14 Şubat 2022 Pazartesi

Problemin Kaynağı *

Adana'da çalışırken aynı okulda beraber görev yaptığım bir büyüğüm vardı. Abi-kardeş ilişkisi vardı aramızda. Çok doğru, dürüst biri idi. İnsanlara da değer verirdi. Fazla konuşmaz. Başkalarını dinler. Onları anlamaya çalışırdı. Anlamadığını da soru olarak sormaktan kaçınmazdı. Konuştuğunda da oturaklı konuşurdu. İçine sinmeyen bir duruma tepki göstermesini de bilirdi.

Planlı bir hayatı vardı ve ayağını yorganına göre uzatmasını bilirdi. Peşin çalışırdı. Kredi kartı nedir bilmezdi. Ne olur ne olmaz diyerek bir maaşını bankada bekletir. Diğer maaşın yatmasından bir gün önce gider maaşını çeker, alışverişini yapardı. Yeni maaşını diğer ayın 14'üne kadar bekletirdi.

Yaşı ilerlemiş ve imkanı olmasına rağmen araba almadı. Gelip gideceği yere emektar motosikletiyle gider gelirdi. Uzun süre bir araba al diyenlere de kulak asmadı.

Sonunda ısrarlara dayanamadı ve bir araba aldı. Araba aldı ama doğru dürüst sürmesini bilmezdi. Sabah erkenden kalkar, son kattaki evinin pencere veya balkonundan caddede araba sürenleri izlermiş anlattığına göre. Evinin önünde aynı zamanda kavşak da vardı. Arabaların kavşakta nasıl durduğunu, nasıl hareket ettiğini üşenmeden bir güzel izlermiş.

Ara ara benim arabama biner. Çok iyi araba sürdüğümü söylerdi. Bu benim hoşuma gitse de bunun gerçekliği yoktu. Ben zaten her yönüyle kötüyüm. En kötü yönüm de araba sürüşüm idi. Yapma hocam dediysem de "Yok yok, sen çok iyisin" derdi.

Arabayı pek kullanmasa da zaman zaman okula araba ile gelirdi. Herkes ona "Hah şöyle ya" derdi. Okulda teneffüs ve öğle aralarında arabayla ilgili şu nasıl olacak sorularını sormaktan da geri kalmazdı.

Bir gün okula geldi. "Yahu arkadaşlar, araba sürmeyi biraz öğrendim. İyi kötü sürüyorum ama kavşaklarda ardımdakiler bana hep korna çalıyor. Bir yerde bir hata yapıyorum ama nerede? Bunu bir türlü bulamıyorum. Her kavşaktan kalkarken korna sesleri birbirini izliyor" dedi bir kalabalıkta. Kendisine ne yapıyorsun? Bir anlat dendi. "Her kavşağa vardığımda, gidip kavşağın sağına duruyorum. Işık yanınca sola sinyal verip sol tarafa geçiyorum. Yahu bunun doğrusu bu değil mi? Bunlar bana niye korna çalıyorlar" dedi. Oradakiler gülüştüler ve "Hocam, adamlar korna çalmakta haklılar. Çünkü kavşakta yanlış yerde duruyorsun. Sola döneceksen, kavşağın soluna duracaksın. Bir daha öyle yap, olmaz mı" dediler. Acemi şoför, hala "Arkadaşlar, duracağımızda yolun sağına durulmaz mı" dedi teyit için. Sonunda, solda duracaksın ve hatalısın dendi ve hatasını kabul etti.

Bu acemi şoför, sorduklarında ve yaptıklarında hep samimi ve içtendi. Hatası ile yüzleşmekten hiç kaçınmadı. Sora sora kavşaktaki problemin kaynağının kendisi olduğunu öğrendi ve kabul etti. Sonradan bir daha yine korna çalıyorlar demedi. Çünkü hatasını kabul etti ve bir daha yapmadı. Hocamın kulakları çınlasın. Allah ona uzun ömürler versin. 

Bugün, problemin kaynağı olduğu halde bunu kabul etmeyen niceleri var içimizde. Kendiyle yüzleşmediği gibi hep başkasını suçluyorlar. Hatta eline levyeyi alıp korna çalanlara, ne var deyip kavgaya bile koşarlar. Yaptıkları el-kol işaretlerini saymıyorum bile. Halbuki problemin kaynağının kendisi olduğunu kabul etmek bir erdemdir. Bugün ne çok ihtiyacımız var buna...

* 07 Aralık 2022 günü Barbaros Ulu adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

12 Şubat 2022 Cumartesi

YÖK'ten Eğitime Kibrit Suyu *

Onca sıkıntının arasında boğuşurken, sevindirici haber YÖK'ten geldi: "2022 Yükseköğretim Kurumları Sınavından (YKS) itibaren ön lisans ve lisans programlarını tercihte 150 ve 180 olan TYT ve AYT baraj puanları uygulaması kaldırıldı". 135 dakikalık sınav süresi de yarım saat artırılarak 165 dakika oldu.

Anne-babalar ve gençler, alınan bu karara çok sevinecekler. Çünkü 150 ve 180 barajı haksız bir uygulamaydı. Çocuklarımız kıl payı baraj altı kalabiliyor ve tercih yapamıyordu. Bu haksız uygulama yüzünden Anayasa'nın eğitim ve öğretim engellenemez, fırsat ve imkan eşitliği ayaklar altına alınıyor, çocuklarımız üniversite imkanından yararlanamıyordu. Haliyle üniversitelerin gelecek vadeden bölümleri de tercih edilemiyor ve bölümler boş kalıyordu. Boş kalınca da o bölümlerin öğretim görevlileri ders veremediği için boş bekliyordu. Bina boş, öğretim görevlisi boş, öğrenci ise üniversite kapısında kalıyordu. 

Bu yeni kararla;

Üniversitelerin boş bölümlerini sıfır çeken öğrencilerimiz tercih edebilecek. 

Sınıflar öğrenciyle dolacak. 

Yıllardır öğrencisi olmadığı için kürsüye çıkmayan öğretim görevlileri kürsüye çıkacak. 

Üniversite okuyan çocuklarımız, genç işsizlik istatistiklerinde görünmeyecek. 

Aileler, çocuğum üniversite okuyor diye sevinecek. 

Gençler, üniversite kazanamadım üzüntüsü yaşamayacak. 

Üniversitenin kantinini işleten, etrafındaki esnaf, öğrenciye kiralık ev veren insanımız, yurt çalıştıranların her biri bu yerinde karar sonrası sevince gark olacak. 

Gördüğünüz gibi YÖK'ün aldığı bu karar herkesi mutlu edecek. Bu mutluluk için YÖK bunca yıl niye bekledi denebilir ama şimdi bunun sırası değil. Önemli olan bu sevinci boş yere berhava etmemek. 

YÖK aldığı bu kararla yetinmemeli. Bir sonraki aşama için planlama yapmalı. Mesela neler yapabilir? Hükümete şu önerilerle gelebilir: 

Zorunlu eğitim 12 yıldan en az 16 yıla çıkarılmalıdır. Yani 4+4+4+4 eğitim sistemine geçilmelidir. 

YKS kaldırılmalıdır. Burada, sınavsız olmaz diyebilirsiniz. Haklısınız. Sınav yapılsın ben de isterim. Bu sınav sözlü mülakat yoluyla yapılsın. Test usulüne dayalı yazılı sınav kaldırılsın. Böylece çocuklarımız iş hayatına atılacağı zaman gireceği mülakatlar için tecrübe kazanmış olur. 

En iyi okul evine en yakın okuldur sözü gereği, çocuklarımız şehrindeki üniversiteye otomatik kayıt olmalı. Otomatik kaydı ve bölümü beğenmeyen, mülakat yoluyla başka şehir ve bölümleri tercih edebilmeli... 

*14/02/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

11 Şubat 2022 Cuma

Din Ulemasının Siyaset ve Güçle İmtihanı *

Birbirine benzer gibi görünse de imtihanlar farklı farklıdır ve bundan tüm insanlar nasibini alır. Kimse gücü üzerinde bir imtihana tabi tutulmasa da kimi bu imtihanın altında kalır kimi de yüzünün akıyla bu sınavı geçer. Kimin sınavı geçip geçemeyeceğini Allah bilir. Bu da öbür dünyada belli olacak. Zira yaptıklarından ve yapamadıklarından dolayı herkes hesabını orada verecek.

Referansı din ve dini değerler olan din uleması da imtihana tabi tutulanlardan. Çünkü sarığı beyazdır. Kir götürmez. Pek azı hariç ulema da sınıfı geçemeyenlerdendir. Her ne kadar kimin sınavı geçip geçemediğinin karnesi mizanda belli olacaksa da alametlerini bu dünyada iken görebiliriz. Bunu da toplumda bir karşılığı ve ağırlığı olup olmaması ile ölçebiliriz.  Toplumun çoğu, dinini tam yaşayamasa da din adına söz sahibi olanlardan beklentisi büyüktür. Toplum din ulemasından;

-Özü ve sözü bir; söz ve eylem birliği içerisinde, yaşantısıyla örnek olmasını,

-Doğru bilgi vermesini, hakikatleri haykırmaktan çekinmemesini, her halükarda doğru ve doğrucu Davut olmasını,

-Gizemi bırakıp ayakları yere basan bir din anlatmasını, halkın seviyesine inmesini ve sorunlarına çözüm bulmasını,

-Makam, mevki ve şöhret içerisinde yok olup gitmemesini,

-Giyimine-kuşamına, yediğine-içtiğine, üslubuna dikkat etmesini; oturmasını-kalkmasını, yol-yordam ve metot bilmesini, ağır-azam olmasını, gönüllere dokunmasını, meseleleri analiz etmesini ve çözüme sağlam delillerle katkı sunmasını,

-Siyaset ve gücü elinde bulunduranlarla arasına mesafe koymasını, aradaki ince çizgiyi iyi ayarlamasını, onların dümen suyuna girmemesini, gücün karşısında eğilmemesini ve boyun eğmemesini, zorluklara karşı pes etmemesini, güçle paralel yürümemesini, gücün tasdikleyicisi olmamasını, gücün icraatlarına kılıf bulmamasını, kimseye eyvallah dememesini vs. ister.

Ulema bunlara dikkat ettiği oranda halk nezdinde itibarı olur ve ağırlığı kabul edilir. Tersi olana ise temkinli yaklaşır, yanında bir ağırlığı olmaz, fetva ve görüşlerine kuşkuyla yaklaşır. Bu da ulema için itibar kaybı demektir. Bu demek değildir ki ulema siyaset ve güçle ile iletişim halinde olmayacak. Elbette olacak ama siyasetin tasdik makamı gibi çalışırsa bu tip ulemanın, siyaset ve güç yanında bir itibarı olsa da halk nezdinde bir itibarı olmaz. Çünkü halk ulemayı her yönüyle kabul eder ama siyasetin icraatına kılıf bulmasına asla tahammülü yoktur. Çünkü siyaset icraat yaparken bu dine uygun veya değil diye bakmaz. Halkta karşılık bulsun dini kılıf bulmaya çalışır. Bunun için de ulemayı kullanmak ister.

Kısaca halk, ulemadan İmamı Azam gibi olmasını ister. Çünkü Ebu Hanife büyük imam unvanını bedel ödeyerek almıştır. Devrinde ne Emevilere ne de Abbasilere boyun eğmiştir. Ödediği bedel canına mal olmuştur ama halkta ve o günden bugüne sair ulemaya göre hep bir itibarı olmuştur. Büyüklüğü de buradan gelmektedir. Darısı günümüz ulemasına.

*16/02/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

9 Şubat 2022 Çarşamba

İLKSAN Üyeliği *

Açılımı, “İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı” olan İLKSAN’ı ilk defa Süleyman Demirel’in “Verdimse ben verdim” sözüyle işitmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam, maddi olarak sıkıntıda olan Kemal Ilıcaklara ait satılamayan bir arsanın İLKSAN’a satılması olayı patlak verdiği zaman gelen tepkiler üzerine Demirel bu sözü söylemişti. “Kime ne” anlamına gelen bu skandaldan dolayı ne Demirel ne de başkası bir bedel ödedi. Skandalın ardından bu mesele konuşuldu konuşuldu ve tarihteki yerini aldı. Bugün bu mesele ne hatırlanıyor ne de mesele ediniliyor. Zaten “Meseleleri mesele edinmezsen, ortada mesele kalmaz” sözü de Sayın Demirel’e ait.

