18 Ekim 2023 Çarşamba

Arapların Bizi Arkadan Vurması *

Ülkem insanının söz, eylem ve huyları zaman zaman değişse de değişmeyen bir yönü var. Dünya bir araya gelse de bu huyundan vazgeçmez. Bu da kutuplaşma hastalığı. Bu konuda aynı kazana atılsak kaynamayız. Mesela yılan hikayesine dönen güncel Filistin meselesine bakalım. Ne zaman Filistin, dünya ve ülke gündemine gelse, Ülkem insanından tarihsel ve dinsel inciler dökülüverir:

“Bunların ataları Birinci Dünya Savaşında bizi arkadan vurdu. Biz ne diye onlara yardım edelim”.

“Filistin Ermenistan-Azerbaycan savaşında Ermenistan’ın yanında yer aldı”.

“Filistinliler bizim din kardeşimiz. Onların derdi ile dertlenmeliyiz.” gibi.

Gelelim bu sözleri analize. Arapların bizi arkadan vurduğu doğru değildir. Çünkü tüm Araplar arkadan vurmamıştır. Şerif Hüseyin öncülüğünde bir kısım Araplar bizi arkadan vurdu demek daha doğru olur. Osmanlıya ayaklanmasının karşılığını da Ürdün diye bir devlet icat edilerek İngilizler tarafından Şerif Hüseyin ailesine hediye edilmiştir.

Farz edelim ki tüm Araplar bizi arkadan vurdu. Bizi arkadan vuran kimseler öldü. Toprak oldular. Halen yaşayanlar ölüp toprak olanların evlatları. Ne zamandan beri babanın, ataların yaptıklarından dolayı evlatlarını suçlar olduk. Atalarının suçunu oğullarına yıkmaya devam mı edeceğiz? Suçun bireyselliğini göz önünde bulundurmamız gerekmiyor mu? Hristiyanlıktaki asli günah gibi Hz Adem’in ilk günahından dolayı bu günahı babadan oğula sirayet ettirmeye devam mı edeceğiz? Bu işi Filistin İsrail meselesi gibi sürdürmeye, temcit pilavı gibi ikide bir gündeme getirmenin ne âlemi var?

Bir kısım Araplar bizi arkadan vurdu. İyi yapmadılar. Eyvallah. Niçin vurdular? Bunu sorgulamak lazım. Tüm Milletler gibi 1789 Fransız İhtilalinden Araplar da ulus devlet kurma fikrine kapılmış olamaz mı? Onlar da bir devletimiz olsun diye düşünmüş olamaz mı? Nitekim bugün bile devlet olamamış birçok ulus bağımsız bir devlet kurma mücadelesi vermiyor mu? Bunun için ayrılıkçı ve terör eylemlerine katılmıyor mu? Başka ülkelerin maşalığını yapmıyor mu? Her ulus bir devlet kurmak isteyebilir. Önemli olan bu isteğin eyleme dönüşmesine izin vermemek değil mi? Osmanlı boşluk bırakmasaydı, Araplar ayaklanabilir miydi? Gücü yerinde olsaydı, Şerif Hüseyin ve şürekası cesaret bile edemezdi.

Arapların bu isyanında Arapları suçlarken İttihat ve Terakki hükümetini de suçlamak gerekmiyor mu? Çünkü Şerif Hüseyin’in niyetini bilen II. Abdülhamit onu İstanbul’da tutarken, sonrasında iktidar olan İttihat ve Terakki, Şerif Hüseyin’in Hicaz’a gitmesine izin vermiştir. İttihatçılar bunu yapmasaydı, bu isyan belki de olmayacaktı.

Araplar isyan etmeseydi, Osmanlı’nın yanında savaşa katılsalardı, Osmanlı 1.Dünya Savaşını galip mi bitirecekti? Yenilginin sorumlusu Araplar mı? Bildiğim kadarıyla Çanakkale cephesi dışında Osmanlı diğer cephelerde pek bir varlık gösterememiştir. Üstelik bu savaş Osmanlıyı paylaşım savaşıydı. Bunu da başardılar.

Filistin devletinin Ermenistan’ın yanında yer almasına gelince, bu iddia doğru ise Filistin yanlış yapmıştır. Keşke Azerbaycan safında yer alsaydı daha iyi olurdu. Ki olması gereken de budur. Bu yönüyle Filistin’e kızalım ama bir hakkı da teslim edelim. Filistin bağımsız bir devlet olsaydı, hep beraber kızalım. Yalnız hepimiz takdir ederiz ki Filistin diye bir devletin adı var sadece. Üstelik para, pul her türlü ihtiyacını da İsrail karşılıyor. İşgal altındaki bir devletten özgür irade beklemek ne derece doğru olur?

Filistinliler bizim din kardeşimiz olduğu için desteklenme konusuna gelince, sadece din kardeşimize değil, tüm mazlum millet ve devletlere destek verelim. Çünkü nerede bir mağdur varsa, inancına bakmayalım. Ayrıca devletler arası ilişkilerde duygusallıktan ziyade ülkenin çıkarlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini aklımızdan hiç çıkarmayalım. Bu son olayda İsrail’e kızarken aynı zamanda İsrail’in saldırmasına zemin hazırlayan ve fırsat veren Hamas’a da bir çift sözümüz olmalı değil mi?

*25/10/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır

İsrail'i Durdurmanın Yolu

Birleşmiş Milletler kayıtlarına göre dünyada toplam 208 ülke yer almakta.

Devletlerin yüzde seksen üçü İsrail’i resmen tanımaktadır.

Filistinlilere uyguladığı terör dolayısıyla dünyada İsrail’in yanında yer alan devlet sayısı bir elin parmağını geçmez.

Uyguladığı terörde, İsrail’e kayıtsız şartsız en büyük desteği veren ABD’dir. Diğer destek veren ülkelerin pek bir ağırlığı yok.

Geçmişte olduğu gibi bugün yaptığı kıyımlardan dolayı BM’de İsrail’i kınayan bir karar oylansa, dünya devletleri kahir ekseriyetle Israil’i kınayan tasarıyı kabul eder. Bugüne kadar İsrail’in aleyhine olan her BM kararı beş daimi üyeden ABD tarafından veto edilerek kararların uygulanması engellemiştir.

Devletlerin yanında dünya haklarının ekseriyeti de İsrail’in kıyımına tepkilidir. Bunu da başta ABD olmak üzere Avrupa dahil dünyanın her bir devletinde İsrail’i telin eden miting ve yürüyüşlerden anlayabiliriz.

Gel gör ki dünya devletleri ve haklarının kahir ekseriyeti İsrail’in karşısında olmasına rağmen ABD destekli İsrail yayılmacılığına, orantısız terörüne, emsali görülmemiş kıyımına devam ediyor. Onca çoğunluğa rağmen dünya sessiz ve çaresiz.

Dünyanın tek yaptığı, İsrail’i protesto etmek, kınamak, yürüyüş ve miting yapmak, İsrail’e lanet okuyan sloganlar atmak, Filistinlilere dua, İsrail’e beddua etmek, ölenler için gıyabi cenaze namazı kılmak, mesaj yayımlamak, sosyal medyadan tepki göstermek gibi sonuç alıcı olmayan söz ve eylemlerdir.

Öyle anlaşılıyor ki terörden başka gözü hiçbir şey görmeyen, kandan beslenen, Ortadoğu’ya paraşütle getirilmiş Ortadoğu’nun şımarık çocuğu İsrail’e, sonuç alıcı başka yaptırımlar gerek. Bunun için samimiyet lazım. Dünya devletlerinin bir ve beraber hareket etmesi gerekir. Dünyanın beşten büyük olduğu gösterilmelidir. Değilse dünyanın bırakın beşten büyük olmadığı, birden küçük olduğu ortaya çıkar.

İsrail’in Gazze’ye bomba yağdırmasının önüne geçmenin yolu, İsrail’in yanlış yaptığını beyan eden ülkelerin ortak bir deklarasyon yayımlaması ve bunu uygulamaları:

*Devlet terörü uygulayan İsrail’i sorumlu devlet olmaya davet ediyoruz. Yaptıklarından dolayı kınıyoruz. Şu gün şu saat itibariyle saldırıları sonlandırmalı. Gazze’nin elektrik, su, ilaç vb. ihtiyaçlarını karşılamalı. Başka ülkelerin yardımlarına izin vermeli.

*Deklarasyon dikkate alınmazsa, İsrail ve İsrail’e destek veren ABD ile tüm diplomatik ilişkiler kesilmeli. Bu iki ülkedeki büyükelçiler çekilmeli. İsrail ve ABD büyükelçileri sınır dışı edilmeli.

*Tüm devletler ekonomik ambargo uygulamalı.

*Gazze’ye yağan bombaların önüne geçmek için tüm dünya devlet başkanları Gazze’ye giderek Filistinlinin yanında olduğunu göstermeli. Saldırılara karşı kol kola girerek canlı duvar oluşturmalı.

