12 Ekim 2024 Cumartesi

Katılma Payı *

TBMM Başkanlığına sunulan yeni kanun teklifine göre 1 Ocak 2025’den geçerli olmak üzere Savunma Sanayii Fonu için “Katılma Payı” adı altında yeni kaynak aktarımı düşünülüyor. Buna göre;

Kredi kartı limiti 100 bin ve üzeri olan her kredi kartı sahibinden yılda bir kez 750 TL. 

Gayrimenkul alım satımında alıcı ve satıcıdan ayrı ayrı 750 lira, tapuda yapılan diğer işlemlerden 375 lira, 

Noterlerde yapılan sıfır araç tescillerinde 3.000 lira, ikinci araç alım satımında 1.500 lira, diğer işlemlerden 75 lira, 

Motor gücü 6 kW ve altında olan motosikletler de motorlu taşıtlar vergisinin kapsamına alınacak. Bunlar tarifenin en düşük tutarı ile vergilendirilecek.

Savunma Sanayii Destekleme Fonu’nu desteklemek için alınacak “Katılma Payı” bu kadardan ibaret değil. Dikkat çekenleri almakla yetindim. 

Bu kanun teklifini bazıları eleştirecek olsa da iyi düşünülmüş ve yerinde bir teklif olduğunu belirtmek isterim. Teklife getireceğim tek eleştiri gecikmiş bir teklif olması. Neyse gecikmiş de olsa teklifi verenin emeğine sağlık. Vergiye dair böyle başka fikirleri varsa gecikmeden yine teklif vermesini hiç olmadığı kadar arzu ediyorum. Çünkü İsrail tehdidi bu ülke için her zaman vardı.

Bir diğer husus da bu Katılma Paylarının 1 Ocak 2025’den itibaren geçerli olması. Bu da yanlış. Çünkü mesele memleketin savunması ise hemen yürürlüğe girmeli. Çünkü zaten gecikmiş bir teklif. Daha da gecikme olmamalı. 

Yerinde bir teklif olmasına rağmen bazılarının ağzını büzmek mümkün değil. Konuşup eleştirecekler. Varsın eleştirsinler. 

Belki de en fazla eleştirilecek olan yüz bin limitli kredi kartlarından alınacak 750 TL olacak. Halbuki defaten yılda ocak ayında alınacak 750 lira güne vurulsa, günlük 2 liraya gelir. 2 lira dediğin nedir ki. Dilenciye bile verilmiyor bu para. Bir tuğla parası bile değil. 

Aynı şekilde gayrimenkul alış ve satışlarda da alınacak 750 lira da mesele edinilecek bir rakam değil. 

Araba alım ve satımda alınacak olan da hakeza. 

Hele daha önce motorlu taşıtlar vergisine tabi olmayan motosiklerden de para alınacak olması sevindirici. Yolda, çarşı ve pazarda yanından geçerken, motoru bağırırken bizim anamız çok ağladı. Hatta bunlardan motosikletin bağırma gücüne göre para alınmalı. 

Yazımı sonlandırırken bu teklif daha yasalaşmadan savunma sanayimize katkı olması bakımından bazı önerilerde bulunmak istiyorum ki teklif görüşülürken dikkate alınsın. 

Sadece 100 bin limitli kredi kartından değil, limiti ne olursa olsun her kredi kartından 750 lira alınmalı. Böylece Katılma Payı tabana yayılmış ve her vatandaş bu payı ödemiş olur. 

Gayrimenkul alım ve satımlarda yüzde 2 emlakçı komisyonu kadar bedelin tapu esnasında alınması. Adam koca arsa alıp satıyor. 750 lira ne olur ki onlar için. 

Araba alım satımlarında alınacak 1500-3000 lira almaktan ziyade, satış bedeli üzerinden yüzde iki Katılma Payı alınmalı. 

O kadar da değil demeyin tekliflerime. Hele şaka yapıyorsun hiç demeyin. Bilin ki hiç olmadığı kadar ciddiyim. Şaka yapıp yapmadığımı yarın İsrail ülkeye saldırsa görürsünüz. Ülke elden gittikten sonra aldığınız gayrimenkul, kullandığınız yüksek limitli kredi kartı ne işinize yarayacak? Öyle değil mi?

*14.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

11 Ekim 2024 Cuma

Zengin İbadeti

"2025 yılı haccı için kayıt güncelleme hakkınız olduğu halde hala kaydınızı e-Devlet üzerinden güncellemediğiniz görülmektedir. Kura hakkınızın kaybolmaması için 16 Eylül 2024 tarihine kadar kaydınızı güncellemeyi unutmayınız (Hatırlatma-8). DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI"

"2025 yılı haccı için kayıt güncellemenizi hala e-Devlet üzerinden güncellemediniz. Bu son hatırlatma olup başvurular 27.09.2024 (yarın) sona erecek ve uzatma yapılmayacaktır. Kaydınızı güncellemeyi unutmayınız. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI"

"Sayın Hacı Adayımız, Hac kayıt güncelleme işlemleri yoğun talep üzerine 7-11 Ekim 2024 tarihleri arasında e-Devlet portalı üzerinden yeniden açılmıştır. 2025 yılı hac kayıt yenileme işleminizi şu ana kadar yapmadığınız görülmektedir. Kayıt yenileme işleminizi 11.10.2024 (Cuma) günü saat 23:59'a kadar yapabilirsiniz. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI B018"

Yukarıdaki mesajlar Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından şahsıma gönderilen mesajlar.

DİB daha önceki yıllarda hac için müracaat edenler için her yıl kendisi güncelleme yaparken 2025 yılında hacca gidecekler için daha önce hac başvurusu yapanlara, 2024 yılında başvuru güncellemesini e devlet üzerinden her hacı adayının kendisinin yapmasını istedi. 

Diyanet niçin böyle bir değişikliğe gitti? Çünkü kurada hac çıkmasına rağmen mali durum yani haccın maliyetindeki artış dolayısıyla hakkından feragat edenlerin sayısında o kadar artış oldu ki Diyanet yedekleri çağırdı. Belki yedeklerden çoğu da gitmeye cesaret edemedi. 

İşte Diyanet, yedekleri çağırmaktansa mali yükün altından kalkabilecek gönüllü hacı adaylarına imkan sundu. Yukarıda kopyalayıp yapıştırdığım mesajlardan da anlaşılacağı üzere Diyanet hac güncellemeyi üçüncü defa uzattı. Daha doğrusu uzatmak zorunda kaldı. Her ne kadar 11 Ekim 2024 tarihine kadar süre verilen üçüncü uzatmada “yoğun talep üzerine” dese de gazın ayağı öyle değil. Belli ki güncelleyen hacı adayları sayısı, ülkeye verilen hac kontenjanının altında kaldı. Bunun başka bir izahı olamaz. Değilse niye üçüncü kez süre uzatımına gitsin. Üstelik ikinci süre uzatımında “başvurunuzu güncelleyin” mesajının dışında ayrıca ilçe müftülüğü tarafından hem şahsım hem de eşim telefonla aranarak güncelleme yapıp yapmayacağımız soruldu. 

Bir zamanlar insanımız hacca gitmek için yarışırken, nasılsa 8-10 sene önce sonra sıra geliyor, şimdiden başvurayım derken ve hac çıktığı zaman parası olmasa bile borç bulup hacca giderken, şimdi ne oldu da o kadar hac başvurusu olmasına rağmen insanımız başvurusunu güncellemiyor? 

Bunun tek cevabı var. Bu zamanda hacca gitmek bedel ister. Öyle önüne gelen hacca gidemez. Çünkü bir kişinin haccı 8-9 bin dolar. Fırsat bu fırsat, borç bulup gideyim devri de geçti. Çünkü pek az insanımız dışında, bu 8-9 bin dolar bir servet niteliğinde. Bugün karı koca hacca gitmeye kalksa bir 15 bin doları gözden çıkarması gerekir. 

Garibime giden bir zamanlar beheri 3000 dolar olan hac maliyeti döviz bazında nasıl bu kadar artar? TL bazında artışı anlarsın. Çünkü paramız pul, enflasyon var. Eh dersin. 

Uzatmayayım. Bir zamanlar yol bulup gidebilenlerin ibadeti olan hac, tam bir zengin ibadeti olup çıkmıştır. Fakirden, memurdan, asgari ücretliden, emekliden, memurdan, orta direkten düşmüş bir ibadettir. 