Neyse konum bu değil. Demirel’in dediği gibi “Meseleleri mesele edinmezsen, ortada mesele adına bir şey olmaz” ise de izninizle İLKSAN’la ilgili bir meseleyi mesele edineceğim. Bilenler bilir, 4357 Sayılı Kanunun 7117 sayılı Kanunla değişik 11. Maddesine göre şu kişilere İLKSAN üyeliği zorunlu. Bunlar doğal üye statüsünde. Kimmiş bunlar bir bakalım: Sınıf öğretmenleri aday sınıf öğretmenleri, özel eğitim kurumları sınıf öğretmenleri, maarif müfettişleri ve maarif müfettiş yardımcıları, Temel Eğitim Genel Müdürlüğünde görev yapan memurlar (İlköğretim Genel Müdürlüğü kadrosunda görev yapan memurlar), Genel İdare Hizmetleri ve Teknik Hizmetler Sınıfında görev yapan; millî eğitim müdürleri, millî eğitim müdür yardımcıları, milli eğitim şube müdürü ve millî eğitim müdürlüklerinde çalışan şef, memur,   teknisyen, tekniker, uzman, mühendis ve  mimarlar  ile sivil savunma uzmanları.
(Yardımcı Hizmetler Sınıfında olanlar hariç). (İlksan.gov.tr)

Bu yardım sandığına karşı mıyım? Değil. Olsun hatta daha da geliştirilsin, genişletilsin ve sınıf öğretmenlerinin dışında tüm branş öğretenleri de bu yardım sandığından faydalanacak şekilde sandığın kapsamına alınsın.

Bu doğal üyeler, bu sandığın imkanlarından ve yardımlarından ne kadar faydalanıyor, kaç kişi yararlanıyor, yararlanıyorsa sadra şifa oluyor mu bilmiyorum. Merak edenler, İlksan’ın sayfasına girerek detaylı bilgi edinebilir. Dikkatimi çeken bir şey var, üyeler bu sandıktan ne kadar memnun bilmiyorum ama seçimle gelen İLKSAN yönetimi kolay kolay gitmiyor, gitmek istemiyor. Bazıları bu sandığın yönetime gelmek için çok çaba sarf ettiğine göre burada imkanların çok olduğu anlaşılıyor.

Meselem, yönetime gelerek imkanlardan yararlananlar da değil. Zira bu benim meselem değil. Zira haklı veya kılıfına uydurularak haksız yere yenenlerden dolayı herkes ahiretteki payından yer. Meselem, bu doğal üyelerin üyeliğinin zorunlu olması. İşte benim derdim bu. Adı üzerinde yardım sandığı ise bu sandığa girmek de çıkmak da ihtiyari yani kişinin kendi isteğine bağlı olması gerekir. Bu konuda yani üyeliğin zorunlu olması konusunda epey bir talep var ki memurların toplu sözleşme metninde “MADDE 25- (1) Mevcut üyeler dahil olmak üzere, Milli Eğitim Bakanlığı kadrolarına atananlardan 13/1/1943 tarihli ve 4357 sayılı Kanunun 11 inci maddesi kapsamında bulunanların, İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı (İLKSAN) üyeliğine girmesi ve üyelikten ayrılması ihtiyaridir.” denmesine rağmen bu sandıktan çıkmak isteyen bir üye üyelikten çıkamıyor ve üye istemese bile maaşından her ay zorunlu kesinti yapılmaya devam ediyor.  Toplu Sözleşmenin 25.maddesindeki ihtiyari sözünden hareketle bir üye “İLKSAN üyeliğinden çıkmak istiyorum, bundan sonra maaşımdan kesinti yapılmasını istemiyorum. Bundan önceki kesintilerin hesabıma yatırılmasını istiyorum” dese dahi İLKSAN Genel Müdürlüğü, “Üyeliğin ihtiyari olması için bu konuda kanuni düzenleme gerekir. Bizi Toplu Sözleşme bağlamaz” cevabı veriyor. Yani bir üye istese dahi bu üyelikten çıkamıyor. İşin garibi Toplu Sözleşmenin 25’e 1. maddesi yani üyeliğin ihtiyari olması uygulanmıyor ve buna rağmen her toplu sözleşmede bu maddeye yer veriliyor. Buna da kazanımlarımız deniyor.

Bu konuda ne yapılabilir? Mademki İLKSAN üyeliğinden ayrılma gibi talepler söz konusu ve bu talep yerine getirilmiyor. Burada yapılacak olan, Meclisi harekete geçirmektir. Bunu da kazanımı yerine getirilmeyen yetkili sendikanın yapması daha uygundur. Yeter ki bu sorunla ilgili bir vekil kanun teklifi versin. Vekillerin bu konuya sıcak bakacağını düşünüyorum. 

*26/02/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

Biz Bu Filmi Çok Gördük *

Dindar, mütedeyyin nesilden olup da 90'lı yıllarda Şevki Yılmaz'ın kasetlerini izlemeyen yoktur. Yılmaz'ın etkileyici konuşmaları elden ele dolaşır, uygun yerlerde toplanılarak birlikte dinlenirdi. Bu kasetlerden ve içeriğinden basının da devletin de haberi vardı. Bir el 28 Şubat sürecini başlatmak için düğmeye basınca, Şevki Yılmaz'ın kasetlerinin önü ve arkası kesilerek ve  bağlamından koparılarak yazılı ve görsel medyaya servis edildi. TV'lerde günlerce Yılmaz'ın kasetleri gösterilip konuşuldu ve bir linç kampanyası başlatıldı. Ardından, yıllardır içimizde yaşayan Aczimendiler meydanlarda boy gösterdi. Fadime Şahinler ortaya çıktı. Sonunda 28 Şubat aktörleri post modern darbe yaparak hükümeti indirdi ve hedeflerine ulaştılar. 

*

Nurettin Yıldız, ardında binlerce seveni olan, fetvalar veren, konuşmalar yapan, konuşmaları videoya çekilen ve herkesin izleyebileceği şekilde konuşmaları sanal aleme yüklenen biri iken, bir el eski fetvalarını kırpıp kırpıp piyasaya sürdü. Oluşturulan algı ve gelen tepkiler üzerine Nurettin Yıldız'ın kalemi kırıldı. Şimdi kendi halinde sesi duyulmaz biri oldu. Belki hayata belki birilerine gönül koyarak kabuğuna çekildi. 

*

Entelektüel birikimi, duruşu, konuşması, bilgisi, bilim adamlığı ve yaptıklarıyla farklılığını ortaya koyan, çalıştığı kuruma itibar kazandıran, okuttuğu hutbelerle Müslüman bir duruşa katkı sunan Mehmet Görmez'in Diyanet İşleri Başkanlığından, birileri haz almadı ve ipini çekti. Siyasi irade bu güçlere boyun eğdi ve en verimli çağında Görmez'e yol verdi. Buna rağmen Görmez gittiği yerde de kalitesini konuşturuyor, çektiği videolarla gönüllere su serpmeye ve gençlere yönelik çalışmasını devam ettiriyor. 

*

Türkiye’nin her ilinde olmasa da Konya gibi bazı illerde Mehmet Okuyan’ın konuşmasına bir kesim pek sıcak bakmadı. Gelen tepkiler üzerine, kiralanan ve katılımcılara duyurulan salonlar değişik gerekçelerle bir bir iptal edildi. Konferans düzenleyicileri zaman zaman salon bulmada zorlandı. Anlatmak istediğim, Mehmet Okuyan’ın konferans için her Konya’ya gelişi bir kesimin tepkisini çekti ve bunların da sesi gür çıkıyor. Bu gür sese de çoğu salon sahibi boyun eğmek zorunda kalabiliyor.

*

Tarihselci görüşleri ile bilinen Mustafa Öztürk, zaman zaman tepkilere muhatap olsa da öğretim üyeliğine devam ediyordu. Bir gün birileri düğmeye bastı. Bir yıl önceki bir özel sohbette tarihselcilik üzerine yaptığı bir konuşmasının önü ve arkası kesilerek sosyal medyada topa tutuldu. Bu girişimin öncekilerden farklı olduğunu gören Mustafa Öztürk ani bir kararla emeklilik dilekçesi vermiş oldu.

*

Geleyim Azimli’ye. Çünkü sırada Mehmet Azimli var. Bilmeyenler için kısaca değineyim: Azimli, 2008 yılında yayımlattığı “Siyeri Farklı Okumak” isimli kitabının 44.sayfasında, peygamberimizin babasına ait bazı rivayetlere dipnotunda kaynak göstererek yer verir. Dördüncü baskısından sonra okuyucularından gelen eleştiriler üzerine 2011 yılında 5.baskısı yapılan kitabında bu tepki çeken rivayetleri kaldırır. Okuyucuları rahatsız eden bu bilgilerden dolayı da Azimli zorunlu açıklama adı altında özür beyan ediyor. Şu anda sosyal medyada kitabın tashih edilmiş 5.baskısı ve sonraki baskılarından ziyade ilk baskılardaki bilgiler servis ediliyor. Sosyal medyada tepkiler dinmiyor. Ölüm tehdidinde bulunanları mı ararsın, hakaret edenleri mi, ailesine küfredenleri mi, yok ihraç edin diyenleri mi... Zira fazlasıyla ne ararsan var: Üniversitesi inceleme başlatıyor. İslamcı camianın entelektüeli diye söylenen Yusuf Kaplan bile “atın bunu üniversiteden” paylaşımları yapıyor. Kaplan bile böyle ise varın diğer insanların paylaşımlarını.

Yukarıda verdiğim örnekler, bu topraklarda zaman zaman olan, rutin ve olağan hale gelen linç girişimlerine verilmiş bazı örneklerdir. Azimli bu konuda ne ilk ne de son olacaktır. Sonuç alınıyor ki aynısının, benzerinin tıpkısı olan bu filmleri bıkıp usanmadan seyretmeye devam ediyoruz. Yeter ki görünen ve görünmeyen bir el tarafından düğmeye basılmış olsun. Belki de birileri gündem saptırarak bir şeyleri böyle gizliyor, bayatlamış bilgileri yersen dercesine cambaza bak deyip önümüze koyuyor ve bizler de soframıza konan bu bayat yemeği bıkıp usanmadan -taptaze- yiyoruz. Öyle zannediyorum, böyle yiye yiye içimizde farklı düşünen kafa yapısına sahip kimse kalmayacak. Belki de istenen bu.

Son örnek Azimli’ye başlatılan bu linç girişimi benim için sürpriz olmadı. Yazıp çizdiklerinden, konuştuklarından ve savunduklarından dolayı nicedir baskı altında olduğunu seziyordum. En son baskı da İslam tarihine ait 5 dakikayı geçmeyen video paylaşımları dolayısıyla baskı görmüş ve bu baskılardan dolayı paylaşımlarını kaldırmak zorunda kalmıştı. O zaman da ihraç silahı önüne konmuştu.

Linç konusunda daha önce birkaç yazı yazdım. Hepsinde işaret etmek istediğim nokta, farklı fikre tepki gösterebiliriz. Bundan doğal bir şey yok. Hatta yazılıp çizilenlere geleneğimizde reddiye dediğimiz cevap verme de yapabiliriz. Ama tüm bunları yaparken insanları yargısız infaz yapmaktan uzak durmamız lazım. Bir diğer husus da bir fikir veya görüşe, sıcağı sıcağına tepki gösterilse, tepkinin dozajı kaçsa bile dersin ki olayın sıcaklığında bunlar olabilir ama bizde linçler böyle başlatılmıyor. Bir şey yazılıp çiziliyor, konuşuluyor ve videoya yükleniliyor. Tüm bunlara zamanında bir tepki yok. Bir ara kullanırız denerek raflara kaldırılan video, kaset ve kitaplardan kısa bölümler kırpılıp kırpılıp servis ediliyor. İnanın anlamakta zorlanıyorum. Hele son örneğe bakarsak, 2008’de yazılan, 2011’de çıkarılan kitabın tepkisini 2022 yılında yani olaydan 14 yıl sonra veriyoruz. Bu şekil tepki ortaya koyan ve linçe tabi tutan insanların niyetini sorgulamıyorum ama ben burada bir iyi niyet göremiyorum. 2008’de neredeydiniz mübarekler. Ne olur, kendiniz olun, bir başkasının oyuncağı olmayın. Bıkıp usanmadınız mı bu filmleri izlemekten. Unutmayalım ki Müslüman bir delikten iki defa sokulmaz. Bu kaçıncı deliğe sokuluşumuz. Ne olur bir düşünelim.