Hiçbir şey yapmasalar bile şu akan kanı durdurmak için devlet başkanları olarak hep birlikte Gazze’ye giderek toplu fotoğraf verseler, kanı durdurmak için yeterli. İsrail terör devleti de olsa herhalde devlet başkanlarının üzerine bomba yağdıracak değil. Biliyorum, yazdıklarımın gerçekleşmesi mümkün değil. Hepsi bir araya gelerek deklarasyon bile yayımlayamaz. İnsanlığını kaybetmiş dünyadan bunu istemek safdillik olur.

17 Ekim 2023 Salı

Oyun İçinde Oyun *

Dünya iki kutbun elinde bir figüran. Bunlar ABD ile Rusya. Bu iki ülke kah gerilimi yükseltiyor kah düşürüyor. İsterlerse savaş başlatıyorlar isterlerse savaşı bitiriyorlar. 

Bu iki ezeli rakip hiç karşı karşıya gelmiyor. Çoğu zaman rekabetlerini vekalet savaşları ile ülke sınırları dışında yapıyorlar. Savaş kendi ülkelerine yaklaşmaz. Kendi insanları ölmez. Ölen başkası, savaş yapılan yer başka yerler.

İki kutuplu dünyanın iki baş aktörü gizli veya aleni bir araya geliyor. Dünyayı aralarında pay ediyor. Şuralar senin, buralar benim diyorlar.

Arada sorun yaşadıkları yerler yok mu? Olmaz olur mu? İşte bu sorun olan yerleri de masaya yatırıyorlar. Sorun olmayan yerleri de sorun olarak ortaya koyuyarlar. Buralarla ilgili anlaşma, sen falan yere gir, ben görmezden geleyim. Ben de şuraya gireyim, sen de orayı görme şeklinde olur. Gerekirse sınırları belli bir ülkeyi kardeş payı olarak ikiye pay ederler. Kısaca menfaatleri ne ise onu yapıyorlar. Bir ülke bölünecekse, bunu da yapıyorlar. Bir ülke birleştirilecekse birleştiriyorlar. Bir ülkede iç savaş isterlerse bunu da yapıyorlar. Nasılsa her ülkeyi karıştıracak, o ülke içinde vekalet savaşı yapacak fedaileri var. Hasılı bu iki ülke her daim kazanır. Özellikle gerilim zamanlarında silah ve savaş malzemesi satarak paraya para demezler.

Ne demek istediğimi örneklerle açayım. 2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile uyandık. Bu savaş yakın zamana kadar dünyanın gündeminden hiç düşmedi. Batı ve ABD Ukrayna'nın yanında yer aldı. Bu ülkeye yardım ettiler. Rusya'ya bir dizi ambargo uyguladılar. Sonuç, Rusya geri adım atmadı. Savaş bitti mi? Hayır. İşin ilginci işgal ve çatışma sürmesine rağmen Rusya Ukrayna savaşı gündemden düştü. Haberlere bile konu olmuyor. Bunun sebebi ne olabilir? Sanırım ABD ile Rusya anlaştı. ABD, Ukrayna senin, ben de Gazze'ye gireceğim. Sen işini hallet, Gazze'yi de bana bırak. Hedefte Gazze olsa da geri planda Lübnan var ABD için.

Bunun için İsrail-Hamas savaşı başlatılması gerek. Yok yere de Gazze'ye girilmez ki. Böyle yapılsa, dünya kamuoyu tepki gösterir. Bunun için Hamas devreye sokuldu. Hamas'ın İsrail'e saldırısına göz yumuldu. 7 Ekimde Hamas saldırısını yaptıktan sonra arkası gelmedi. Biz İsrail karizmayı çizdirdi, rezil oldu diye yorum yapaduralım. İsrail ve ABD için istenen bir göz idi. Hamas onlara iki göz verdi. İsrail on gündür Gazze'de taş üstünde taş kalmamacasına bombaladı. Kara harekatı için sınıra yığınak yaptı. Girmesi an meselesi. Bu yazıyı yazarken kara harekatını başlatmamıştı. Gazze'ye girerek insan avı yapacak. Sağ kalanları tehcire zorlayacak. Tüm bunları yaparken gözü Lübnan Hizbullah'ında olacak. Hizbullah’ı da savaşa çekebilirlerse, Gazze'ye yaptıklarını fazlasıyla Lübnan'a yapacaklar. Anlatmak istediğim, ABD ile Rusya anlaştı. Bu aşamadan sonra Ukrayna Rusya'nın, Gazze ve Lübnan da ABD'nin. Maalesef sınırları değiştirecek yeni savaşın fitilini de Hamas ateşlemiş oldu. 

Bizler şöyleydi, böyleydi diye hamaset yapaduralım. Biz istemesek de Ortadoğu’nun haritaları yenileniyor. Ki bu sadece Gazze ile başlamadı. Bu aşamaya gelinceye kadar Irak bölündü, Suriye yarısı Rusya, yarısı da ABD olarak ikiye bölündü. Libya hakeza. Mısır uzun süre belini doğrultamaz. İran zaten yerinden kıpırdayacak halde değil. Ürdün ve diğer Arap ülkelerini saymaya gerek yok. Geriye Hamas üzerinden Gazze, oradan Lübnan’a uzanmak kaldı. Rusya ile anlaştı ise ABD destekli İsrail’e kim ne diyebilir. Öyle zannediyorum, rahat rahat at oynatacak.

Dünyada ve yanı başımızda bunlar olup biterken biz ne mi yapalım? Sosyal medya üzerinden Hamas, İsrail ve ABD’nin eline koz verdi, iyi yapmadı diye eleştirenleri bir bir tespit edelim. Onları Siyonizm’in uşağı ilan edelim. Olayın perde gerisine hiç bakmayalım.

*20/10/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır

16 Ekim 2023 Pazartesi

Bir Ülkeyi Satmanın Yolu

Yazımın önyargısız bir şekilde okunması, bir tarafa çekilmemesi en büyük dileğim. Kimseyi töhmet altına alan, itham eden bir yazı değil. Geldiğimiz noktaya bakarak sonuçları itibariyle bir okumadır bu yazı. Yorumumdur. Bu yorumda isabet de ederim, etmeyebilirim de. Bu kısa açıklamanın ardından başlığa dair kanaatlerimi ifade edeyim. 

Bir ülkeyi satışa çıkarmanın ve o ülkeyi satmanın yolu;

O ülkenin cari açığına bilerek veya bilmeyerek tedbir almamak, bu sorunu çözecek radikal kararlar almamak, ayağını yorganına göre uzatmamak,

O ülkenin kötü günler için ayrılmış parasını bir şekilde iç etmek veya başka alanlarda kullanmak,

Bir ülkenin döviz rezervini artırma yerine sıfırlamak, sonra eksiye düşürmek, 

Ülkenin parasını döviz karşısında şamar oğluna döndürmek, parayı pul etmek, dövizin yükselmesine tedbir almamak hatta söz ve eylemle yükselmesini körüklemek, kah indirerek kah yükselterek millete operasyon çekmek, 

Ülkenin ekonomik krize girmesine zemin hazırlamak, krize tedbir almamak, krizi yok kabul etmek, gelmekte olan krizi görmemek ya da görememek,

Enflasyonu azdırmak, yüksek enflasyonu kalıcı hale getirmek, krizi tetiklemek, 

Hayat pahalılığına seyirci kalmak, soruna eğilme yerine sebebi başka saiklere yıkmak; dış güçlere bağlamak, esnafa yüklemek, 

Kamu kaynaklarını yerli yerince kullanmamak, kamu malını yetim malı bilmemek, savurganlığı itibar saymak,

Seçimler öncesi karşılığı olsun veya olmasın seçim ekonomisi uygulamak, seçmene adeta rüşvet vermek, 

Tefeci faizi diyebileceğimiz yüksek faizle borçlanmak, 

Ülke ve ekonomi yönetiminde maceradan maceraya girişmek, 

Ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını özelleştirme adı altında belirli ellere peşkeş çekmek, gelir ve giderde şeffaf olmamak, adrese teslim ihaleler yapmak vs.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Gerek de yok. Kısaca bir ülkeyi satışa çıkarmanın yolu o ülkenin parasını pul etmek. Para pul olunca, enflasyon ve hayat pahalılığı o ülkede kronik hale gelir. Ürün maliyetleri artar, fiyatlar tavan yapar ve bir yerde tutulamaz. Para pul olunca ne olur? O ülke insanına pahalı gelen, o ülke insanının cebini yakan fiyatlar, elinde döviz bulunduran yabancıya kelepir olur. Senin yanına varamadığın arsa, ev, gayrimenkul, kira, fabrika vb. işletmeler yabancılar için sudan ucuz olur. Bir başkası gelir, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını satın alarak o mülkün sahibi olur.

Yazımın başında dile getirdiğim hassasiyetimi yineleyerek yazıma son vereyim. Tüm bu yazdıklarımın birinci derece müsebbibi, ülke yönetimine yön verenler olduğu anlaşılır. Çünkü ekonomiye yön verenler, ekonomik sorunlara çözüm bulamayanlar, ülkeyi krizden krize sürükleyenler, bu krizlere tedbir almayanlar ya da alamayanlar onlardır. Ülkenin bu kronik sorununun sorumlusu da tek hükümet değildir. Çünkü enflasyon ve hayat pahalılığı gelmiş geçmiş hükümetlerden tevarüs eden kronik bir hastalığımızdır. Bu hastalığı giderme veya gidermeme konusunda ülke siyasetine yön verenler bilerek veya bilmeyerek ülkenin satışa çıkarılmasına sebep veya alet olmuşlardır.

Boykot mu Dediniz?

Bir ülkeyle ne zaman gerilim yaşasak, milli duygularımız kabarır. O ülkeye kızgınlığımız dinmez. O ülkeye ne yapabilir, onları nasıl dize getiririz düşüncesine kapılırız. Sonunda başı çekenlerin o ülkeye ait ürünleri boykot aklına gelir. O ülkenin ürün listesine sosyal medyada boy boy yer verilir. İnsanımıza bu ülkenin ürünleri şunlardır. Bu ürünleri boykot edelim. Bunları paylaşalım ki kimse almasın denir.

Amaç, bu ürünleri almayarak o ülke ekonomisine zarar vermek. 

Listeye bir de paylaşana bakarsın. Bu kişi bu ürünleri bir desen halinde dizayn ederek birleştiremez. Belli ki bu liste bir yerden hazırlanmış ve piyasaya sürülmüş diyorsun. 

Ürünlere bakıyorsun. Ne kadar kullanmaktan vazgeçemediğimiz marka değeri olan ürün varsa, hepsi listede. Çoğu zaruri ihtiyaç ve başka da doğru dürüst emsal alternatifi yok. 

Bu eylemi başlatanlar, boykot ürünlerin yanına eşdeğer ve aynı kalite ürünlere  yer verseler -varsa tabi- en azından alternatif bir çözüm üretmişler, bize de buna uymak düşer dersin. Bugüne kadar böyle bir çözüm görmedim. Ömrüm kifayet ederse, görürüm inşallah.

Tüketiciden beklenen bu boykota çoğunluk uymaz. Bakkal ve marketlerin tereklerinde o ürünler satıştadır. Hatta böyle zamanlarda boykot edilen ürünlerin çoğuna kampanya düzenlenir, üründe indirim yapılarak satışı cazip hale getirilir. Tüketiciye, haydi samimi isen alma mesajı verilir.

Bir hızla başlanan bu boykot furyası pek de uzun sürmez. Bizim boykot paylaşımımız kızgınlık geçinceye kadardır. O ülkeyle sorun devam etse dahi boykotu ağzımıza almayız. Boykotta başı çekenler dahi gider, o ürünlerden paşa paşa alır.

Bugüne kadar yaptığımız sayısız boykotlarla hiçbir devleti yola getiremedik. Hiçbir devleti ekonomik yönden batıramadığımız gibi sıkıntıya bile sokamadık. Ürünlerine boykot uyguladığımız hiçbir devlet bu boykotlardan dolayı endişeye kapılmadı. Hasılı kendimiz çaldık, kendimiz oynadık. Çünkü attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmedi hiç. Onca vaveyla, çığlık, nara ve meydan okuma da cabası oldu.

Bu tür boykotu sadece sorunumuz olan ülkelere değil, bazen siyasilerin hedef göstermesiyle ulusal çapta faaliyet gösteren zincir marketlere de yapıyoruz. Almayalım ki burnu sürtülsün deriz. Kızgınlığımız geçer geçmez alışveriş için soluğu o marketlerde alıyoruz. Bu tür boykot çığırtkanlığı yapanlara, kardeşim, o marketlerde o kadar çalışan var. Yarın bu market tezgahı kapatıp çalışanlarının işine son verse, bu kadar kişiye iş verebilecek misin dediğinde, ya kem küm ya da işsiz kalırsa kalsın diyor. Kısaca bir şeyin sonucunun ne olacağını düşünmeden harekete geçiyor. Adeta pire için yorgan yakmaya dünden hazır. Üstelik sadece zincir marketlerde çalışanlar değil, herhangi bir devletin ürünleri boykot edildiğinde de aynı durum söz konusu. Çünkü boykot yaptığımız çoğu ülkelerin ürünleri ülkede imal ediliyor. Buralarda çalışanlar da kendi insanımız.

Aslında bir ülkeyi boykot etmek çözüm değil. Çünkü bugüne kadar bu yol çok defa denendi. Sonuç, elde var sıfır oldu. En güzel boykot, boykot edilen ürünleri aynı kalitede aynı fiyata hatta daha makul fiyata üretip piyasaya sürmektir. Tezgahta biri yabancı, diğeri yerli ürün yan yana durursa, kim gider başka ülkenin ürününü alır. Yeter ki marka değeri olan ürünlere imza atmış olalım. Bir ürünü üretip piyasaya süren firma veya devleti endişelendiren de budur. Çünkü kim kendisiyle rekabet edecek alternatif bir ürüne tahammül eder.

Hasılı boykot edeceğimiz ürünlerin aynı kalitede olanını hatta daha iyisini yapmak emek ister. Bunu da mutlaka yapmamız lazım. Böyle yapmayıp kızdığımız ülkenin ürünlerine boykot kalkışmak ucuzculuktur, hamasettir.

15 Ekim 2023 Pazar

Ayasofya'nın İbadete Açılmasına Sevinmek veya Endişe Etmek

24 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya müze statüsünden tekrar camiye döndürülmüştü. Cuma hutbesinde Ayasofya’ya yer veren bir imamın sözlerine yer vermiştim. Bu yazımda imamın sözlerine yorum yazan bir yorumunun yorumuna, bu yoruma dair verdiğim cevaba yer vermek istiyorum:

“Hutbe, malumunuz Ayasofya idi. Vaaz, benim gittiğim camide kurban üzerine iken oğlanın gittiği camide Ayasofya konusunu işlemiş cami imamı. Yorumsuz bir şekilde takdirlerinize sunuyorum:

"-Ayasofya’nın cami olmasına sevinmeyen Müslümanda sıkıntı vardır."

"-İspanya’da Emevilerin yaptığı cami şu anda kilise olarak kullanılıyor. Bir ülke himayesi altında olan şeyleri istediği gibi kullanır."

"-Ayasofya’nın cami olmasına sevinmeyen Müslümanın içinde münafıklık işaretleri vardır."

Şimdi bu sözler ışığında kendinizi bir test edin. Bakalım hangisisiniz?”

Bir Okuyucunun yorumu:

“ Üstadım, içerik bakımından ben hiç bir problem göremiyorum. Nerede problem var onu da öğrenmek isterim. Sadece usul ve üslup sıkıntısı var denilebilir. Yani usul, esasın önüne geçmiş. Biz de esası bırakıp usule takılmayalım derim.”

Okuyucu ya cevabi yazım:

Sayın Hocam, öncelikle Ayasofya’nın 86 sonra yeniden camiye dönüşmesi ve 24 Temmuzda ilk cumanın kılınması Müslümanlar ve İslam dünyası nezdinde büyük bir başarıdır ve gerçekleşmesi, söylem ve hayalden ibaret kabul edilen bir rüya gerçek olmuştur. Ucundan, kıyısından açılmasında katkısı olanlara, cesaret gösterenlere ve bir irade ortaya koyanlara minnet duyar, teşekkür eder ve bugünleri gösterdiğinden dolayı Rab Teala’ya hamd ederiz. Bir rüyanın gerçekleşmesinden dolayı sevinç ve mutluluk da duyarız. Çünkü bu konu dini olduğu kadar bir ülkenin özgür ve bağımsızlığına da sekte vuran bir durumdu. Bu vesileyle Türkiye, “Ben bağımsız bir ülkeyim. Bu konuda bana korku dağları yaratmanıza, aba altından sopa göstermenize tahammülüm yoktur” demiştir. Özlemini duyduğum, geçmişte açılsın diye değişik illerde düzenlenen fetih mitinglerine katılmış biri olarak ben de sevinç ve mutluluk duyanlardan biriyim. Geçmişte hangi saikle yapılmış ise bir yanlış burada düzeltilmiştir. Çünkü mabetleri amacının dışında başka bir amaçla kullanmak o mabede yapılan en büyük haksızlıktır. Burada bir hak teslim edilmiş oldu.

Sevinç ve mutluluklar farklıdır. Bazısı sevincini açık eder, tıpkı annelerin evlatlarına gösterdiği gibi. Bazıları sevincini belli etmez, için için sevinir ve sever, tıpkı babaların evlatlarını sevdiği gibi. Bazıları zamanı değil, der. Bazıları da açılmasını istemekle beraber içinde bazı endişeleri taşıyabilir: “Başka ülkeler ne der. Zira etimiz belli, budumuz belli. Acaba yeni bir ambargo ile karşı karşıya kalabilir miyiz” gibi endişe ve korkular taşıyabilir. Nitekim aynı endişeleri yakın zamana kadar Reisicumhur da taşıyordu: “Önce Sultan Ahmet’i doldurun…Ayasofya’nın açılmasını isteyenler dünyayı tanımıyor, dünyada o kadar cami var, bu camilerin başına ne gelebileceğini hesaba katıyorlar mı? Bu durumda Ayasofya’yı açacak kadar istikametimi kaybetmedim” şeklinde endişelerini dile getirmişti. Aynı endişelerin ardından Erdoğan kimsenin cesaret edemediği bir tabuyu mahkeme kararına dayandırarak açmıştır. Bu endişelerini dile getiren ve Ayasofya’nın açılmasında bir irade ortaya koyan ve cesaret örneği gösteren Erdoğan’ın nasıl ki Müslümanlığı sorgulanmıyorsa endişe veya başka sebeplerle sevincini açık etmeyenlerin de Müslümanlığının sorgulanmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bu genel değerlendirmeden sonra cami imamının sözlerine gelmek istiyorum. “Ayasofya’nın cami olmasına sevinmeyen Müslüman’da sıkıntı ve içinde münafıklık işaretleri vardır"

Siz katılır veya katılmazsınız. İmamın bu sözlerini doğru kabul edebilir ve içeriğinde bir sıkıntı da görmüyor olabilirsiniz. Ben bu şekilde düşünmüyorum. İmamın bu sözlerini maksadını aşan bir ifade olarak görüyorum. Camiye gelen herkes Müslüman olsa da Müslümanların hepsi yeknesak değildir. Burada dışlayıcı, ötekileştirici, hüküm verici, itham edici yön ön plana çıkmaktadır. Münafığın özellikleri bellidir. Özellikleri çoktur. Ama Ayasofya’ya sevinmeyen kişileri münafıklığın özellikleri içerisine sokmak bu tiplerin kalbinde bir hastalık olsa da yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ki münafığı tespit etmek zor zanaattır. Çünkü onlar pirincin içindeki beyaz taş gibidir. Müslümanların içinde yaşar, Müslümanlardan görünür fakat kafirlerle gizlice iş tutar. Peygamberin zamanındaki münafıkların kimler olduğunu bir sahabeye -sanırım Huzeyfe olmalı- söylediği, Hz Ömer’in içlerinde ben de var mıyım endişesi taşıdığını biliyoruz. Kişilerin münafıklığını tespit etmek bu kadar zor iken bir cami imamından, Ayasofya’nın camiye dönüşmesinden dolayı duyduğu mutluluğu cemaatiyle paylaşması, Allah’a hamd etmesi beklenir. Ayasofya’nın camiye dönüşmesini istemeyen ve buna sevinmeyenler varsa bunlarda münafıklığın belirtileri var demek, bu tip insanları bize kazandırmaz. Hazırında bana münafık dedi diye yanımızdan uzaklaştırırız. Ben olsam böyle bir üslup seçmez, insanları böyle itham etmezdim. 

14 Ekim 2023 Cumartesi

Küllerinden Doğan Yahudiler *

Bir Arzımevut hayali ve Ortadoğu'da bir devlet olma ısrarı, Ortadoğu'nun yüzünü hiç güldürmedi. 1948'den beri Filistinlilere yaptıkları da unutulacak gibi değil. Zira zulmü arşı alaya ulaştı. Yaptıklarından dolayı İsrail'e özellikle Siyonist Yahudilere oldum olası soğuğum. Elimde imkan ve güç olsa İsrail zulmünü ve yayılmacılığını durdurmak için elimden gelen her şeyi yapardım.

Gücünü ABD'den alarak İsrail'in yaptıklarına kızsak da tasvip etmesek de fazlasıyla cezalandırılmayı hak etse de bir hakkı teslim etmek gerek. İsrail ve Yahudiler, hayallerinden ve planlarından hiç vazgeçmediler, pes etmediler. Mücadele ede ede bu noktaya geldiler.

Bugün İsrail'in Ortadoğu'da, Yahudilerin dünyada etkin ve baskın güç olmasına bakmayalım. Biraz geriye gidersek, geçmişte başlarına gelmeyen kalmadı. Çünkü bugün kendilerinin başkasına yaptığı, geçmişte fazlasıyla kendilerine yapıldı:

Bildiğim kadarıyla tarihte iki defa ülkelerinde taş üstünde taş bırakılmadı. 

