Gerçekten anlamak zor.
Kaybettiğimiz güven duygusunu yeniden tesis etmeden bu ülkede birlikten ve dirlikten bahsedilemez. Millet aya gitti, biz ise hâlâ yayayız. Bu millet özü, mayası itibariyle temiz bir millettir. Yeniden fıtratına ve fabrika ayarlarına dönmekten başka çaresi yoktur.
Müntesibi olmakla övündüğümüz Hz Muhammed'in kısa zamanda davasında başarılı olmasının tek sebebi var: Dürüstlüğü ve güvenilirliği. Hiç kimse Peygamberin hitabetinin ve yakışıklılığının peşinden koşmadı. İnansa da inanmasa da, dostu, düşmanı herkes: " O konuşuyorsa doğru söylemiştir" diyerek hakkını teslim etmiştir. O ki, düşmanları tarafından güvenilir diye teslim ettikleri eşyalarını hicretinden önce sahiplerine vermesi için Hz Ali'yi görevlendirmiştir. Üstelik o kıymetli eşyalar kendisini öldürmeye gelen insanlara aitti. Emin lakabını da düşmanları vermiştir. O zaman fazla söze gerek yok. Buhrandan çıkmamızın çözümü birbirimizin güvenini kazanmaktır. Bu da ne alınır ne de satılır.
Güven:
İnsanlık kadar eski bir melekedir. Hepimiz kendi evinizin önünü süpürmekle
başlayabiliriz. Geçmişi çöpe atmalıyız. Şunu bilelim ki sen ne isen karşındaki
de odur.
Son
söz: Bana biraz güvenebilir misin/ Bana biraz güven verebilir misin? 12/11/2015
29/02/2016 tarihinde kahsasoz.com.tr gazetesinde "En büyük sorunumuz" ismiyle yayınlanmıştır.
29/02/2016 tarihinde kahsasoz.com.tr gazetesinde "En büyük sorunumuz" ismiyle yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder