26 Eylül 2024 Perşembe

Bir Zamanlar Ben

Tempolu, rutin ve rutin yürüyüş yapmaya sanırım 2020 yılının Ramazan bayramı sonrası başlamıştım. Her gün değişik güzergahlarda yürüdüm. Yürüdüğüm her günü sosyal medyada paylaşmadım. Pek azını paylaştım. Paylaştıklarım, seneyi devriyesinde sanal alem anılar bölümünde hatırlatıyor. İşte o yürüyüşlerimden bir tanesini daha 20/09/2020 tarihinde yapmışım. Bu yürüyüşü paylaşırken şöyle yazmışım:

"Bugünkü güzergahım:

Yaka-Hicaz Cad-Alemdar Cad-Erenköy-Kanal Boyu-Otogar.

Otogar-Tramway Yolu-Beyşehir Yolu-Fatih Caddesi-Yaka.

Kanal boyunda bol bol iğde ağaçları var. İğde severler kanal boyuna" .

Pandemi zamanıydı bu tarih. Zaten salgınla beraber yürüyüşe başlamıştım. Bir cumartesi günü imiş bu yürüyüşüm. 30.672 adım atmışım. 20,86 km yapmışım. Bu yürüyüş 4 saat 9 dakika sürmüş. 1 km'yi yaklaşım 12 dakikada almışım. 9 dakikada bir km yaptığım seri ve tempolu yürüyüşlerim de eksik değildi o zamanlar. 

Şimdi ise 8 bin ila 12 bin arasında biraz tempoyu düşürerek yürümeye devam etsem de o zamanlar haftalık ortalamam, 20.507 adım imiş. 

20 Eylül 2020 tarihli yürüyüşüme Meram Yaka'dan başlamıştım. Hicaz Yolundan Kanal boyuna çıkıp oradan Otogar'a yürümüştüm. Kanal boyunda yol boyu iğde ağaçları vardı. Ağaçtan iğde kopararak açlığımı gidermiştim. Km'nin 12 dakikaya varması da iğde ağaçları altında oyalanmamdan olsa gerek. 

Dönüşü, tramvay yolundan yürümüştüm. 10 km idi aklımda kaldığı kadarıyla. Kanal boyu ise 11 km idi. 

Kanal Boyu denilen yol şimdilerde bölünmüş yol. Adı da Abdulhamit Caddesi. Bugünlerde arabayla 5-6 kez geçmişliğim var. İğde ağaçları hala var mı, yoksa yeni yol yapımında kesildi mi, hiç dikkatimi çekmedi. 

Şu var ki pandemiden bu yana pek az gün hariç hep rutin yürüdüm. İlk iki senede aldattığım bir gün olmuş ise ertesi gün iki katı yürüyüş yaparak telafi etmiştim. 

Bazıları abarttığımı söylese de yürüyüş gibisi yok. Epey kilo verdim. 83-85 kilodan 67 kiloya kadar inmiştim kilo olarak. Göbek eridiği gibi sağlık yönünden de bana epey bir faydası oldu. 

Yürüyüş severlere duyurulur. 

Sanaldan Yardım Talebi

Facebook'tan biri arkadaşlık isteği göndermiş. İsmi çağrışım yapmadı. Belli ki tanımadığım biri.

Kimdir, necidir diye profiline baktım. Fotosu yok. İsim neyse de soyadı bildiğimiz soyadlarından değil. Belli ki takma isim kullanıyor.

Paylaşımlarına baktım. Hesabı kilitli değil. Üç beş paylaşımı var.

Ortak arkadaşlara baktım. Üç ortak arkadaş var. Ortak arkadaşları görünce arkadaşlık isteğini kabul ettim.

Arkadaşlığı kabul eder etmez Messenger aracılığıyla selam, hal hatır yazdı. 

Normalde arkadaş olduktan sonra Messenger aracılığıyla yazanlara pek cevap vermem. Hele tanımadıklarıma. 

Nasıl olduysa bu defa cevap yazmış oldum. 

Ardından, sana bir şey sorabilir miyim yazdı. Bir şey sormadan iki video gönderdi. Bir tanesinde "Sadaka ekmek parası 500 TL yazıyor. Altına da "Yiyecek, içecek gibi yardımlara muhtaç fakirlerimiz, yetimlerimiz var. Kusura bakmazsan kardeşim" yazdı. 