Ülkelerinden sürüldüler. 

Ülkelerine geri alınmadılar. 

Ülke ülke gezdiler. 

Ne kadar doğrudur bilmiyorum, Almanya'da fırında yakıldıkları, sabun yakıldıkları yazıldı, çizildi. 

Dünyanın hiçbir devleti onları kabul etmedi. 

Osmanlı önce İstanbul dışında iskanlarına izin verdi. Kanuni ile birlikte İstanbul'a girebildiler. 

Kendilerine gösterilen tepkiden dolayı gittikleri ülkede belki de kimlik ve uyruklarını gizlediler. 

Gittikleri her yerde azınlık psikolojisi ile yaşadılar. 

Her nereye gittiler ise ticaretle uğraştılar. 

Bir müddet sonra ticarette söz sahibi oldular. 

Birbirlerini ve kendilerine yapılanları hiç unutmadılar, birbirlerinin ellerinden tuttular. 

Bilim alanında kendilerini gösterdiler. Bilim adamı oldular. Birçok buluş ve icatta Yahudi bilim adamlarının imzasının olduğu bir gerçek. Bunu Nobel Barış ödülü alanların uyruklarından da anlayabiliyoruz. 

Bugün dünyaya pazarlanan, marka değeri yüksek ne kadar ürün varsa Yahudi malıdır. Bunu boykot listesi yayınlanınca görebiliyoruz. Nerede aranan ve alternatifi olmayan bir ürün varsa onlara ait.

Geldikleri nokta itibariyle; para onlarda, marka değeri ürün onlarda, sermaye onlarda, teknoloji onlarda, diplomasi onlarda, güç onlarda. Her ülkede etkinler. Her ülke siyasetini ve devletlerini etkileyecek güçlü lobileri var.

Küçük de olsa bir devletleri var. 

İsrail'de yaşasın veya yaşamasın, dünyanın her bir köşesinde, nerede bir Yahudi varsa hepsinin ortak ideali ve derdi İsrail devletini büyütmek, devlet olmanın önündeki engelleri kaldırmak, düşman gördüklerine karşı birlik olmak, İsrail'e maddi ve manevi destek sağlamak, büyük İsrail'i kurmak ve Arzımevud’un gerçekleşmesidir. Kadını, erkeği asker. Başka ülkede yaşasalar bile ülkelerinin savaşına asker olarak katılmak için uçağa atlayıp geliyorlar.

Anlatmak istediğim, ırk bazında en küçük nüfusa sahip olmalarına rağmen dünya siyasetini etkilemede çok etkinler. Bu noktaya gelmelerinde her bir Yahudi çok çalıştı, çok didindi. Onca dışlanmaya, sürgüne, horlanmaya rağmen kınayanın kınamasına aldırmadılar ve hiç pes etmediler. Tabir yerindeyse başlarına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Adeta küllerinden doğdular.

Tüm yazdıklarımdan, Yahudileri ve İsrail’i övdüğüm umarım anlaşılmaz. Çünkü öyle bir niyetim yok. Yalnız, yokluğa mahkum edilmiş bir milletin geldiği noktayı da görelim istiyorum. Yahudilerle özellikle yayılmacı İsrail ile mücadelenin, onları püskürtmenin, onlara geri adım attırmanın ve onları geçmenin yolu, onlar gibi her alanda çalışmaktan, üretmekten; sermayeye, bilim ve teknolojiye sahip olmaktan, dünyada güçlü lobi oluşturmaktan, birlikten, kenetlenmekten geçer. Bugün küçücük İsrail o verimsiz toprağından dünyaya tohum ihraç ediyorsa, oturup bir düşünmek lazım. Zalim de olsa Allah çalışana verir. Yattığı yerden kimseye bir şey vermez. Fiili olmayan duaya cevap bile vermez.

Hasılı, zulümleri, işkenceleri, yayılmacılıkları kendilerinin olsun ama çalışkanlıkları, her alanda söz sahibi olmaları, gösterdikleri azim ve gayretleri, kenetlenmeleri bizlere örnek olsun. Bugün birçok ülkeye yayılmış göçmen, mülteci ve sığınmacı olarak yaşayan Filistinliler, mücadele ettikleri komşularını, geldikleri nokta itibariyle geçmiş tarihlerini örnek alsalardı, 1948’den bu yana çok mesafe alabilirlerdi.  

*18/10/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır