30 Eylül 2021 Perşembe

Alıç Deyip Geçmeyelim *

İbrahim süresi 34.ayette Allah, mealen  “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür.” buyurur. Gerçekten doğaya baktığımız zaman her türlü nimetin emrimize amade kılındığını görürüz.

Karın doyurmak veya tatmak amacıyla yediğimiz ve içtiğimiz nimetlerin kıymetini bilmesek de bugün her türlü bilgiye bir tuşla ulaşabildiğimiz sanal aleme herhangi bir nimetin adını yazsak, her birinin birden fazla faydasının olduğunu öğrenebiliyoruz. Burada nimetleri sayacak değilim. Zaten ayette de işaret edildiği gibi say say bitmez. Bu nimetlerin bazılarını elde etmek için bir emek sarf etmek gerekirken bazıları ise doğada kendiliğinden bitmektedir.

Doğada kendiliğinden biten ve ücret ödemeden elde edebileceğimiz nimetlerden bir tanesi de alıçtır. Bu nimetin kıymetinin yeterince bilindiğini sanmıyorum. Çünkü alıç, pek bilinen bir meyve değil. En azından çoğunluk bilmez. Ne yemiştir ne tatmıştır ne yendiğini bilir ne de ağacında görmüşse bu nedir diye merak etmiştir. Belki de alıcı görseler mertek sanırlar. Bu meyveyi bilmeyen yok mu? Sayıları fazla olmasa da var. Kimi tadımlık kimi yemek kimi sirkesini yapmak kimi de satmak için ailesiyle birlikte gidip alıç topluyor. Getirip pazarda satıyor. İyi de yapıyorlar. Hem para kazanıyorlar hem de uzaklara gidip toplama imkanı olmayanların ayağına getiriyorlar.

Adı genelde alıç olarak bilinse de bir diğer adı yemişendir. Muşmulaya benzeyen bir tadı olduğundan dolayı ekşi muşmula şeklinde de isimlendirilmektedir. (cnnturk.com)

Faydalarına gelince, inanın, bilye büyüklüğündeki bir meyvenin bu kadar faydasının olacağını hiç düşünmemiştim:

● Kalp hastalığının iyileşme sürecini oldukça hızlandırır. Ritim bozukluğuna da iyi gelir ve aynı zamanda alternatif tedavi yöntemi şeklinde de kullanılır. 

● Ağır enfeksiyon sonrasında kalbin kaslarında meydana gelen hasarların giderilmesine ve kalp yetmezliği sorunlarına iyi gelir. 

● Yüksek tansiyon sonrasında oluşmakta olan damar sertliklerinin düzelmesinde etkilidir. Kalp krizi riskini en aza indirir. 

● Biriken sıvıların dışarı atılmasında yani ödem atmada yardımcıdır. 

● Sinirsel sorunların azalmasına yardımcı olduğu için antidepresan olarak da kullanılmaktadır. 

● İshal sorununun giderilmesinde faydalıdır. Fakat fazla tüketilirse kabızlığa sebep olabilir. 

● Özellikle kalp krizi geçirmiş olan kişiler bu meyveyi tüketirse kalbin güçlenmesini sağlar. 

● Kusmayı giderir. Midenin düzenlenmesini sağlar. 

● Göğüs ağrısına, migrene ve baş ağrılarına iyi geldiği bilinmektedir. 

● Damar tıkanıklıklarının önüne geçen etkili bir meyvedir. 

● Hafızayı güçlendirir. 

● C vitamini bakımından oldukça zengindir. (cnnturk.com)

* 02/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

28 Eylül 2021 Salı

İşte Size Ayakta Durmanın Yolu

Hayat pahalılığından dem vururuz da bunu gidermek için taşın altına elimizi koymayı bir türlü düşünmeyiz. İşte bunu bir nebze de olsa gidermenin yolu. Bunun için yapacağınız;

1. Gidip un almak. Üzümünü ye, bağını sorma misali, fiyattan haberinizin olmaması için un çuvalının fiyatını sormamak, nakit vermemek ve karta çektirmek. Karta çektirirken mümkünse temassız post makinesi olan yerleri tercih etmek daha iyi olur. Çünkü şifre girerken gözünüz, ödenecek miktara kayabilir. Bu da olmayan moralinizin bozulmasına sebebiyet verebilir. Halbuki temassız olunca fiyattan haberiniz olmaz. Tutuyorsun, dıt sesiyle birlikte çekiyorsun. Hem bu yol ile ödemeyi bir ay geç yaparsınız.

2. Bir ay geç ödemeli bu undan, eşiniz hafta içini es geçerek tatil gününde bazlama yapmaya kalkarsa, benim işim var deyip kenara çekilmeyeceksin. Hemen geçeceksin fırının başına. Tavada ekmek pişireceksin. Bu yol ile fırına ekmek almaya gitmiyorsun. Para cebinde kalıyor. Kullandığın doğal gazı firma hemen tahsil etmiyor. Bir ay dolunca gelip okuyor ve sana bir fatura çıkarıyor. Doğalgaz firması burada seni de düşünüyor. Moralin bozulmasın diye gaz miktarını belirten bir ihbarname bırakmıyor. Bunun yerine e-posta ile ihbarname gönderiyor. Burada yapacağın, firmadan gelen e-postayı açmayacaksın. Böylece gelen faturadan haberin olmuyor. Ödemeyi de otomatik ödemeye vereceksin. Hesabından bir ay sonra otomatik kesiliyor. Gördüğünüz gibi unu bir ay gecikmeli, kullandığın doğalgazı da bir ay sonra ödüyorsun ve nakit ödeme yapmadığın gibi otomatik ödeme ile de ödediğin miktardan haberin olmuyor. Tüm bunlar için yapacağın tek şey, hesabında biraz para bırakmak. Yok, ben ekmek pişiremem diyorsan, sabah kalkınca kahvaltı hazır değil mi deyince, hazır ama ekmek alınacak fermanına muhatap olacaksın. Bunu Allah'ın günü yapacaksın. Aldığın ekmek de sımsıcak olmayacak. Akşam eve gelirken de ekmek var mı telefonu açacaksın. Olursa şaşarsın zaten ve her gün fırına cebinden para çıkacak. Halbuki evde mutfağa yardım ederek pişireceğin ekmeği afiyetle ve sımsıcak yiyeceksin. Fırına gitme derdin olmayacağı gibi evde pişirilen ekmek de bereketli olacak.

3. Öyle zannediyorum, evde ekmek yapma işi kafana yattı. Huzur, mutluluğun, aile saadetin ve cebin için tavada ekmek yapmaya razı oldun. Burada yapacağın, yakmamak için ekmeği kıvamında ve sık sık çevireceksin yoksa fırına gitmediğine pişman ederler seni. Yakmayacaksın efendim. Bunun için bir taraftan ekmek çevireyim, bir taraftan da telefona bakayım dersen; söz dinle, o ekmek yanar. Burada tecrübe konuşuyor.

4. Evde ekmek pişirmenin hayat pahalılığına ne katkısı olacak, ben bir şey anlamadım dediniz. Bu durumda yapacağınız, yazıyı yukarıdan aşağıya bir daha okumak olacak. Yine mi anlamadınız? Yazıyı tekrar okuyacaksınız. Ta ki anlayıncaya kadar. Hala anlamadıysan, bir anlayana sor. Ondan da mı bir şey anlamadın? Sen en iyisi fırından ekmek almaya devam et.

Dini Yaşamak mı, Dinle Yaşamak mı? *

İman tariflerinden bir tanesi de "Dil ile ikrar, kalp ile tasdik, uzuvlarla amel" şeklindedir. Tanıma baktığımız zaman burada imanın üç yönü ortaya çıkmaktadır. Dil ile ikrar, kişinin inandığını dili ile söylemesidir. İmanın bu kısmı, kişinin insanlar nezdinde Müslüman muamelesi görmesi içindir. Kalp ile iman ise kişinin Allah katında Müslüman kabul edilmesi için gereklidir. Uzuvlarla amel bazı mezheplerce imanın özünden kabul edilmese de imanın bu kısmı, dil ile ikrar ve kalp ile tasdikin dışa vurumudur.