Bundan sonrasına cevap yazmadım. Çünkü dakika bir gol bir misali yardım talep etti. İyi de tanımam etmem. Kimdir, necidir bilmem. Yardımı fakir ve yetimlere mi topluyor, kendine mi bilmem. Böyle önüne gelen yardım topluyor.

İyi de maksat yardım ise niye özelden isteniyor? Bu alemde sayfa açmış, paylaşım yapıyor. Orada kendisini tanıtsın. "Ben şuyum desin. Şu işi yapıyorum. Şu bölgeye çalışıyorum. Bölgenin insanları çok fakir. Sizlerden topladığımız yardımları bu fakirlere şu yol ile ulaştırıyoruz. Yardım etmek isteyenler şu bankanın bu İbanına gönderebilirler" yazıp herkese açık paylaşım yapabilir.

Sahi yardım bu şekil niye özelden istenir? Tanışıklığın ve hukukun vardır. Özelden yazışırsın. Tanımadığın, sanalda arkadaş olduğun kimseden yardım istemek olacak şey değil. Bir defa sanalda başlayan arkadaşlık biraz mesafe alsın. Sen onu, o seni paylaşımlarınla tanısın. İnsanlara güven ver. Sonra konuyu açarsın.

Vakıf ve derneklerin yardım talebini anlarım. Tüzel kişilikleri vardır. Nereye gönderdiğini bilirsin. Sanalda kişilerin herhangi bir tüzel kişiliği olmadan yardım toplaması kötüye kullanmaya müsait.

Belki bu bana özel mesaj gönderen samimi, fakirleri ve yetimleri dert edinmiş duyarlı biri olabilir. Ama bunu test etme imkanımız yok. O yüzden kusura bakmasın.

Tanışıklığımız olan biriyle yıllar sonra karşılaştığımızda bile hemen borç istemesi bile insanı işkillendirir. Değil ki sanaldan yardım talebi işkillendirmesin.

Bu tür yardım işiyle uğraşan insanlar bence havanda su döğmesin. Kapalı kapılar ardında gizli kapaklı iş yapıp hayırseverliğe soyunmasın. Önüne gelen yardım toplamaya kalkmasın. Bıraksın bu işi tüzel yolla yapanlar yapsın.

24 Eylül 2024 Salı

Şeyda Polisin Ardından *

Çiçeği burnunda polisi şehit eden katilin suç dosyasını okudum. Uyuşturucu ticareti, uyuşturucu kullanma (8), kasten yaralama (2), cinsel taciz, yağma (2), gasp, çocuğa cinsel istismar (2), hırsızlık, mala zarar verme (2) gibi 26 suçtan kaydı varmış. 

19 yaşındaki biri daha bu yaşta suç makinesi olup çıkmış. Yok yok.

Bu kadar çok suç kaydına rağmen bu kişi hiç cezaevinde yatmamış. Öyle görünüyor ki her bir suç sonrası adli kontrol şartı ile salıverilmiş olmalı. 

Polisin şehit olmasının ardından, katil zanlısının annesinin yaptığı açıklamaya göre anne, “madde bağımlısı, madde satıyor” diye çocuğunu kaç defa şikayet ettiğini söylüyor. 

Polisin şehit olmasında öyle anlaşılıyor ki karakolda görev yapan polislerin ihmali söz konusu. 26 suçtan sabıkalı olan biri elini kolunu sallayarak bahçeye çıkarılmamalıydı. Çıkarıldı diyelim. Elinde kelepçe olmalıydı. Bahçeden kaçırılmamalıydı.

Kovalamaca esnasında katil zanlısı polisin belinden tabancayı alması da enteresan. Polisin belinden tabancayı alıncaya kadar bu kadar yakın temas olacak şey değil.

Burada polisleri suçlayacak değilim. İşleri zor bilirim. Suçluyla mücadelede hep kelle koltukta görev yapıyorlar. Bir kör kurşunun onları ne zaman götüreceği an meselesi. Bunu en iyi de polislerin bilmesi gerekir. Çünkü normal insanlarla değil, problem insanlarla işleri. Bu kadar zor ve kutsal bir görevi ifa eden polislerimizin en ufak bir ihmalleri hayatlarına mal olabiliyor. Nitekim bu katil zanlısında olduğu gibi. Ki bu zanlının ne tür suçlara karıştığının dosyası polis kaydında olduğunu yine en iyi polisler bilir. Suçu işlemeyi seriye bindiren bu tip için çok özel ve olağanüstü tedbirler almaları gerekirdi. Maalesef karakolda ki bu ihmal gencecik meslektaşlarının ölümüne neden oldu.

Polise gelinceye kadar katilin hiç mi suçu yok diyebilirsiniz. Elbette katil zanlısı suçlu. Ama bu zanlı, paranoya derecesinde suç işlemekten zevk alan biri. Bu tiplere fırsat verilmemeliydi, gözlerini dört açmalıydılar. Çünkü ne laftan anlar ne sözden.

Burada sorgulanması ve suçlanması gereken adli kontrol şartıdır. Çünkü her türlü suçta imzası olan 19 yaşında 26 sabıkası olan bu zanlının polisi öldürmesinde, uygulanan bu tedbir kararının payı büyüktür. Hatta ta kendisidir. 

Açıkçası bu adli kontrol şartına oldum olası sıcak bakamadım. İfadesini alıp haydi git demek, "Bu yaptığın suçu yeterli görmedim. Çünkü yarım yapmışsın. Ben işini yarım yapanı sevmem. Şimdi salıyorum. Git işini sağlam ve tam yap gel" demektir. Kanun koyucunun böyle bir kastı olmasa da sonuç bu kapıya çıkıyor ve bu anlama geliyor. Halbuki suçun karşılığı bir gün bile olsa suçlu o bir günü yatmalıdır.

Adli kontrol şartı ile salıverilenlerden kaç tanesinin tekrar suça bulaştığı ve kaç tanesinin hiç suç işlemediği bilgisi devletin elinde vardır. Pek azı hariç tekrar suç işlemiştir zannımca. Bu durumda kanun koyucu,  bu adli kontrol şartı uygulamasını yeniden ve acilen gözden geçirmelidir. 

*27.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

22 Eylül 2024 Pazar

Pazar Günlüğüm

Sorumluluk sınavı vardı pazar günü. Belirtilen saatte kuruma giderek soru, cevap, sınav, sınav okuma ve evrakları doldurup teslim ettik.
Dönüşte markete uğrayıp birkaç kalem alışveriş yaptım. 
Eve geldikten sonra kahvaltımı yapıp çayımı içtim. 
Git gel kaç adım olmuş diye adımsayara baktım. 6 bin küsur olmuş. Azdı. En az 8-10 bin adım olmalıydı. 
Aldığım zeytin ve tereyağını beğenince biraz daha alayım, hem biraz daha adım atayım hem de ekmek alayım dedim.
Çıktım evden. Önce ekmeği mi alayım, markete mi gideyim derken önceliği ekmeğe verdim. 
Ekmek olarak kepeği alınmamış ekmek tüketiyorum. Aldım mı on tane birden alıyorum.
Bu ekmeği de her fırın yapmıyor.
Bir ara tam buğday ekmeğine yöneldim. Unu alıp bir fırına yaptırmaya başladım. Unu al, fırına ver, bir gün sonra yapılan ekmeği al biraz meşakkatli oldu. Her fırın bu ekmeği yapmadığı için fırıncı da beher ekmek başına baya tuzlu para aldı. Bu fırını bıraktım. 
Ali Kemal Sivaslı Caddesi üzerinde, unu verip ekmek yapan bir fırın olduğunu duydum. Bir ara uğradım. Un versek yapar mısınız dedim. Kendimiz yapıyoruz. Ayrıca dışarıdan un getirene ekmek yapmaya vaktimiz kalmıyor. İşte şunlar bizim yaptığımız ekmek dedi. Birkaç tane alıp tadına baktık. Beğenince un alıp ekmek yaptırmaktan vazgeçtik. Evde ekmek bittikçe bu etliekmek fırınına gidip sıcacık ekmeğimi alıyorum. Ev-fırın mesafeli olunca fazla fazla alıyorum. 
Ev ortada, market ile fırın ters mesafeli. Ama olsun. Yürüyüş için ideal. 
Ekmek almaya giderken ben de yürüyüş yapayım diye hanım da takıldı peşime. Yan yana yürüyoruz. Tam kolkola girme zamanı ama nasıl yapardım bunu. Yapmadık bugüne. Gören ne derdi ayrıca. 
Hanım en son koluma bir kış günü Ankara'daki girmişti. Yabancı memleketteydim. Kim görecekti sonra. Yine de bilinçaltıma işlemiş ki ne yapıyorsun demeye hazırlanırken ne yapayım, ayağım kayıyor dedi. Meğerse o da alışmış, koluma girmemeye. Ama işin ucunda yaban elde düşüp ayağı kırmak da var. Sende mi demeyin. Güvenlik amaçlı oldu. 
Yan yana iki yabancı gibi yürürken, güç bela yürüyen yaşlı bir teyze bize doğru yaklaştı. Evladım, şu sokak nerede bir bakar mısınız, daha önce geldim ama bulamadım, bir yardımcı olur musunuz, kulağım da ağır duyar, gözlerim de net görmüyor dedi. Bereket adresi yazıp eline vermiş teyzeyi bir başına gönderen. Sorduğu Ağırbaş Sokağı görmüştüm ama neredeydi? Buralarda olmalı ama dur teyze haritadan bakayım dedim. Ben haritaya bakarken sokaktan geçen bir gence daha sordu teyze. Ne kadardır arıyor bu sokağı, kimse bilmiyor. 
Gel teyze, yakın buraya dedim. Geriye dönüp aradığı sokağa teyzeyi bıraktım. Ardından fırına yöneldim tekrar. 
Yolda giderken şu belediyeler sokak isimlerinin yanına parantez içinde bir de sokak numarası yazsa ne iyi olur dedim. Çünkü Konya'da cadde isimleri bile bilinmez. Değil ki sokak bilinsin. Halbuki sokaklara numara verilse, harita kullanmayı bilmeyenler için numarayı takip ederek aradığı sokağı bulması daha kolay olur. 
Fırına girdim. Her zamanki gibi fırın faal. Küçücük fırında çalışan 4-5 kişi var. Bir lokantaya özel sipariş tırnaklı ekmek yapıyormuş. Benim aldığım ekmek ise az önce yapılmış, soğuması ve satışı için raflara konmuş. 
Selam verdim. Kolay gelsin. On ekmek alana on bir ekmek mi veriyorsunuz dedim şakasına. Senin canın sağ olsun dedi. 
Eleman ekmeği kağıda sarıp poşetlerken ekmek yapan ustaya, sizde çalışan MESEM öğrencisi yok mu dedim. Yok, çalıştırmıyoruz dedi. Niye dedim. Bir ara aldık. Bir gün geldi bir gün gelmedi. Geldiği zaman da doğru dürüst iş yapmadı. Diğer çalışanlara da kötü örnek oldu. O yüzden almıyoruz dedi. 
Bu arada ekmeklerimizi iki poşette uzattı görevli. Ben de parayı uzattım. Teşekkür edip çıkarken on bir ekmek koydum dedi. Olur mu? Ya ekmeğin birini geri al ya da parasını vereyim. Ben az önce şaka yapmıştım dedim. Olmaz, helali hoş olsun dedi. Israr ettim ise de yine olmaz dedi. Yaptığım şakaya mahcup oldum ama hoşuma gitmedi değil hani. Hasılı bir şaka benim için kısa günün kârı oldu. İlaveten bir ekmeğe daha sahip oldum. 
Ekmeği aldıktan sonra markete doğru yürüdük. Market de Ahmet Öksüz üst geçidinin orada. 
Biraz zeytin, biraz yağ daha aldık. Ödemeyi yapıp çıktım. 
Çıktım ama iki parça ürün elde zor taşınırdı. Çünkü biraz değil baya almışım. Ne yapacaktım şimdi? Ya eve telefon açıp araba gelecekti ya da güç bela elde götürecektik. Ev-market mesafesi de bin adım kadar. 
Sonunda market arabasının içinde götürmeye karar verdim. Ben götüreyim, oğlan geri getirsin dedim. 
Eve gelince, boş ver oğlanı. Şu emaneti teslim edeyim, bu vesileyle bir iki bin adım daha adımlarım dedim. 
Dediğimi de yaptım. 
Eve girdiğimde 14630 adım attığımı gördüm. Şura, bura derken oturunca yorulduğumu anladım. Hasılı hem pazarı değerlendirdim hem alışverişimi yaptım hem soyuldum hem de bir ekmek kazançlı çıktım. 
İyi pazarlar. 

21 Eylül 2024 Cumartesi

Eşeğimi Buldum Nihayet

"Çoğumuzun Parayla İmtihanı" başlıklı yazımda çoğumuzun TL yerine dolar ya da avro hesabı taşıdığından, benimse hiç böyle hesaplarım olmadığından, param olursa genelde altın aldığımdan bahsetmiştim.

Herkesin dövizi ve döviz hesabı olur da benim olmaz mı? Sende mi Brütüs demezseniz ben de bu kervana katıldım. Nihayet şeytanın bacağını kırdım.  Bu yazımda buna değineceğim.

Çocuk yurtdışına giderse lazım olur diye beş yüz dolar aldım. Cüzdanın bir tarafına koydum. 

Bir zaman geldi. Bir düğüne hediye olarak 200'ünü verdim. Kaldı 300 dolar.

Gel zaman git zaman dövizi yeniden beş yüze çıkarmak için tekrar bir iki yüz dolar aldım. 

Aldığım bu iki yüz doları, cüzdandaki diğer üç yüz doların yanına koymak için cüzdanı açtım. Yoktu para. Yandım Allah demeye kalmadan can havliyle cüzdanın bütün gözlerine, içine, dışına baktım. Baktığım yerlere tekrar tekrar baktım. Yoktu.

İyi de nereye gitti bu para. Eve koymuş olabilir miyim diye düşündüm. Sanmam. Hanım almış olabilir mi? Zannetmem. Birine borç vermiş olabilir miyim. Değil. O zaman cüzdandaki para nereye giderdi. Gel de çık bu işin içinden. Zenginlik böyle işte.

Eve koyduğumu hiç hatırlamasam da tek umudum ev kaldı bir de hanım.

Eve geldim, hanıma sordum. Ben görmedim dedi. Oğlana sordum. Yapma baba dedi. O zaman şuraya koymuş olabilir miyim, buraya koymuş olabilir miyim dedim. Her birine tek tek baktım. Yoktu.

Baktığım yerlere tekrar baktım. Uçup gitmişti. 

Üç yüz dolar yoktu. Geri de gelmeyeceğine göre geriye kendi kendimi ikna etmek kaldı. Zaten gavur parası değil mi, giderse gitsin. Daha önce yoktu zaten. Farz et ki almadın dedim ise de çaktırmadan TL'ye vurdum. Nereden baksan bir on bini geçiyordu o üç kağıt. İkna adına ne dedim ise de kendimi ikna edemedim.

Sofra hazırmış bu arada. Oturdum. Yiyorum ama belli etmesem de hiç tadı yok. O güzelim yemekteki lezzet de gitti. 

Yemekten sonra şuraya koymuş olabilirim dediğim, daha önce baktığım yere tekrar geldim. Oradaki olan zerzevatı bir kez daha alt üst ettim. Yine yoktu. Böyle alt üst etmekle olmaz. Burada ne var ne yok, hepsini tek tek elden geçirmeliyim dedim. Elime alıp yere koyarken benim üç yüz dolar önüme düştü. Gördünüz, tek tek bakacağım demem yetti de arttı bile.

İşte şu dedim üç para önüme kayıp gelince. Sevincimi sormayın. Anlatılmaz yaşanır bu. Nasrettin Hocanın eşeğini kaybettikten sonra bulması gibi bir şey oldu bu. Ha eşeği bulmuşum ha parayı.

Şu parayı ha yemekten önce bulsaydım da ağzımın tadıyla yemeğimi yeseydim dedim ama varsın olsun. 

Odadan çıkıp oğlanın yanına geldim. Babam, cüzdanımdan bu parayı sen almış olabilir misin dedim ciddi ciddi. Oğlan yüzüme bakmadan gülünce devam ettiremedim sorguyu. Bu işi anneyin üzerine yıkalım dedim. Hanıma, hanım, bu evde sen, ben, bizim oğlan var. Bu parayı ya sen ya ben ya oğlan aldı dedim. Bu söz bana tanıdık geldi dedi. Ardından parayı şuraya koymuşum dedim.

Hasılı ilk defa aldığım doları önce kaybettim. Sonra buldum. Siz buna eşeğini bulmuşsun deyin. 

Yalnız şu var ki zenginlik başa bela. 

Aklıma, bir ara hazinenin başına göz kırptığım geldi. Mübarek üç yüz dolara sahip çıkamıyorsun. Koca hazineye nasıl sahip çıkacaktın geldi. 

Konya Yerel Basını

"Beyşehir Müftü'sünün, belden yukarısı çıplak bir kadınla, polis tarafından bir aracın arka koltuğunda yakalandığı, kadının kimliğini söylemediği, olayın İl Müftülüğüne, oradan da Valiliğe intikal ettirildiği, Müftünün çarşaflı eşini İl Müftülüğüne getirerek eşinin 'Arabadaki benim" dediği, araya hatırlı kişilerin girmesiyle, bu olayın polis kayıtlarında kaldığı, savcılığa intikal ettirilmediği" bazı İnternet sitelerinde iddia ediliyor. 

Bu iddiayı ilk defa sosyal medya paylaşımında gördüm. Aslı astarı yoktur dedim. Sonra "Beyşehir" yazdım Google'a. Karşıma, daha önce "Beyşehir Müftüsü arabada" şeklinde aranmış bir yazı otomatik olarak çıktı. 

İddia diyorum. Çünkü bu olay Müftü'yü karalamak için asparagas da olabilir. 

Bu tür iddialar için nasıl ki her gördüğüme amca demiyorsam, bir sitenin yazdığına da "demek ki aslı varmış" deyip atlamam. En azından birkaç siteye göz atarak kendimce teyit yaparım. 

"Beyşehir Müftüsü arabada" şeklinde yazınca; "egedesonsoz", "onedio", "kayseriyerelhaber", "kulisinbaskenti", "cumhuriyet", "veryansintv", "bursahakimiyet", "agri04haber", "AHB Haber", "mynet", "iyigunler.net", "corumosmancik", "eksisozluk" Web sayfaları üç aşağı beş yukarı aynı şekilde iddiaya yer vermişler.

Gördüğünüz gibi Cumhuriyet, onedio, mynet, eksisozluk dışında diğer siteler mahalli siteler. Ege, Kayseri, Bursa, Ağrı, Çorum gibi her bölgemizden siteler iddiaya yer vermiş. Gözüm, Konya İnternet ve mahalli gazetelerinin İnternet sitelerini aradı. Öyle ya Beyşehir, Konya'nın hem gelişmişlik hem de nüfus yönünden önde gelen ilçelerinden biri. Ta Ağrı'daki bir site haber yaptığına göre Konya'nın güzide basını "Şöyle iddia ediliyor, haber asparagas, aslı var veya yok" şeklinde bir haber yapardı. Arama motorlarında Konya'ya ait yerel basında bir site maalesef önüme düşmedi. Birkaç tanesinin Web sayfasına girdim. Belki orada yer vermişlerdir diye. Heyhat ki heyhat. Aslı var veya yok, iddia ediliyor şeklinde tek kelime bile görmedim. Yer veren olduysa da ben rastlamadım. 

Konya'nın yerel basınının büyük bir eksikliği bu bence. Normal şartlarda Konya yerel basını bu iddiayı dile getirecek. Diğer basın da Konya basınını kaynak göstererek sayfasında yer verecek.

Bırakın böyle bir durumu. Tek kelime yer bulmamış bizim yerel basında. Araştırmacı gazeteciliğin kalmadığını biliyorum da bu kadar bigane kalınacağını hiç düşünmemiştim. Bunun sebebi hikmeti nedir? Birileri yer vermeyin mi dedi. Konya basını bu iddiayı önemsiz mi gördü? Bunun yerine daha önemli haberlere mi imza attılar? Korkuyorlar mı? Hepsi kafasını kuma gömmüş, siparişle gelen haberlere mi yer veriyor? Kol kırılır, yen içinde kalır diye mi düşünüldü? İnanın, anlamadım gitti. Yahu gelin şöyle bir iddia var. Bu haberin aslını astarını araştıralım bari de mi demezler. İlginç gerçekten.

Bizim Konya basını birbirinin aynısının, tıpkısının, benzerinin kopyası ise bu kadar farklı gazete ve İnternet sayfasına gerek var mı?

Siz Konya basını, burnunuzun ucundaki bir iddiayı araştırmaktan aciz misiniz? Siz gazeteciliği hep böyle mi yaptınız ya da yeni tür bir gazeteciliğe mi terfi ettiniz?

Valla, sebep her ne ise Konyalı olarak hem bu iddiadan hem iddianın yerelde dile getirilmeyişinden ve yok kabul edilişinden utandığımı belirtmeliyim.

Sahi Konya'da olup bitenler hakkında gerçek bilgiyi biz kimden öğreneceğiz? Ağrı haberden mi, Çorum haberden mi?

Ne olur, kış uykusundan uyanın, kafanızı kumdan çıkarın. Sağa, sola bakın, ne var ne yok görün. Nereden ne koku geliyor bir koklayın.

Ne olur, yaptığınız gazetecilik ise hakkını verin. Kınayanın kınamasına aldırmayın. Basın hürdür. Sansürlenemez olmazsa olmaz maddenizin hakkını verin. Gazetecilik yapın gazetecilik.

Daha ne diyeyim mübarekler size...

Not: Konya yerel basından bu iddiaya yer veren oldu da ben görmedi isem, kusuruma bakmasınlar, haklarını helal etsinler.

20 Eylül 2024 Cuma

Tahta Kılıçla Cihat *

Fakültede öğrenci iken Yusuf Işıcık’ın tefsir dersindeyiz. Konu nereden açıldı hatırlamıyorum. Bir arkadaş, "Biz Müslümanlar şöyle yapalım, böyle yapalım. Birlik olalım. Cihat yapalım. Niye cihat yapmıyoruz" türünden hamasi bir konuşma yapmıştı. Işıcık da "Tahta kılıçlarla cihat devri geçti arkadaşım" demişti.

Geçmişte de belki tahta kılıçla cihat ya da savaş yapılmadı ama Işıcık, zamanın silah teçhizatına sahip olmanın gerekliliğine dikkat çekmişti.

Evet, geçmişin savaşları at sırtında kılıç sallamakla, ok atmakla, mızrak kullanmakla olurdu. Göğüs göğse mücadele edilirdi ve geçmiş savaşlar insan gücüne dayanıyordu.  Sonra ateşli silahlar, tank, füze, uçak, bomba vs. aletler savaşlarda kullanılır oldu.

İsrail'in, Lübnan'da bulunan Hizbullah üyelerinin kullandığı çağrı cihazı ve telsizler üzerinden düzenlediği siber saldırıyı duyunca rahmetli Yusuf Işık'ı hatırladım.

Düşmanın silahıyla silahlanmadıkça, onlar gibi üretmedikçe, onların üretip satışa sunduğu ürünü aldıkça, her alanda onların pazarı oldukça, onlarla yapacağımız her türlü mücadele tahta kılıçla cihada benzer.

İsrail telsiz ve çağrı cihazlarını patlatarak bu yaptığıyla, kendisiyle mücadeleye girişenlere ve girişecek olanlara meydan okudu. Bakın, benim sadece askerim, topum, tüfeğim yok. Kullandığınız, yanı başınızdan ayırmadığınız haberleşme aracı diye bildiğiniz aletleri bile silah olarak kullanır, sizi öldürürüm. Aklınızı başınıza almazsanız, uslu durmazsanız, cep telefonları aracılığıyla da sizi yok ederim. Bu yaptığım, gücümü göstermek için yeter de artar bile mesajı vermiştir cümle aleme.

İsrail'in yaptığı bu siber saldırı karşısında, İsrail ile boy ölçüşmenin yolu, kendi çağrı cihazımızı, telsizimizi, cep telefonumuzu, uçağımızı, tankımızı vs. her şeyi yerli ve milli, öz sermaye ile yapmamız gerektiğini gösterdi diyeceğimiz yerde, bu siber saldırının ardından, sosyal medyada, "Telefona patlayıcı yerleştiren insanlık düşmanı siyonist, yediğin içtiğin ürünlere neler karar hiç düşündün mü? Boykota katıl, boykotun önemini anladınız mı?" türünden paylaşımlar yapılarak mücadele boykota indirgeniyor.

İyi ki elimizde bir boykot silahımız var. Bu da olmasaydı ne yapacaktık ki? Bilelim ki siber saldırıya karşı boykot silahını devreye sokarak boykota devam demek, bu asırda tahta kılıçla cihada devam demektir. İlla bu siber saldırıya karşı bir paylaşım yapılacaksa, bu ülke niçin kendi cep telefonunu yapmıyor paylaşımı yapmak gerekmez mi? Lütfen acizliğimizi boykota sarılarak örtmeye çalışmayalım. Unutmayalım ki İsrail aylardır ürünlerine boykot yapıldığı bir zaman diliminde, gücünden bir şey kaybetmediği gibi üzerine siber saldırı yapıyor.

Lütfen hamaset, sloganı, efelenmeyi, kuru sıkı meydan okumayı bir tarafa bırakalım. İsrail'in ve MOSSAD’ın müdahale edemediği telsiz, çağrı cihazı, cep telefonu vesairemizi üretelim.

*23.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.