24 Temmuz 2024 Çarşamba

Gazze Dersliği

Bir önceki "Eğitim ve Öğretimde Temcit Pilavı" başlıklı yazımda, Milli Eğitime bağlı bir lisede, bir dernek tarafından açılan yaz kursuna değinmiş. Haftalık ve günlük seçilen derslerin hiç pedagojik olmadığına işaret etmiştim. Yine o yazımda aynı yaz kursu yapılan okulda, her sınıfa Gazze, Kudüs, Filistin gibi isimlerin verildiğini, buna da bu yazımda değineceğimi belirtmiştim.

Ortaokul seviyesindeki öğrencilerin öğretim gördüğü yaz kursunda, dersliklere Filistin ve Gazze gibi isimlerin verilmesini siz nasıl görürsünüz bilmiyorum. Doğrusunu isterseniz, ben dersliklere bu tür isimlerin verilmesini de doğru bulmuyorum. Meseleye yine çocuk psikolojisi, çocuğun seviyesi ve pedagojisi yönünden bakıyorum.

Kursu bir derneğin düzenlemesini zaten hiç anlamıyorum. Gören de Milli Eğitimde bu kursu düzenleyecek kimse yok sanır. Merak ediyorum, okulda derneğin ne işi var? Bu da ayrı bir sancı. 

Bu konuyu değerlendirmeden önce eskilerin eğitim ve öğretimin nasıl olması gerektiğine dair anlattıkları bir hikayeyi kısaca anlatmak istiyorum: Eskiden her şehirde okul ve medrese yok. Muhitinde medrese olmayan bir öğrenci okusun diye gurbete gönderilir. O günün şartlarında kaç yıl okuması gerekiyorsa okuyacak. Yaz tatili falan yok. Okumaya gittiği zaman hoca oluncaya kadar gittiği yerde kalıyormuş.

Öğrenci okumaya gittiğinin ilk ayında bir mektup alır. Tam açacakken belki kötü bir havadis alırım da eğitim ve öğretimim yarım kalır deyip mektubu açmaktan vazgeçer. Yatağının altına koyar. Belirli periyotlarla böyle mektuplar gelir, hepsini açmadan yatağının altına koyar.

Bir zaman gelir ki öğrenci eğitimini tamamlamış, hocası kendisine icazet vermiş. Memleketine dönecek artık. 

Medreseden ayrılmadan, şu gelen mektuplara bir bakayım. Memleketimde ne havadisler varmış, öğreneyim deyip mektupları teker teker açmış. Her mektup felaket tellalı gibi. Birinde annen öldü, öbüründe baban öldü, diğerinde şu akraban öldü gibi havadisler. Haliyle üzülür, etkisinden uzun süre kurtulamaz.

Hikayenin sonunda hocalarımız bize kıssadan hisse derlerdi ki eğer bu çocuk ilk mektubu açsaydı, acısından duramayıp memleketine dönecek ve hoca olamayacaktı. Eğitim ve öğretimde olay ve meselelerden uzak kalınacak ki öğrenci eğitimine kendini verip başarılı olabilsin. Hatta Osmanlının yaptığı medreseleri örnek verirlerdi. Duvarları kalın. İçeriden dışarıya ses gitmez, dışarıdan da içeriye gürültü gelmez. Okullar böyle olacak ki okuyan kimsenin dışarıda gözü olmayacak derlerdi. 

Hocalarımızın eğitim ve öğretimde olması gerektiğine dair anlattıkları bu anekdotun ne derece pedagojik olduğu da tartışılır ama konum bu değil. En azından doğru veya yanlış bir metot olarak görülmüş veya uygulanmış eskiden.

Gazze, Filistin, Kudüs gibi isimlerin dersliklere isim olarak verilmesine gelirsek, bu isimler özellikle İsrail’in orantısız güç uygulamasıyla Gazzelilere uyguladığı soykırımı göz önüne getiriyor ve akla kan, göz yaşı, ölüm, katliam, açlık ve susuzluk gibi olumsuzlukları hatırlatıyor.

Bu kursta okuyan ortaokul talebesi, sınıfa girerken ismi görür görmez morali bozulacak, belki de kendini derse veremeyecek. Çünkü bugün Gazze’de bir insanlık dramı yaşanıyor. Daha çocuk diyebileceğimiz ortaokul seviyesindeki çocuklar olumsuz etkilenecektir. Ne oluyoruz, savaşta mıyız, derste miyiz diyecek belki de.

Çocuk bu yaşta iken bu dramı öğrensin ve İsrail’i tanısın, ağaç yaş iken eğilir, bu yaşta öğrenmese ne zaman öğrenecek diyebilirsiniz. Elbette öğrensin. Buna diyeceğim yok. Yalnız çoğu film, dizi ve TV programlarında 7 yaş için uygun değildir, 18 yaş altı için uygun değildir gibi uyarılara RTÜK gereği televizyonlar tarafından ekranın sağ üst köşesinde yer verilir. Çocukları uzak tutun, şiddet içerir uyarısı yapılır. Bizim de bu küçük yumurcakları bu atmosferden bu yaşta uzak tutmamızda fayda var. Bu demek değildir ki çocuklara hiç bu katliam ve soykırımdan bahsedilmeyecek. Pekala derslerde yeri geldiği zaman İsrail’in bu yaptıklarına değinilir. Bu dramı anlatan kısa spot veya filmler etkileşimli tahta aracılığıyla sınıf ortamında gösterilebilir ve bir bilinç oluşturulmak istenebilir. Kimse kusura bakmasın, sabahın ilk saatinden, teneffüslerde koridor ve sınıfa girerken çocuğun katliam ve soykırımı çağrıştıran isimleri görmesi, çocuğun psikolojisini olumsuz etkileyebilir. Çocuk derse girdi mi tek amacı derse odaklanmak olmalı, ders boyunca dışarıyla bağı olmamalı.

Bu demek değildir ki dersliklere isim verilmesin. Pekala tartışmadan uzak, herkesin kabul ettiği, ülkeye hizmet eden önemli tarihi şahsiyetlerin isimleri dersliklere isim olarak verilebilir. Hatta yanına o tarihi şahsiyetin özgeçmişini anlatan bir çerçeve de asılabilir. Şahsiyetin kim olduğuna, öneminin nereden geldiğine dikkat çekilebilir.

Kısaca, dersliklere acısı taze ve sıcak yer ve şahsiyetlerin isim olarak verilmesini pedagojik yönden uygun bulmuyorum.

Din Öğretiminde Temcit Pilavı

Yaz tatilinde bir vesileyle bir liseye uğradım. Dersliklerde ders giriş ve çıkış saatleri vardı. Dersler 9.00'da başlıyor. Sanırım 13.10'da bitiyordu.

Garip geldi öğleye kadar dersin olması. Çünkü bildiğim kadarıyla liselerde ders yükü fazla. Günlük en az 8 saat ders görmeliydiler.

Sonra kapıdaki haftalık ders programı dikkatimi çekti. Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı, İlmihal, Örnek Şahsiyetlerden Tablolar. 

Haftanın beş günü her gün bu dersler. Sadece ders saatleri değişik. 

Jeton düştü. Belli ki bu okulda yaz kursu vardı. Kursu Diyanet mi açmış diye baktım. Alt tarafta kapıya yapıştırılmış bir afişte bir derneğin adı gözüküyordu.

Afişin altında da 20'şer kişilik sınıf mevcutları listesi asılmıştı. Hepsi erkek ve ortaokul öğrencisiydi. 

Sınıf kapısının en üstüne baktım. Her bir dersliğe de Gazze Sınıfı, Filistin Sınıfı gibi isimler verilmiş. Koridora Filistin'in başkenti Kudüs'tür yazılıp asılmış. 

Her gün aynı derslerin işlenmesi ve dersliklere Filistin, Gazze gibi isimlerin verilmesi bana garip geldi. Pedagojik değil dedim içimden.

Niçin böyle düşündüm. Önce derslere bakalım. Kur'an dersinin her gün bir saat olması yerinde. Çünkü bu ders günlük okunmalı. Diğer derslerin her gün olması daha ortaokul çağındaki çocukları sıkar. Hele ki bir yılın yoğunluğunun ardından yaz tatilinin sıcaklığında. Bu dersler de olsun ama her gün olmamalı. Bunun yerine akıl ve zeka oyunları, beden eğitimi ve spor gibi dersler öğrencileri rahatlatır. Belki öğleden sonra öğrenciler değişik sportif faaliyetlere götürülüyordur. Yine de biraz kafa dağıtacak derslere yer verilmesinde fayda mülahaza ediyorum. 

Okullarda özellikle Konya'daki ortaokul ve liselerde Peygamberimizin hayatı, ilmihal diyebileceğimiz temel dini bilgiler ve Kur'an-ı Kerim seçmeli ders olarak seçilmekte. Bu kursa katılan öğrenciler de öyle zannediyorum bu dersleri okullarında bir yıl boyunca görmüşlerdir. Bir de yaz tatilinde aynı derslerin görülmesi, çocukları çok teşvik edici olacağı kanaatine değilim. Çünkü bu yaz kurslarındaki bu dersler bir yılın tekrarı mesabesinde. 

Bir din kültürü öğretmeni anlatmıştı: Bir okulda Peygamberimizin hayatı dersine giriyorum. Öğretmen bu derste hep Hz Muhammed şöyle yapardı, böyle yapardı gibi anlatınca, öğrencinin biri, hocam, hep Hz Muhammed hep Hz Muhammed. Başka kimse yok mu demiş. Öğretmen de bu dersin adı Hz Muhammed'in hayatı. Başka kimden bahsedecektim. Elbette Hz Muhammed'i anlatacağım demiş. 

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere yaz, kış hep ilmihal, Hz Muhammed anlatmak demek, çocuğu çok dindar yapmak anlamına gelmiyor. Çocukları dini yönden yetiştireceğiz diyerek onlara yaz-kış, akşam-sabah din, iman, ahlak, ilmihal, örnek şahsiyet demek tok bir insanı zorla doyurmaya kalkmak demektir. Eğitimde güdüleme ve zamanlama önemli. Nasıl ki aç insan yemeği iştahla yerse, dini bilgilere de susayan kana kana su içer. O yüzden birbirinin aynısı olan dersleri her gün ve her hafta okumak ve okutmak hiç pedagojik değil ve çocuk psikolojisini anlamaktan uzaktır.

Tekrar ediyorum, bu çocuklar bir yıl boyunca üç aşağı, beş yukarı aynı seçmeli dersleri okuyorlar. Ortaokullar 35-36 saat, liseler 40-45 saat haftalık ders görüyorlar. Bunca yorgunluğun ardından, çocuklarımızı temcit pilavı gibi aynı derslere talim ettirme yerine, bırakalım yaz tatillerini doya doya yaşasınlar, değişik etkinliklere gitsinler. Okuma özürlü bir toplumuz zaten. Değişik kitaplar okusunlar, kitap okumayı alışkanlık haline getirsinler. Yaz kursu açılacaksa kitap okuma, okuduğunu anlatma seansları düzenlenebilir. Hiçbir şey yapmasalar bile tatilde bol bol oyun oynasınlar. Zira çocuk oyunla büyür, oyunla kişiliğini bulur ve gelişir. Yaz boyunca kafaları boşalsın ki okul dönemi o kafalar bilgiyle dolsun. Çünkü dolu beyin yeni bilgi almaz. Yeni bilgi için kafanın boşalmadı şarttır. 

Unutmayalım ki eğitim ve öğretim bir pedagojidir, öğrenci psikolojisini anlamadır, öğrencinin seviyesine inmedir, sevdirmedir.

Diğer yazımda da dersliklere verilen Filistin, Kudüs, Gazze isimleri üzerine yazmak istiyorum.

23 Temmuz 2024 Salı

Bekarın Avrat Boşaması

"Niye çalışıp duruyor ki? Emekli olsa da yerini birilerine açsa!".

"Daha çalışın mı? Yaşını başını almış, torun torba olmuşsun. Bırakıver artık. Torun sev, onlara zaman ayır biraz da". 

"Çalış çalış. Nereye kadar? Mezara mı götüreceksin?"

"Çalışmak iyi de her şey para değil. İnsan kendine de vakit ayırmalı, gezip tozmalı".

"Bunlar niye emekli olmuyorlar? Piyasada atanmak için bekleyen o kadar öğretmen adayı var". 

"Ben gününde emekli oldum. Bir rahatım bir rahat. Beş vakti daima camide cemaatle kılıyorum. Tavsiye ederim".

"Öğretmenler odasına bir girdim. Hepsi emekliliği gelmiş yaşlılar dolu. Ama emekli olmuyorlar". (Bunu söyleyen de yaşlı ama minyon tip olduğundan yaşını göstermeyen biri).

*

"Aman emekli olma. Emekli olup da ne yapacaksın? Bak bana. Ne kadar pişmanım. Vakit geçiremiyorum".

"Emekli olacağım ama maaşım yarıdan fazla düşüyor. Mecburen çalışacağım. Bu devirde emeklilik akıl kârı değil. En iyisi devlet haydi git deyinceye kadar çalışmak”.

*

Yukarıda verdiğim emekli ol, diyenler bekara avrat boşamanın kolay olduğunu sanan, önünü ve arkasını düşünmeyen kişilerdir.

Elbette her şey para değildir. Yalnız bu bekar olup durmadan avrat boşayanlar bilmeli ki günümüz emekliliği eskinin emekliliği gibi değildir. Ömürler uzamış, adeta emekliye karın tokluğuna ve kıt kanaat geçineceği bir maaş takdir ediliyor. Bu devirde emekli maaşı ile geçinmek zor.

Bir diğer husus kişinin sağlığı el verirse bırakın çalışsın. Emekli olup boşta kalan insanın hayalleri ve yapacağı işi kalmayınca çabuk yaşlanır ve içi koflaşır. Doğa hangi canlı emekli oluyor bu arada?

Bir taraftan erken emekliliği eleştirirken diğer taraftan emekliliği geldiği halde çalışma azminde olan kişilerin emekli olmasını istemek bir çelişkidir. Bugün 16 milyon emeklinin yanına yeni emeklileri katmak hiç akıl kârı değil. Hazırında devlete yüktür.

Ben fakülteyi bitirdiğimde birileri emekli olsun da ben de çalışmaya başlayayım hesabı yapmadım. Ki biriken mezun öğretmenlerinin göreve atanması, mevcutların emekliliğiyle giderilebilecek bir şey değil. Bugün elime geçen bir istatistiğe göre ilahiyatlar kapatılsa, hiç mezun vermese okulların din kültürü öğretmenini karşılamak için mevcut mezunlar 23 yıl sonra eritilebiliyor. İHL meslek dersleri branşındakiler ise 97 yıl sonra eritilebiliyor. Yani bu iş sadece mevcutların emekliliğiyle bitirilecek bir stok değil.

Verdiğim son iki örnekte görüleceği gibi emeklilik istenecek bir şey değil, bunu en iyi eşekten düşenler bilir. O yüzden bırakım birilerinin emekli olmasını dört gözle beklemeyi, herkes kendi işine baksın. Sağlık varsa, işinde verim varsa bırakın insanımız çalışsın.

Aile Olmak ve Aile Kalabilmek

Aile olmak zordur, aile kalabilmek daha zordur. Bu yönüyle bakıldığı zaman aile olmuş ama aile kalamamış aileler çoğunluktadır. Aile kalabilenin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez.

Aile demek; 

Aile bireylerini iyi günde, kötü günde görüp gözetmektir. 

Derdini dinlemektir. Derdiyle dertlenmektir.

Yükünü almaktır, yük olmamaktır, yük olan varsa elleşip yükü kaldırmaktır. 

Sıkıntı anında taşın altına elini uzatmaktır. 

Birbirini menfaatsiz ve çıkarsız sevip saymaktır.

Teklifsiz bir araya gelmektir, çat kapı gelip gitmektir. Bizdeyiz, sizdeyiz demektir.  Yabancı gibi olmamaktır. Samimiyet ve içtenliktir.

Oturup kalkmaktır, gerekirse yatmaktır, hal hatır sormaktır, beraber ağlamak, beraber gülmektir.

Birbirinin olmasını istemektir. Elinden tutup kaldırmaktır. Çekememezlik yoktur.

Bir dert ve sıkıntının ilk açıldığı, derman arandığı yerdir. 

Bireyler arasında sorun çıktığında veya kırgınlık ya da küskünlük olduğunda büyüklerin soruna el koyduğu, büyüğün kestiğinin yendiği, üzerine sözün söylenmediği yerdir.

Birbirlerini ziyaret dostlar alışverişte görsün, ayıp olmasın türünden olmayandır.

Birlikteliklerini iple çeken, bir araya geldikleri zaman mutlu olan ve mutlu ayrılan, geride mutluluk bırakılan yerdir.

Düğünde, cenazede, mutlu ve üzüntülü anlarda o evin ferdi gibi ayakta dolaşandır.

İlişkileri pamuk ipliğine bağlı olmayan yerdir.

Aynı soyadı taşımanın onurunun yaşandığı yerdir.

Büyüğün küçüğü sevdiği, küçüğün büyüğü saydığı, fikir danıştığı ortamdır.

Bireyler arasında yabancılık yoktur. Büyükler kendi arasında, küçükler kendi arasında arkadaş gibidir.

Birbirlerini mahremlerini mahrem bilirler, taşınmaması gereken sırrı içlerinde taşırlar.

Aradaki sorunlar kavga ve gürültü, patırtı ve itiş kakışla değil, nezaket ölçüleri içerisinde suhuletle çözülür.

Kısaca, ben bu ailenin ferdi olmaktan mutluyum, yeniden dünyaya gelsem bu değerli ailenin yine ferdi olmaktan kaçınmazdım denilen yerdir aile.

Böyle aile olup böyle aile kalabilen ailelere ne mutlu! Kıskanılmaz, gıpta edilir ancak.

Yönetenler ve Yönetilenler

Gördüğümden, izlediğimden, olup bitenden, geldiğimiz noktadan şunu çıkarıyorum ki dünyada bir yönetenler var, bir de yönetilenler.

Yönetenlerin sayısı fazla değil. Sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Bunlar parayı elinde bulunduranlar, para ve ekonomilere yön verenlerdir. 

Devlet değil bunlar. 

Ellerindeki devasa imkanlarla her devleti elleriyle oynatıyorlar. 

Bunlar ne karar alıyorlarsa, dedikleri oluyor. Planları milim şaşmaz. A planları olmuyorsa, B planlarını devreye sokuyorlar. Bu da olmuyorsa C planları devreye girer. Ama her hâlükârda dedikleri olur. 

Dünya siyasetine bunlar yön verir. İster krallık ister demokrasi ile yönetilsin, devletlere lider ya da yöneticiyi bunlar ayarlarlar. 

Ayarladıkları liderleri bir şekilde o ülkenin yönetimine getirirler. Hem de kurtarıcı olarak. 

Getiremedikleri takdirde gerekirse darbeye başvururlar, iç savaş çıkarırlar. 

Anlaştıkları liderler efendilerinin emrinden dışarı çıkmaz. Şayet çıkmaya kalkarlarsa bedelini ağır öderler.

Dünyada bu yönetenler dışında bağımsız devlet yoktur. Bayrağı olan ne kadar devlet varsa, bu ülkelerde ne kadar iktidar varsa hepsi bunların emrindedir. Ülkelerin durumları içişlerinde serbest, dışişlerinde bağlı özerk devlet gibidirler.

Bunlar devlet de olsa, o ülkenin cumhurbaşkanı veya kralı da olsa ülkesine emir verirken bunlardan emir alırlar. Emir alan cumhurbaşkanıdır, emir alan kral vs.dir. 

Bu durumda ülkesine yön veren yöneticiler de birer yönetilen mesabesinde olmuş oluyorlar.

Bir elin parmağını geçmez yönetenlerin yanında yönetilenlerin sayısı çoktur. Çoğunluk, yönetilen olmakla beraber yönetici gibi görünen, haddizatında yönetilen olan yönetici görünümlü kişilerin sayısı da az değildir. 

Şunu demek istiyorum. Devletlerin başında yönetici görünenler, aşağısına emir verirken yönetici, yukarısından emir alırken yönetilen durumundadır. Altına yegane güç olarak kök söktürürken, yukarısı da bunlara kök söktürüyor.

Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkeler para babalarının elinde adeta valilikle yönetiliyor. Ülkesinde cumhurbaşkanı veya kral, para babalarının nezdinde ise vali. Valiler ise hep emri yukarıdan alır, altına emir verir.

Yönetenler tüm dünyayı ve ülkeleri böyle yönetiyor bence.

Yönetici gibi görünen yönetenler ise yöneticilerinin yazdığı senaryoyu oynayan birer aktör görünümündedir.

Terör örgütlerini kuran, onları besleyip büyüten, kendi adlarına vekalet savaşı yaptıranlar da bu az sayıdaki yöneticilerdir.

Kısaca statü ve makamımız ne olursa olsun sen, ben, bizim oğlan hepimiz birer yönetileniz. Gerçek yönetici olmak için çok fırın ekmeği yememiz de yetmez. Zira yönetenler ailesinden değiliz. Hepimiz yönetilenler ailesindeniz. 

Gençlerin Hayallerini ve Geleceğini Nasıl Yok Ettik? *

Önüme bir istatistik düştü. Ne derece doğru bilmiyorum. Piyasada her branşta mezun olmuş, öğretmenlik bekleyen o kadar mezunun olduğu göz önüne alınırsa istatistiğin gerçeği yansıttığı söylenebilir.

Bu istatistiğe göre öğretmen yetiştiren "Eğitim fakülteleri yarın kapatılmış olsa  20 yıllık atama ortalamasına göre atama havuzunda birikmiş öğretmen sayısı ile yeni mezuna ihtiyaç duymadan kaç yıl idare ederiz?" sorusuna cevap aranmış. 

Çıkan sonuç şu: Beden eğitimi (19), biyoloji (18), coğrafya ve din kültürü (23), fen (10), fizik (15), ilköğretim matematik (6), İHL meslek dersleri (97), İngilizce (5), kimya (14), lise matematik ve sosyal bilgiler (16),  okul öncesi (17), rehberlik (12), sınıf öğretmenliği (2), tarih (42), edebiyat (30), Türkçe (9) yıl. 

Bu durumda sınıf öğretmenliği dışında tüm branşlara yakın, orta ve uzak vadede ihtiyaç yok. Mevcut mezunları eritmek için kaç yıl gerekiyor? 

Bu durum insan iş gücümüzü iyi planlayamadığımızın ve gençliğin hayallerini yok ettiğimizin bir göstergesi. 

Bir ülke kendi insanına ve gencine kötülük yapmak istese, bunun için didinse, inanın, bu istatistik sonucunu ortaya koyamaz. Bunu ancak bizim ülkemiz yapar. Ki bu istatistik sonucunu elde etmek için YÖK, üniversiteler ve devletin ilgili organ ve yetkilileri çok uğraştı.

Öğretmenlik branşlarının çoğunda ihtiyaç olmadığı halde birinci öğretimin yanında ikinci öğretimler açıldı ve bir fabrikanın seri üretimi gibi yıllar yılı mezun verdiler. Mezun ettiklerini dışarı saldılar.

Bu kadar mezun verdikten sonra YÖK ikinci öğretimleri kapamayı yeni akıl etti. 

Her ile bir ve birden fazla olacak şekilde mantar birer gibi üniversiteler açıldı. 

Öncesinde ne işe yarayacaksa, hangi akla hizmet ise liseler zorunlu eğitim kapsamına alındı. 

Madem ki liseyi okuyacağım. Bari bir de üniversite okuyayım dedi gençler.

Tercih edilmediğinden dolayı birçok bölüm dolmadı. Ama biz inadına bu bölümleri açık tutmaya, yenisini açmaya devam ettik. 

Bugün öğrencisi yok diye bazı bölümleri kapatmaya kalksak buralara alınan öğretim üyeleri ne olacak? 

Görünen o ki bilerek veya bilmeyerek eğitim ve öğretimin anasını ağlattık. Ağlamakla kalmadık, kibrit suyu döktük.

Mezun veriyoruz ama iş veremiyoruz. Çünkü istihdam alanı yok. 

Piyasada her yıl atanmak için sınava giren üniversite bitirmiş milyonlar var.

Bütün bu okumuş işsizler maalesef bizim eserimiz.

24-25 yaşında bir öğretmenlik branşını bitiren bir genç bu yaştan sonra ne yapar ne eder? Kamuda veya özel sektör okullarında iş bulamayanları ne sanayi işe alır ne de bu gençler oralarda çalışabilir.

Bizim bu yaptığımız, kaç neslin umutlarını yok etmek ve tüketmektir. Herkesi lise ve üniversite mezunu yapacağız, istatistiklerde lise ve üniversite mezun sayısı çok gözükecek iştah ve süksemizin, 18 yaş işsizliğini 25 yaşa ötelemenin bir sonucudur.

Gelinen nokta şudur ki bugün okumamak okumaktan daha iyidir. Okuyup diplomalı işsiz olmaktansa, okumayıp ilköğretimden sonra bir meslek sahibi olmak en güzelidir. Kim böyle yaparsa kendini ve geleceğini kurtarmış olur. Geleceğine de güvenle bakar ve hayalleri olur. Bugün öğretmenlik bitirenlerin artık bir hayalleri olmadığı gibi geleceğe umutla bakacak bir gelecekleri bile yok.

Öğretmenlik branşında durum bu. Ya diğer bölümlerde durum nasıl? Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında hepsi aynı. Bol mezun ve işsizlik.

*02.08.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Araboğlu Makası *

Yeniler pek bilmese de eskilerin adres tarifi içi kullandıkları yer isimlerinden biri de Araboğlu Makasıdır. 

Burası bir diğer adıyla dershaneler sokağı olarak bilinse de caddenin resmi adı Mimar Muzaffer Caddesi'dir. 

Araboğlu ismini, cadde üzerindeki Kurucu Kazım Ağa'nın yan tarafında yer alan Müslim Arap oğlunun evinden aldığı belirtilmektedir. Konağın olduğu yerde atlı tramvayın makası varmış. 

1917 yılında Yunanistan'dan sökülerek getirilen atlı tramvay Konya'ya getirilip kurulmuş. 

Atlı tramvayın güzergahı şöyledir: "Atatürk Anıtından sonra şehir içine iki kol halinde ile uzanmaktadır. Anıtta çift makasla başlayan kolun biri, bugünkü  Konya  Lisesinin önünden geçer. Daha sonra Atatürk Müzesini takiben Konya İdman Yurdu Lokali arkasından eski Park Sinemasının önüne gelirdi. Park Sineması ile eski ordu karargahı binası arasındaki bu yerde ikinci bir makas vardı. Ayrıca bu civarda zamanın buğday tüccarların gayrimüslim Arap oğlunun evi bulunduğundan, buradaki makasa "Arap oğlu Makası" denmiştir". (konyaaktuel.com)

Bu güzergahtan anladığım kadarıyla Araboğlu Makası denilen yer, Rampalı Çarşıyı solumuza almak suretiyle devam eden caddenin Zafer’e kadar uzanan kısım olsa gerek.

Bu kısımda tarihi diyebileceğimiz binalardan bir ara Meram Milli Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılan bina ve kilise gözümün önüne geldi. İş merkezi olarak aynı cadde üzerinde Terziler İşhanı var.

Bugünkü resmi adı Mimar Muzaffer Caddesi olsa da bu isimle bu caddeyi kimse bilmez. Ne eskiler ne de yeniler.

Arap oğluna ait konağın önünde atlı tramvayın makas değiştirmesinden dolayı yani bir Arap’tan dolayı buranın adı Araboğlu Makası olarak kalmış eskilerin belleğinde.

Araboğlu Makası başlığıyla yazı konusu edinmemin sebebi, birkaç defa Meram Eski Kaymakamlığının arkasını sağıma alarak kestirmeden Çıkrıkçılar İçine geçtim. Genelde kahvehane ve birahanelerin dikkat çektiği cadde, boydan boya Suriyeli Araplarla dolu. Gelip geçen ve cadde boyu sağlı-sollu duranları hepsi Arapça konuşuyor. Sanırım Suriyelilere ait dükkanlar da var.

Daha önce Alâeddin’den kestirme olarak Larende Caddesine çıkmıştım. O cadde de boydan boya Suriyeli esnaf ve müşteriyle dolu.

Bildiğim kadarıyla Araboğlu Makasının arkası, Larende’ye varıncaya kadar muhacirlerin oturduğu yer olarak bilinir. Bugün Balıkçı Halinin de yer aldığı, pazar günleri kurulan Konya’nın en büyük pazarının adı da Macur/Muhacir Pazarıdır.

Eskiden Selanik göçmenlerinin kaldığı bu bölgede ne kadar Selanik göçmeni kaldı bilmiyorum ama bu bölge, sağlı- sollu, önlü ve arkalı Suriyeli göçmenlerle dolu. Kısaca bir göçmen gitmiş, yerine yeni göçmenle yani muhacirle dolmuş. (Muhacir kelimesini de burada göçmen anlamında kullanıyorum.)

Zamanında tek Arap oğlundan dolayı caddeye ismi halk tarafından verilen kısım sadece bu cadde ile kalmamış. O mahallenin tamamı Arap’la dolmuş.

Sanki Arap oğlu ta o zamandan: “Daha bu ne ki. Öyle bir zaman gelecek. Buranın her tarafı benim soydaşlarım tarafından doldurulacak” demiş olmalı.

*07.08.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.