Not: Yaklaşık iki yıl önce bir akademisyenden “Yakında farklı üniversitelerde görev yapan bazı akademisyenlere ‘Bunlar zındık’ denerek bir operasyonun başlatılacağı ve öğretim üyeliğinden ihraç edilecekleri duyumunu aldım” endişesini işitmiştim. Ardından Mustafa Öztürk olayı patlak verdi ve Öztürk ihraç edilmeden apar topar emekliliğini istemek zorunda kalmıştı. Arkası gelmedi, kesilmişti. Aslında aba altından sopa gösterilmişti farklı düşünen akademisyenlere. Sanırım bunun fitili uzun bir aradan sonra Azimli ile yeniden başlatıldı. Bundan da sonuç alırlarsa sıra diğer akademisyenlere gelecek.

*11/02/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

8 Şubat 2022 Salı

Bazılarının Ederi *

Bir sendikaya giriyorum.

Hayırdır, nereden çıktı bu sendika üyeliği şimdi?

Aklın varsa, sende gir.

Fikirlerini destekleyen, özlük haklarını koruyan bir sendika mı çıktı ortaya?

Değil.

Değilse ne? Çünkü sen sendikaları sarı sendikacılık olarak değerlendiriyordun,  yaptıklarından ve yapamadıklarından dolayı eleştiriyordun daima. Yoksa hatır için mi giriyorsun ya da kafa yapına uygun bir sendika mı buldun.

Hiçbiri değil.

O zaman ne değişti hayatında?

İşin doğrusunu söylemek gerekirse 400 lira için gireceğim. Biliyorsun, 2022-2023 sözleşme dönemi için sendika üyelerine sözleşme ikramiyesi olarak devlet üç ayda bir bu parayı verecek ve bu paradan sendikalı olmayanlar faydalanamayacak. Bence sen de gir.

400 lira bu zamanda iyi para. Kim kime verir bu zamanda bu kadar parayı. Sendika kesintisinden sonra arta kalan para önemli ama para her şey değil. Yani bu para ve daha fazlası için bir sendikaya girmem.

İşin ucunda 400 lira var diyorum. Bu parayı duyanın çoğu gidip bir sendikaya üye oldu.

Anladım kardeş. İsteyen girer. Ben ise para için bir sendikaya girmem. Prensiplerime aykırı. Bir sendikaya girecek olsam bile para ön planda değil benim için.

Üye olanlar için ne dersin?

Herkesin kararını kendisinin verebileceği bir şey bu. Kimseye bir şey demem. Yalnız bu 400 lira gündemde değil iken bir sendikaya üye olanlara saygı duyarım. Sendika üyesi değil, bir sendikaya girmem deyip de 400 lira ikramiyeyi gördükten sonra gidip bir sendikaya üye olanlara ise kusura bakmasınlar ama saygı duymam. Çünkü sebep her ne olursa olsun, bu tip kimselerin para için sendikaya girdiği anlaşılır. Bu tipler, yarın kim daha fazla verirse oraya giderler. Bir insan miktarı ne olursa olsun, para için gidip bir sendikaya üye olmaz. Üstelik ortada 400 lira da yok. Üyelik kesintisinden sonra kişinin kendisine kalacak olan para, aşağı yukarı 270-280 lira dolaylarında. Yukarıda demiştim, tekrar söyleyeyim. Para önemli ama her şey değil. Kişi inanmadığı yere sırf parası için girmemeli.

Nasıl bir sendika istiyorsun?

Sendika dediğin hangi işkoluna hitap ediyorsa;

*O işkolunun çalışma imkanlarının daha iyi olmasına, çalışanlarının ve üyelerinin özlük haklarını iyileştirmeye yoğunlaşmalı.

*Siyasi partilerin arka bahçesi gibi bir işlev üstlenmemeli, çalışanların hakkını korumak için gerekirse siyasi partilerle mücadele etmeyi göze alabilmeli, onlarla paslaşmamalı. Önceliği, bir siyasi partiyi değil, üyelerini memnun etme olmalı.

*Üyeleri ile arasında bir aidiyet duygusu aşılayabilmeli.

*Üyelerinin makam ve mevki beklentilerine kulak asmamalı. Burası atama yeri değil, yanlış yere geldin diyebilmeli.

*07/03/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

MEB İlk Atama *

MEB, eylül ayında ilk atama yoluyla aldığı 20 bin öğretmenin ardından şubat ayında da çeşitli branşlardan 15 bin öğretmenin atamasını yaptı. Öncelikle atanan öğretmenlere ve öğretmenlerin atandığı okullara hayırlı olsun.

İlk atamalarda dikkatimi çeken, birkaç seferdir MEB, 2021-2022 öğretim yılı hariç, şubat ayında yani eğitim ve öğretimin yarısında öğretmen alımı yapar oldu. Bu alımlar niye eğitim ve öğretimin başladığı eylül ayında değil de şubat ayında yapılıyor? Acaba öğretimin başında öğretmen ihtiyacı yoktu da bu ihtiyaç şubat ayında mı ortaya çıktı? Eğer şubat ayında ihtiyaç ortaya çıktı ise MEB’in bu şubat ataması doğru ve yerinde. Şayet bu ihtiyaç eylül ayından beri vardı da MEB, 4-5 ay sonrasında bu atamaları yapıyorsa, burada oturup bir düşünmek lazım.

35 bin öğretmen ihtiyacı olmasına rağmen MEB'in, 20 binini eğitim ve öğretimin başında, geri kalan 15 binini ise dönemin ortasında atamasında, öyle zannediyorum, Hazine ve Maliye Bakanlığının 35 bin kadroyu aynı anda vermemesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Çünkü bütçe imkanları elvermemiş olabilir. Bu anlaşılabilir ama 4-5 ayda ne değişiyor? Pekala, iyi bir planlama ile zamanında bütçe ayrılarak bu öğretim yılında ihtiyaç duyulan 35 bin öğretmenin ataması aynı anda, eğitim ve öğretimin başında yapılabilirdi.

Burada, öğretmen ihtiyacının bir kısmının şubat ayına sarkmasının ne zararı var diye düşünebilirsiniz. Bence şubat atamaları başlı başına bir sorundur ve eğitim ve öğretimin mantığına terstir. Çünkü eğitim ve öğretim demek; hedef, amaç, plan, program ve uygulama demektir. Daha işin başında öğretmen, derslik, donatım, ders malzemelerinin hazır olması gerekir.

15 bin öğretmen zamanında yani eğitim ve öğretimin başında atanmadığına göre bazı okullar eğitim ve öğretime öğretmensiz başlamış demektir. Öğretmen ise bir inşaatta kullanılan harç gibidir. Harç yoksa inşaat paydos olur. Okullar inşaat gibi paydos olmamıştır ama bu ihtiyaç çoğu okullarda ücretli öğretmen görevlendirilmek suretiyle giderilmiştir. Ücretli öğretmenlere verilen ücret ise girdikleri her bir dersten aldıkları ders saati ücretinden ibarettir. Yani bugünün şartlarında asgari ücretin altında bir rakama çalışıyor bu ücretliler. Hem ücretleri yetersiz hem geçici çalışıyorlar. Üstelik haydi deyince taşrada branşında ücretli öğretmen bulmak da zor. Çoğu zaman branş dışı kişilere görev verilmek suretiyle eğitim ve öğretim devam ettirilmeye çalışılıyor. Öğretmen atandı mı işlerine son veriliyor. Ek ders ücreti karşılığında ve geçici olarak çalışan bu ücretli öğretmenlerin -istisnalar hariç- girdikleri derslerde ne kadar ehil ve verimli oldukları tartışılır. Bunu ancak sahada olanlar bilir.

Ehil olmasından geçtim, ücretli öğretmenlere nöbet ve sınıf öğretmenliği görevi de verilemiyor. Düşünün ki bir okulda az sayıda öğretmenle eğitim ve öğretim yapmaya çalışan bir okulda birden fazla ücretli görevlendirilmişse bu okul müdürü nöbeti kime tutturacak, sınıf-rehberlik görevini kime verecek?

Burada olan kime oluyor? Üzerinde titrediğimiz öğrencilerimize oluyor. Sonra da bu çocuk niye başarılı değil diye çocuklarımıza kızıyoruz. Çocuklarımıza kızmaya hiç hakkımız yok. Çünkü bu çocuklar çoğu yerlerdeki çocuklar gibi eşit şartlarda yarışmıyorlar.

*25/02/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.