Hasılı bir zamanlar İslam’ın şartı beş. Hac, zekât zenginin. Geriye kaldı üç farz. Fakirin kelimeyi şehadeti, namazı ve orucu var denirdi. Hastalık veya başka sebeplerle oruç tutanlarda hiç olmadığı kadar azalma var. İndi İslam’ın şartı ikiye. Namaz kılanlar da aynı şekilde azaldı. Adeta camiler boşaldı. Geriye kaldı bir tek kelimeyi şehadet.

Nerede nereye...

10 Ekim 2024 Perşembe

Sıradanlaştırmanın Yolu

Bir şeyin önemine dikkat çekmek için veya bir şeyin tehlikesine işaret etmek için o şeyi hep gündemde tutmak o şeye fayda mı verir yoksa zarar mı? Bu soruya ne cevap verirsiniz bilmiyorum ama ben bir şeyi yerinde ve kararınca gündemde tutmanın ötesinde aşırı bir şekilde hep gündemde tutmanın, o şeye bilerek veya bilmeyerek faydadan ziyade zarar verdiğini düşünenlerdenim. Çünkü o önem verilen veya tehlikesine işaret edilen şeyin, söylene söylene bir müddet sonra o şeyin sıradanlaştığını ve beklenen hassasiyeti yok ettiğini düşünüyorum.

Örneklerden gidersek, ne demek istediğimin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Başörtüsünü ele alalım. Bir zamanlar başörtülünün üzerine çok gidildi. Öğrenci ve çalışanlar mağdur edildi. Okul ve işyerleri onlara kapatıldı. Birileri yasağı savundu, başörtüsünü öcü gösterdi, birileri de serbestliği savundu. Kamusal alan icat edildi. Halk kutuplaştı. Siyasetin malzemesi yapıldı. Hem yasağı hem de serbestliği savunanlar siyaseten yıllar yılı ekmek yedi. O kadar seçim malzemesi yapıldı ki insanımızın bir çoğu dinde başörtüsünden başka bir şey yok mu demeye başladı. Sonunda serbestliği savunanlar ve yasağı kaldıracağım diyenler iktidar oldu. Başörtüsü kamu ve özel her alanda serbest oldu.

Nicedir ve bugün başörtüsü her alanda serbest. Başörtülüler kamusal alan dahil her alana girip çıkıyor ve her yerde rahat bir şekilde çalışıyor. Hatta bazı yerlerde başörtüsü tercih sebebi. 

Kısaca başörtüsü sorunu bir yönetmelikle çözüldü. Sorun kalmadı ama başka sorun ortaya çıktı: Başörtülü sorunu. Çünkü öyle başı kapalılar var ki gören bu kadın keşke başını örtmese noktasına geldi. Eskiden ateşten bir gömlek olsa da kızlarımız kamusal alana alınmasa da başörtüsünün bir saygınlığı vardı. Bugün o saygınlık her geçen gün irtifa kaybetmeye devam ediyor. Dün başörtüsünü savunan veya başını örten niceleri başını açmaya başladı. 

Aynı şekilde imam hatip okulları da sürekli gündemde tutmanın sancısını yaşıyor bugün. Bir zamanlar kapılarına kilit vurmak için icat edilen katsayı bu okulları kapanma noktasına getirdi. İmam hatipler kapatıldı diye diye halk bu okulları kapandı sandı. 

Gün geldi bu okulların önündeki katsayı engeli kaldırıldı. Kaldırılmakla kalmadı. Bir zamanlar üvey ve istenmeyen evlat muamelesi yapılan bu okullar öz evlat muamelesi görmeye başladı. Her yere normalinden fazla imam hatip okulları açıldı. İHL mezunları kamuya alımda veya makam ve mevki tercihinde öncelikli oldu. Neredeyse tüm makamlar bu okul türünden mezunlara emanet edildi. 

Geldiğimiz nokta itibariyle İHL’lerin çoğu, eskinin genel lise görevini görüyor. Haddinden fazla açıldığı için çoğu İHL, öğrenci sıkıntısı çekiyor. Öğrenciye bu okulları cazip hale getirmek için fen ve teknoloji adı altında proje okulları da açıldı.

Tüm bunları yaparken sayının çokluğu kaliteyi yok eder diye düşünülmedi. Bir zamanlar çocuğunu göndermese de halkın gözünde önemli bir yere sahip bu okullar günümüzde eski itibarını aratır noktasında. 

Haddinden fazla hafız İHO ve İHL açma, hafızlığın sürekli teşvik edilmesi, sık üzerinde durulması, normalin üzerinde hafız yetiştirilmesi de hafızlığın eski saygınlığını götürdü. Eskiden falan hafızı kelam denerek kişilere iltifat edilirken bugün falan hafız denmesi halk nezdinde çok bir anlam ifade etmiyor.

Din, iman, ahlak, milli ve manevi değerler, emanet, ehliyet, liyakat ve adalet üzerinde o kadar çok duruldu ki söz ve eylem çelişkisinden dolayı bu değerler çoğu insan nezdinde çok bir anlam ifade etmez oldu.

Dindar nesil yetiştirme vurgusu da ters tepti. Gençlik ve çoğu insan hiç olmadığı kadar dine mesafeli. Bunda FETÖ, dinin siyasete alet edilmesi ve söz ve eylem çelişkisi baş etken olduğu düşünülüyor.

Namaz üzerinde çok duruluyor. Ahirette ilk hesap namaz borcu deniyor. Namaz üzerine okullar proje üstüne proje geliştiriyor, sabah namazı seansları düzenleniyor. Hutbede, vaazda tüm ibadetlerden daha fazla namaz vurgusu yapılıyor. Her okul ve işyerinde mescitler var. İhtiyaç veya değil, sürekli cami yapılıyor. Öğrencileri camiye çekmek ve namaz alışkanlığını teşvik için her yıl hediyeli namaz kampanyası tertip ediliyor. Gelinen noktada camiler hiç olmadığı kadar boş. Halbuki o kadar İHL ve ilahiyat mezunu var. Hepsi mahallesindeki camiye gitse en az bir saf cemaati olur her caminin. 

Oruç aynı şekilde. Toplumun büyük çoğunluğu oruç tutmuyor. Eskiden oruç ayında oruçlu olmasa da oruçlu gibi görünme vardı. Şimdi ise şehirlerde alenen yeme ve içme ramazan ayında iyice arttı.

Gündemde tutulan her konuyu kısa kısa burada ele alsam kaç sayfalık bir yazı olur. Bu kadarla yetineceğim. Yalnız bir konuya daha değineceğim.

Filistin ve Gazze konusu, İsrail saldırıları; gazete, TV’de, sosyal medyada ve topluluklarda o kadar gündem oldu. Hutbe ve vaazlarda, yapılan dualarda hiç gündemden düşmedi. Miting, boykot, telin, yürüyüş, protesto, Yahudi ürünlerine boykot hiç hız kesmedi. Gelinen noktada Filistin ve Gazze meselesi de sıradanlaştı. 

Yazıya son noktayı koyacaktım ki eşimi almaya gideceğimden yazıyı yarım bıraktım. Gitmişken arabanın gazı yok diye petrole girdim 22.30 sularında. 00.00’dan itibaren benzine 76 kuruş zam geleceğini de okudum. Petrolden hem gaz hem de benzin aldım. Petrol bomboş idi. Halbuki petrole girerken uzun kuyruk olacağını düşünmüştüm. Çünkü zamlı hayata merhaba dediğimiz ilk yıllarda ne zaman akaryakıta zam gelecek dendiğinde, petrollerde uzun kuyruklar oluşurdu. Şimdi gördüm ki petrol bomboş. Bu da gösteriyor ki akaryakıta gelen zam da sıradanlaşmış. Vatandaş umursamıyor artık. Nasılsa yine gelecek diyor. Herhalde ölmüş eşek kurttan mı korkar diye düşünülüyor olmalı.

Sanırım örnekleri uzatarak meramımı anlattığımı düşünüyorum. Örneklerden de anlaşılacağı üzere bir şeyin önemine dikkat çekmek için o şeyi temcit pilavı gibi yinelemek veya tehlikeye işaret etmek o şeyi bayağılaştırıyor, sıradanlaştırıyor, insanımız umursamaz bir hale bürünüyor.

Bu demektir ki her şey yerinde ve kararınca olmalı. Fazlası bir müddet sonra sıkıyor ve bezdiriyor. Bununla kalsa iyi. Meseleyi de çözmüyor. 

Turpun Büyüğü Hep Heybede

“Bugün mesai de yok ama etkisi yüzüme vuran bir üzüntü var içimde. 

Önce pazartesi sendromu pazardan başlar dedim kendi kendime. 

Az düşündüm ve kendime sordum. Bundan dolayı mı üzgünsün dedim. Dedi ki değil. 

O halde beni benden daha iyi bilirsin. Nedir bendeki bu gam dedim. Bana senin yerinde olmak istemezdim dedi. Hayırdır dedim. Söylememe gerek yok. Az sonra öğrenirsin dedi.

Aman neyse ne. Şu pazarın keyfini çıkarayım dedim. Ayaklarımı uzattım. 

Ey ahali, bu evde yiyecek, içecek bir şey yok mu? Getirin de yiyelim dedim. 

Sen misin diyen. 

Ne getirdin de yiyeceksin. Evde milli içeceğimiz çay bile suyunu çekiyor. Ne zamandır markete gitmiyorsun. Açılacak bin (Tarım Kredi) marketi beklersen daha çok beklersin ama bekleyecek takatimiz kalmadı. 

Söyle ne lazım, yürüyerek alıp geleyim dedim. 

Öyle hemencecik yürünerek alıp gelinecek bir şey değil. Önce mutfağa bir gir. Girip çıkarken günlerdir yüzüne bakmaktan kaçındığın alışveriş listesine bir bak ve arabayla gitmen gerek dendi.

Ve ben şimdi alışverişe gidiyorum dostlar. Nereye, hangi markete gideyim şimdi ben? Kaça çıkarım Marketten ayrıca? Bana bir akıl verin, ne olur.

Gidip dönmemek gelip görmemek var. Şimdiden hakkınızı helal edin.

*

Dostlarım, alışverişten geldim. 411,94+180+53,66+33,90=679,50 TL tuttu 4 marketten yaptığım alışveriş.

Ne aldın, bu kadar derseniz? Abur cubur şeyler.

Fiyatları nasıl buldunuz derseniz, savaştan çıkmış gibi olduğuma bakmayın. Fiyatlar bana çok makul geldi. Ürünler de taze idi. Öyle abartıldığı gibi değil. 

Hangi markete gittiğimi sorarsanız, eve yakın marketlere gittim.

Niçin dört market, fiyat araştırması mı yaptın derseniz, hayır efendim. Al birini vur ötekine. Her ürünü aldığım market farklı. Sebebi bu.

 Allah bundan geri koymasın”. 10.10.2021

Yukarıdaki yazıyı 10 Ekim 2021’de sosyal medyada yazıp paylaşmışım. Seneyi devriyesinde önüme düştü. Bu paylaşım blog arşivimdeki yerini almış mı diye baktım. Eklememişim.

Üç yıl önce marketten neler aldım, hatırlamıyorum. Dert yandığım rakam 679,50 TL imiş. Bileydim, onları da kalem kalem yazardım. Bugünle karşılaştırırdım. 

Bugünden bakınca bu meblağın çok makul olduğunu, bugün olsa 2-3 bin liradan aşağıya çıkamayacağıma kalıbımı basarım. Meğer turpun büyüğü 2024’de imiş. Gelen gideni (geçeni) aratır dedikleri böyle bir şey olsa gerek. 2025 ve sonrasında daha büyük turplar göreceğiz heybede. 

Tımarhane İhtiyacı

Türkiye'de üç tane ruh ve sinir hastalıkları hastanesi vardı. Bunlar: Manisa, Elazığ ve Bakırköy'de idi. En meşhurları da Bakırköy idi. 90'lı yıllarda Sağlık Bakanlığı da yapan Yıldırım Aktuna, zamanında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde başhekimlik yaptığı için adı bu hastane ile özdeşleşmişti.
Bu hastanelerin özelliği psikolojik yönden ağır hastaların buralarda tedavi olmasıydı. Özellikle şizofren ve ağır bipolar hastalarının yeri burasıydı. Nerede bir saldırgan, başkasına zarar verme ihtimali olan hasta varsa yolu bu hastanelerden biri ile kesişirdi. Bu hastalardan kimi ömrünü burada tamamlar, kimi de tedavi olur çıkardı. Zararsız olanlar tedavinin ardından toplum içine salınırken tehlike saçanlar burada tutulurdu.
Bu hastanelerin halk arasında adı tımarhane idi. Yani deliler hastanesi olarak bilinirdi. 
Bu hastanelerin en büyük faydası insanlara zarar vermiş, suç işlemiş ve zarar verme potansiyelini barındıran insanların buralarda tutulmak suretiyle toplumun güvenliğinin ve huzurunun sağlanması idi. 
Bakırköy halk arasında da yayındı. Hatta zaman zaman içinde Bakırköy'ün geçtiği konuşmalara şahit olunurdu. Abuk sabuk konuşan birine "Sen tırlatmışsın. Hadi Bakırköy'e" derlerdi.
Yazımın buraya kadar olan kısmında bu üç ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden bahsederken fark etti iseniz hep dili geçmiş zaman kipi kullandım. Çünkü ceza ehliyeti olmayan kişilerin kaldığı bu hastaneler bugün yok. Daha doğrusu 2013 yılından beri yok. 2012 yılında Sağlık Bakanlığı yapan Recep Akdağ’ın zamanında alınan bir kararla bu hastaneler kapatılarak yerine "Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri" kurulacağı açıklandı. Gerekçe olarak insani gerekçeler belirtilse de asıl gerekçenin, tedavinin ekonomik boyutu olduğu belirtiliyor. Çünkü tedavisi uzun ve iyileşme imkanı olmayan bu hastaların devlete maliyeti yüksek idi. 
O günden bugüne akıl ve ruh sağlığı yönünden ağır hasta olanlar yatarak değil, ayakta muayene ediliyor ve rehabilitasyonlar vasıtasıyla tedavisi yapılıyor. 
19 yaşındaki iki kızın kafasını keserek ardından surların tepesinden kendini aşağı atarak intihar eden gencin bu akıl almaz cinayet ve katliamı nedense eski tımarhaneleri aklıma getirdi. Çünkü bu genç akıl ve ruh sağlığı yönünden hasta olduğundan 5-6 defa tedavi görmüş biri. Bu derece ağır hasta olan biri bu tımarhanelerden birinde yatarak tedavi görseydi, bugün bu cinnet halini yaşayan genci konuşmuyor olacaktık. İki genç kız da hunharca katledilmeyecekti. 
Bu katliam bize gösterdi ki bugün adına ister ruh ve sinir hastalığı hastanesi ister tımarhane densin bu tür hastanelere acil ihtiyaç var. 
Elbette devlet bir şeyin açılıp kapanmasında maliyet hesabı yapar. Yapmalı da. Yalnız maliyet hesabı yapacağım diyerek tüm toplumu tehlikeye atmak hiç akıl kârı değil ve devlet aklına uygun düşmez. 
2013 yılından bu yana ülke tımarhanesiz ve geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil. Devlet ne yapıp ne edip maliyet hesabını bir tarafa bırakmalı ve ülkenin belirli şehirlerinde yeniden ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri açmalı. İnsana saldırma ve zarar verme potansiyeline sahip psikiyatrik hastalar buralarda gözetim alına alınmalıdır. Değilse, cebinde deli raporu olarak içimizde gezinen ve ceza ehliyeti olmayan hastalar zaman zaman nice masumun kanına girmeye, analar ağlamaya devam edecek ve toplumun huzuru hep kaçacaktır. 
Sağlık Bakanlığına duyurulur. 

9 Ekim 2024 Çarşamba

Gıdada Taklit ve Tağşiş *

Tarım ve Orman Bakanlığı gıdada taklit ve tağşiş yapan firmaları 2012 yılından beri belirli periyotlarla İnternet üzerinden kamuoyuna duyurmaktaydı. 
2 Ekimden itibaren ise gıdada hile yapan firmaları günlük yayımlamaya başladı. 
Değerlendirmeye geçmeden önce taklit ve tağşişin ne olduğunu bir hatırlayalım. 
Taklidin ne olduğunu hepimiz biliriz ve gündelik hayatta kullanırız. Tağşişin ise gündelik hayatta kullanıldığına pek şahit olmadım. Bu kelimeyi zaman zaman Tarım ve Orman Bakanlığı gıdada hile yapan işletme ve firmaları yayımlayınca duymaya başladık. 
Taklit, "Gıda maddesinin ve gıda ile temasta bulunan madde ve malzemelerin şekil, bileşim ve nitelikleri itibariyle kendisinde olmayan özelliklere sahip gibi gösterilmesi"; tağşiş, "Gıda maddelerinin mevzuata veya izin verilen özelliklerine aykırı olarak üretilmesi hali" demektir. 
Bakanlık 2 Ekimden itibaren hile yapan firmaları, markalarıyla, uygunsuzluğun gerekçesini de yazmak suretiyle yayımladığına göre anlaşılan o ki Bakanlı,  üretilen ürünlerdeki hilelerin önüne geçemiyor. Firmalar yine hile yapmaya devam ediyor. 
Hileli mal üretmenin cezası yok mu ki firmalar hile yapmaya devam ediyor ya da verilen cezalar caydırıcı mı değil. 
Gıdada hile yapanlara ne tür ceza var diye Tarım ve Orman Bakanlığının sayfasına baktım. 5996 sayılı Kanunda 2020 yılında yapılan değişiklikle hileli mal üretenlere, bu ürünleri piyasaya arz eden işletmecilere ve bu ürünleri perakende satanlara verilen cezalar ağırlaştırılmış. Bu suçu işleyenlere hapis ve adli para cezası, gıda sektörü faaliyetinden men ve 2024 güncel rakamlarıyla 26 bin ila 10,5 milyon para cezası öngörülmüş. 
Sizi bilmem ama bana bu cezalar ağır geldi. Cezalar bu derece ağır olmasına rağmen hala hileli mal üretiliyorsa belli ki firmalar için bu cezalar yeterli değil.
İşin ucunda hapis, para cezası ve gıda sektöründen men olmasına rağmen hileli mal üretiminin devam etmesini anlayamıyorum.
Beni düşündüren, acaba cezalar bu Kanunda olduğu gibi tam uygulanmıyor mu? Mesela hapis cezası kaç yıl? Öyle zannediyorum, verilen ceza beş yılın altında. Firma yetkilisi ceza alsa bile ceza erteleniyor ya da adli kontrol şartı ile salıveriliyor. Bu da cezanın caydırıcı olmasını engelliyor. Para cezası da belki en alt limitten veriliyorsa demek ki firma için 26 bin lira çok bir para değil. Herhalde bu cezanın en caydırıcı olması gerekeni gıda sektöründen men olması gerekir. Çünkü bu ceza işletmenin kapatılması demektir.
Cezası bu kadar ağır olmasına rağmen hileli malın önüne devlet geçemiyor ki çareyi hileli mal üretenleri kamuoyuna duyurmada buluyor. Ey milletim, ben bunlarla başa çıkamadım. Bunları size şikayet ediyorum. Gereğini yapın. Yani bu firma ve üründen alışveriş yapmayın” diyor. 
İlgili Bakanlık veya etkili ve yetkili kişiler kusura bakmasın ama firmaların bu şekil kamuoyuna duyurulması devletin acziyetini ve çaresizliğini gösteriyor bana göre. Unutmayalım ki acziyet ile devlet bir arada bulunmaz. Çünkü devlet demek güç demektir. Vatandaşın sağlığını hiçe sayan suçlu vatandaş ve firma devletin nefesini her daim ensesinde hissetmelidir. Demek ki devlet, devletin soğuk yüzünü tam göstermiyor. Cezaları aşama aşama veriyor. Firmalar o zamana kadar parsayı topluyor. Belki de korunuyor. Gazetelerin yazdığına göre isminin kamuoyuna duyurulmasını mahkeme kararıyla durdurma kararı tamamen firmayı korumaya yönelik. Firmayı koruyalım. Vatandaş ne yaparsa yapsın. 
Merak ettiğim, Tarım ve Orman Bakanlığı, ürünlerde taklit ve tağşiş yapanlara bu güne kadar ne kadar para cezası verdi? Bu firmaların kaçını bugüne kadar gıda sektöründen men etti? Men ettiği işletmelerden kaçı başkasının üzerinden gıda üretimine devam ediyor? Bakanlık bir de firma firma kim ne kadar ne cezası aldı, bunları da açıklarsa kamuoyu bilgilenmiş olur.
*11.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Ekim 2024 Cumartesi

Park ve Bahçelerdeki Cam Kırıkları

Bugün bir sitenin parkına 5-10 dakikalığına arabamı park ettim. İndiğim zaman gördüm ki arabanın tekerinin yanında maden suyu şişesinin un ufak olmuş parçalarını gördüm. 
Şişe buraya atılmamış. Özellikle kırılmış. Cam kırığının bazıları büyük kalmış. Ayağını bassan ayakkabını deler geçer. Kazara yalın ayak olsan, ayağını parçalar. Arabanın tekeri bassa lastiği patlatır.
Konya İstasyonunun Havzan tarafındaki araç park yeri de bu şekil şişe kırıklarıyla dolu. 
Gördüğüm bu manzara sadece bu sitenin ve İstasyon parklarına ait değil, çoğu yol kenarlarında, yürüyüş parkurlarında, park ve bahçelerde ve umum yerlerde ya kırılmış ya da içildikten sonra duvara, duvar kenarına, bankın üzerine vb. yerlere bırakılmış bir şekilde görmek mümkün.
Bu tür cam şişelerinin içildikten sonra çöp kutusuna atılması gerekirken atılmayıp umum yerlere rastgele bırakılmasından geçtim. Niçin kırılıyor, inanın, anlamış değilim. 
Belli ki birileri tıka basa yedikten sonra mideyi rahatlatmanın yolu olarak maden suyu içmede buluyor. İçsin, afiyet olsun. Hoş o mideyi değil maden suyu, bir süre hiçbir şey rahatlatmaz. İçtiğiyle kalsa iyi. İçilen maden suyu şişeleri bu tür yerlerde özellikle kırılıyor ve kırmaktan zevk alınıyor. 
Öyle zannediyorum, gençler kırıyor bu şişeleri. İşin garibi içtiğiniz maden suyu şişesini kırın, un ufak edin diye ne ailesi söyler ne okul söyler ne de toplum. Buna rağmen bu çocuk veya gençler nereden ve kimse öğreniyor bu şekil şişe kırmayı. Herhalde bu çocuk veya gençler özellikle umum yerlerde bu şekil şişe kırıklarına çok rastlıyor ki demek ki içtikten sonra kırılıyor diye belleklerine yerleşiyor. Kısaca bu çocukların hocası bizzat toplumun kendisi. Halbuki herkes içtiği maden suyu şişesini geri dönüşüm veya çöp kutusuna atsa, etrafta kırık veya sağlam hiçbir şişe görünmese, şişe kırmak bu çocukların aklına bile gelmez. 
Hoşça vakit geçirmek için yapılan bu eylem, yanlışlıkla üzerine basan kimseler için ne tür bir tehlike barındırdığını bu çocuklar öğrenmeli ama nasıl? İşte buna verecek bir önerim maalesef yok. 
Aklıma, depozite geliyor. Bakkal, market veya büfeden alınan her maden suyu veya cam şişenin bedeli de alınsa, geri iade edildiğinde bir anlam ifade eden bir meblağ olsa öyle zannediyorum, kimse içtiği maden suyunu kırmaz. İçtikten sonra boş şişeyi gözü gibi korur. Gördüğü bakkal veya markete teslim ederek depozitosunu geri alır. 
Bu depozito alma uygulamasını sadece cam şişelerde değil, pet şişelerde de uygulamak gerek. 
Böyle bir uygulama hem çevreyi temiz tutacak hem toplanan pet veya cam şişeler geri dönüşümde kullanılacak hem de depozite sayesinde temizlik bizzat vatandaşa yaptırılmış olacak. 
Cam şişe veya pet şişe ya da çevreyi kirleten her şey pekala geri iade ile ekonomiye yeniden kazandırılmış olur. 
İyi de bunu kim yapacak? Bunun için büyük organizasyon gerek. Bu çok zor, uygulama imkanı yok denebilir. 
Bu işi devlet organize edecek. Diyecek ki şişe veya pet şişeyi satan depozitolu satacak. Şişeyi getiren para iadesi alacak. Toplanan bu boş şişeler de yeniden ekonomiye kazandırılması için ilgilisi tarafından toplanacak. Geri iadeyi kimse almak istemezse pekala belediyelere bu görev verilebilir. İlk başta aksaklıklar olabilir ama başlanırsa aksayan yönler de düzeltilir. 
Devlet yetkililerine duyurulur.