İnanan insanlar için inandığını dil ile ifade etmesi, kalbini bilmesek de kişinin kalben inanıyorum demesi en kolayıdır. Esas zor olanı ise uzuvlarla amel edilmesidir. Ne demek uzuvlarla amel? Dil ve kalp ile ifade edilen inancın pratiğe dönüştürülmesidir. İnanan bir insanın samimiyeti de burada ortaya çıkar. Bu, bir küpün içindekinin dışına sızması gibidir.

Kişi inancında yani inanıp inanmama da özgür olduğu gibi dininin gereklerini yerine getirip getirmeme de özgürdür. Dileyen yerine getirir, dileyen yerine getirmez. Fakat kelimeyi şehadet veya kelimeyi tevhit ile ifade edilen imanın makbul bir iman olması için dil, kalp ve eylem birliğinin olması gerekir. Çünkü samimiyet ve içtenliğin göstergesi ameldir. Amel yoksa o kişinin imanının zayıf olduğuna hamledilir. Bu konuda Müslümanların durumu nedir diye baktığımızda, çoğunluğun sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Çünkü söz var fakat eylem yok. Böyle imanı Akif, sinede yük olarak kabul eder. Müslümanların en büyük sınavı bugün budur. Çoğunluk böyle olmakla beraber bunlara inancın gereklerini niye yerine getirmiyorsun dendiğinde, genelde “Dini vecibelerimi, dünya meşgalesi ve tembellikten yerine getiremiyorum. Maalesef en büyük eksikliğim bu” şeklinde cevap verildiğine şahit oluyoruz. Böyle diyene de bir şey diyemiyorsun. Çünkü eksikliğini biliyor.

Bunların dışında yani tembellikten dolayı dini vecibelerini yerine getirmeyenlerin dışında bir başka kesim daha var ki bunların sınavı daha büyüktür. Kim bunlar derseniz? Dilinden ayet ve hadisi düşürmeyen, referansını hep dinden alan, örneklerini hep İslam tarihinden veren, hep dinle yaşayan ve dini de kimseye vermeyen tiplerdir. Bunların imtihanı da söz ve eylem çelişkisi şeklinde kendini gösterir. Bu kesim için Saf süresi 2. ve 3. ayetinde geçen “Ey iman edenler, niçin yapmadığınızı söylersiniz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” ayetlerini örnek olarak verebiliriz. İslam’a en büyük zararı verenler de bunlardır. Dine biraz ilgi duyanlar bu tiplerin söylem ve eylem çelişkisini görünce “Böyle Müslüman olacağıma olmayayım, daha iyi” diyebiliyor. Bu tipleri nasıl tanırız? Bunlar dinin ne kadar değeri varsa hoyratça kullanırlar. Öyle güzel konuşurlar ki sanırsın, dünyanın en iyi ve en dürüst insanıdır bunlar: Adaletten bahsederler ama adil değildirler. Ehliyet ve liyakatten dem vururlar ama sadakati liyakatin önüne geçirirler. Doğruluktan bahsederler ama doğru değildirler. Söz verirler, sözlerinde durmazlar. Şefkat ve merhamet derler ama acımasızlıkta nice zalimlere taş çıkartırlar. Yapıp ettiklerini, olduğundan farklı göstermeyi çok iyi bilirler. Başkasıyla mücadele ederken din hep yanlarındadır. Önce dini öne sürerler. Her kim yaptıklarını eleştirmeye kalkarsa; “Bakın, dinin bir emrine karşı çıkıyorlar. Bunlar din düşmanı. Aman ha…Fırsat bunların eline bir geçerse, ne yapacaklarını varın siz düşünün” diyerek aba altından sopa gösterirler. Hedef göstererek ayakta kalmayı becerirler…

Bana tembellik ve birtakım zaafları yüzünden dinin gereklerini yerine getiremeyen insanlar mı yoksa söylemleri hep din olan ama eylemleri söylemleriyle çelişen insanlar mı daha tehlikeli deseniz; hiç tereddütsüz, dini hoyratça emellerine alet edenler daha tehlikeli derim. Birinci kesimin zaafları kendisini bağlar. Zararı da kendilerinedir. Sorumluluklarını yerine getirememenin cezasını çekeceklerdir. Ama söz ve eylem çelişkisi içinde olanların vebali daha büyüktür. Çünkü burada dini kullanma vardır, insanları kandırma vardır. Böylelerinin çelişkilerini gördüğü halde eleştirmekten imtina eden ve görmezden gelen hatta bu tipleri ölümüne savunmaya kalkan insanların da vebali büyüktür.

Hasılı, söz ve eylem çelişkisi yönünden toplum olarak çok temiz değiliz. Toplumun her kesiminde böylelerine rastlamak mümkün. Ama toplumun affetmediği ve beyninin bir kenarına not ettiği kesim, dininin gereklerini yerine getirenden ziyade dinle yaşayan kesimdir. Çünkü bu tiplerin dini emellerine alet ettiği düşünülüyor.

* 01/10/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

23 Eylül 2021 Perşembe

Mesai ve Ders Saatleri *

Küresel ısınmanın kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı son yıllarda, her ne kadar yaz ve kış şeklinde iki mevsimi yaşasak da ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış şeklinde sıraladığımız dört mevsimimiz var. Genelde ilkbahar hoşumuza gitse de her mevsim sırayla gelir ve mevsimlerin bu şekilde dönmesinin sayısız faydaları vardır. Bu faydaları sayacak değilim. Yalnız şu kadarını söyleyeyim: Çoğu zaman planlamamızı havanın soğuk ve sıcak oluşuna ve giyim kuşamımızı da mevsim ve hava şartlarına göre yaparız. Aynı zamanda işlerimizi yaparken havanın aydınlanmasını ve kararmasını da dikkate alırız. Çünkü kış mevsiminde geceler uzun, gündüzler de bir o kadar kısa. Bundan dolayıdır ki enerjiden tasarruf sağlamak amacıyla, diğer ülkelerde olduğu gibi bu ülkede de uzun yıllar, saatler kışın geriye, ilkbaharla birlikte ileriye alınmıştır. Ülkemiz birkaç yıldır saatleri ileri ve geri alma işini bırakarak saati ileri saate sabitledi. Bu sabitleme ile birlikte yeni saate alışma, eski saati terk etme zorluğu da sona ermiş oldu.

Burada ileri ve geri saatin fayda ve zararını, ileri saate sabitlenmenin gerekliliği veya gereksizliği üzerinde durmayacağım. Değinmek istediğim iki husus var. Bunlardan biri, mesai saatleri, diğeri de ortaokul ve liselerin haftalık ders saatleri. Her ne hikmetse gündüzün uzun günlerinde de kısa günlerinde de 8 saat mesai var. Aynı şekilde haftalık ders saatleri de gündüzü kısa ve uzun günlerde de aynı. Burada ya ne olacaktı, elbette aynı olacak. Şayet aynı olmasa kargaşa meydana gelebilir, diyebilirsiniz. Burada az mesai yapılsın ve dersler daha az görülsün demek istemiyorum. İstediğim, nasıl ki birçok planlamamızı havanın kararmasına ve aydınlanmasına göre yapıyorsak, hem mesaileri hem de öğrencilerin haftalık gördüğü ders saatlerini, gündüzlerin kısa ve uzunluğuna göre ayarlayabiliriz. Bu ayarlama özellikle ikili öğretim yapan ortaokul ve liseler için çok elzemdir. Çünkü ortaokulların 35-36, liselerin 40 saat ders yükleri var haftalık. Ortaokullar günde en az 7, liseler ise 8 saat ders görmek zorundalar. Bu durumdaki okulların öğretmen ve öğrencileri, daha güneş doğmadan, zifiri karanlıkta okulun yolunu tutmak zorundalar. Öğle derse başlayan okulların öğretmen ve öğrencileri de yatsı ezanlarında hala okulda ders görmek zorunda kalıyorlar.

Ortaokul ve lise ders yüklerinin gerekli ve gereksiz derslerle artırıldığı, bu ders yükünün çocuklara ağır geldiği, hala normal öğretime geçememiş Türkiye şartlarına uygun olmadığı ve haftalık ders saatlerinin mutlaka azaltılması gerektiği düşüncemi şimdilik bir tarafa bırakıyorum. Mevcut ağır ders yükü ve mesailer için günlerin kısa olduğu kış günlerinde ne yapılabilir? Günlük işlenen 7-8 dersleri, 6-7 saat işleyecek şekilde planlama yapılabilir. İşlenmeyen bu dersler ise gündüzlerin uzamaya başladığı günlere ilave edilebilir. Yani okullar bu uzun günlerde 7-8 saat işlemeleri gereken dersleri 8-9 saat olarak işleyerek kışın işlenmeyen dersleri bu şekilde telafi edebilirler. Aynı şekilde 8 saat olan mesai, kış şartlarında 7, uzun günlerde ise 9 saat olacak şekilde planlanabilir.

Yetkililerimiz bu önerilerimi dikkate alır mı, almaz mı bilmiyorum ama üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Çünkü öğretmeni, öğrencisi ve diğer kamu çalışanları okul ve işyerlerine yakın yerlerde oturmuyor. Birçok öğrenci, servisle şehrin öbür ucundan okula geliyor. Bu öğrenciler servise binmek için karanlıkta yola düşmek zorunda kalıyorlar. Bu durum ise çok pedagojik olmasa gerek. Öğrenci ve diğer çalışanların psikolojisine uygun olan, güneşin doğmasından sonra okul ve işe gitmeleri, akşam ise güneş batmadan evlerinin yolunu tutmalarıdır. İnşallah ülkemiz böyle günleri de görür.

* 24/09/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

19 Eylül 2021 Pazar

Gözünü Sevdiğimin 2023’ü *

—Babacığım, beni evlendirsene.

—Tamam, evlendirelim. 

—Sağ ol babam. O zaman hazırlıklara başlayayım mı ben? 

—Tamam dedimse, o kadar değil. 

—Ne zaman ya? 

—2023'de. 

—...? 

*

—Bana bir araba lazım baba. Yardımcı olur musun? 

—Elbette evlat. 

—Sen çok yaşa baba. Gidip gelirken zor oluyor. Müjdeyi arkadaşlarıma haber vereyim. 

—Acele etme. Bekle biraz. 

—Bekleyeyim de ne zamana kadar? 

—2023'e kadar. 

—…?

*

—Biraz birikmişim var. Ev alacağım ama param yetmiyor. Biraz destek olur musun? 

—Olmaz olur muyum evlat. Ben senin babanım. Sana destek olmayacağım da kime olacağım. 

—Ver elini öpeyim baba. Oyalanmayayım o halde. Hemen bir emlakçıya gideyim. 

—O kadar da değil. Acele etme hemen. 

—Ya ne yapayım? 

—Bekle biraz. 

—Mesela? 

—2023'ü. 

*

—Babacığım, kızmazsan bir şey sorabilir miyim? 

—Kızmak ne mümkün. Buyur, istediğini sor. 

—Değişik zamanlarda bir büyüğüm olarak senden beni evlendirmeni, araba almanı, alacağım eve destek çıkmanı istedim. Hep 2023 dedin. 2023'e daha var iki yıl. Ben o zamana kadar evsiz barksız ve arabasız ne yapacağım. Halbuki hepsi acil. Haydi hepsini geçtim. Yaşım ilerliyor. Evlenmem lazım. Demir bile tavında dövülür. Tutturdun bir 2023 diye. 2023'e kadar kim öle kim kala. Ne istersem 2023 diyorsun. İnan, baba acıktım, yemek yiyelim diyemiyorum. Bekle 2023'ü diyeceksin diye. Gerçekten ne var bu 2023'de? Beni oyalıyor musun yoksa 2023'de bir gömü mü bulacaksın ya da bir yerden miras falan mı gelecek? 

—Söz verdim kızmayacağım diye ama kırıldım evlat. Bugüne kadar yemedim, içmedim. Sizler için saçlarımı süpürge ettim. Hala da sizin için çırpınıyorum. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Şurada ne kaldı 2023'e? Biraz daha sabır. 

—Sabır da nereye kadar? Akranlarımın çocukları neredeyse askere gidecek. Ben hala bekar oğlu bekarım. Hala kiradayım, hala toplu taşımaya biniyorum. 

—Sabreden derviş muradına ermiş diye boşuna söylememişler. Çatlasan da patlasan da hedef ve hayallerimden ödün veremem. 2023 demişsem, o tarihi bekleyeceksin. Üstelik en yakın hedefim bu. Başka hedeflerim de var. Dua et, o tarihleri vermedim. 

—Neymiş o tarihler? 

—Bende ne hedef biter ne de tarih evlat. Mesela 2053 hedefim var, 2071 hedefim var, 2099 hedefim var. Var oğlu var. Başka babalarda böyle bir hedef bile yok. Babanla gurur duymalısın. 

—Çok sağ ol baba. Eksik olma. Olmazsa 2 sene daha sabredeyim. Şurada ne kaldı gerçekten. Maazallah hedefini bir ötelersen mesela, 2053 dersen, yandım demektir.  Bekleyeceğim beklemeye. Hoş, zaten başka seçeneğim de yok. Sahi 2023'ün sihri ne baba? Sakın 2023'de söylerim deme. Bunu bari şimdi söyle. 

—2023'de emekli olacağım evlat. Alacağım emekli ikramiyesini senin ve ailemin diğer fertlerinin ihtiyaçlarına harcayacağım. 

—...? 

—Oğlum oğlum! Ne oldu sana? Bir şeyler söylesene. Dut yemiş bülbüle döndün. 

—Bey bey, üzerine varma oğlanın. Bırak oğlanı kendi haline. Böyle kaynağı ve peşin parayı görünce ne yapsın oğlan. Bu müjde karşısında nutku tutuldu. 

*

Hasılı, günler, aylar geçti. Oğlumun yüzü gülmüyor. Halbuki verdiğim müjdelerle sevineceğini sanmıştım. Aynı evde iki yabancıyız nicedir. Bir sustu, pir sustu. Benden bir şey de istemiyor artık. Niye istesin ki. Oğlum mutlu olacak diye hedeflerimden ödün veremezdim ya. Bana evlat mı, hedef mi deseler, hedef derim. Çünkü insan prensipleriyle yaşar. Üstelik başım da çok rahat. Oğlumun bir şey istemeyeceği bu rahatlık 2023'e kadar sürecek. Sonrası ne olur bilmem. Emekli maaşım oğlumun isteklerine yeterse ne ala. Yetmezse, ne olacağını ben bile kestiremiyorum. Oğlan ağlasın, ben ağlayayım. İkimizin ağlaması yetmezse hep biz mi ağlayacağız? Biraz da anaları ağlasın. Oğlan da "Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar" deyip dursun. 

* 22/09/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Eylül 2021 Pazartesi

Okul Türlerine İdeolojik Yaklaşım *

Eğitim ve öğretimimiz bu milletin ve devletin milli bir meselesidir. O yüzden maarifimizin başında milli ifadesi yer alır. Devlet ve millet, maarifimizin iyi olmasını ister. Bunun için her gelen hükümet eğitim ve öğretime el atar. Kimi radikal kararlar alır kimi de vaziyeti idare eder. Ama hiçbir hükümet eğitim ve öğretime ve okullara bugüne kadar bigane kalmadı. Sürekli sistem değişikliğine gidilir ve merkezi sınav sistemleriyle oynanır. Her hükümet zamanında olmasa da çoğu zaman yeni okul türleri açılarak eğitim ve öğretimde çıta yükseltilmek istenir ve okullara, bazı okul türlerine, eğitim ve öğretime ideolojik yaklaşır. Hepsinin bilinçaltında ve icraatlarında ideal gençlik yetiştirme anlayışı vardır. 

Maarifimizin başında millilik var ama nedense milli bir eğitim politikamız yok. Her gelen hükümetin millilik anlayışı da farklıdır. Bunu da  kendilerinin açtıkları veya bir projeye dönüştürdükleri okullara yaptıkları muameleden, söylem ve icraatlarından, Talim Terbiyeye yön vermelerinden, ders kitaplarında yaptıkları ilave ve çıkarmalardan, öğretim programları ve müfredat değişikliklerinden, koydukları seçmeli derslerden, belli kilit noktalara yaptıkları atamalardan anlayabiliyoruz.

Köy Enstitüleri ve öğretmen liseleri ve İHL'ler bir ihtiyaçtan ortaya çıkmış, milletin ihtiyacını gidermiş, toplumun her kesiminde olmasa da belli bir kesiminde karşılığı olan okullardır. Bu okullara milli ve bize özgü yaklaşılmaktan ve daha ileriye taşımaktan ziyade hükümetler, ideolojik yaklaşmışlar, belli bir misyon yüklemişler, buraları arka bahçeleri ve oy deposu olarak görmüşler. Bundan dolayıdır ki bu iki okul türü diğer okul türleri arasında farklı bir yere konmuş ve her devirde tartışılır olmuştur. Kimi kapatma, kapatamıyorsa biçip budamayı ve önüne engeller çıkarmak, kimi de bu okul türlerinin sayısını çoğaltmak için çaba göstermiştir. Nitekim belli bir zihniyetin kalesi ve oy deposu kabul edilen Köy Enstitüleri kapatılarak mevcut okullar öğretmen okullarına dönüştürülmüş. İHL'ler de her gelen iktidarın sınandığı okullar olmuştur. Öyle zaman gelmiştir ki bu okullar kapatılmaktan beter edilmiş, kolu kanadı kırılmıştır. Öyle zamanlar da gelmiştir ki bu okullar, kaliteyi düşürme ve kaliteyi yakalayamama riskine rağmen mantar gibi çoğaltılmıştır. Bu okulları kapatmaya çalışanlar da sayılarını çoğalmaya çalışanlar da aslında olaya hep ideolojik yaklaşmışlardır. Her iki zihniyet de bu ideolojik yaklaşımdan faydalanma yoluna gitmiştir. Aslında eğitimde açmazımız ve en büyük sorunumuz okul türleri arasında ayrım yapmak, onlara öz evlat veya üvey evlat muamelesi yapmak ve bu okulları kendi hallerine bırakmamaktır.

Köy Enstitüleri ve sonradan dönüştürülen öğretmen liseleri kapatıldı. Üzerinde durmaya gerek yok. İHL'ler de 2012 yılından itibaren İHO'larla birlikte çoğaltıldıkça çoğaltıldı. Okul sayısında doyuma ulaşılınca, son yıllarda adına ister nitelikli ister sınavlı ister başarılı ister gözde ister gelecek vadeden okullar densin, bu okullar proje okul kapsamına alındı ve şimdi bu okullar revaçta. Proje adına bu okulların ne ürettiği bilinmese de farklı okul türlerinde son yıllarda proje okulu olma ve açma yarışı var. Sanırım bütün umutlar bu proje okullarına bağlandı. Bugün bu okullara öz okul, diğerlerine üvey okul şeklinde bir bakışın olduğu sezilmektedir.

Proje okulları olsun olmaya. Çok da karşı değilim. İçime sinmeyen, proje okullarının sayısının artırılması, hep başarılı okulların bu kapsama alınması ve bu okulların her öğretmen ve idareciye açık olmaması. Madem proje okulları olacak. Niçin kenarda ve köşede başarısını bir türlü ispatlayamamış okul türleri proje okul kapsamına alınmaz? Bir gün adı sanı duyulmamış bir okul proje okul kapsamına alınır da seçerek alınan öğretmen ve idarecinin elinde bu okullar, başarılı okullar seviyesine yükselirse, bilin ki o idareci ve öğretmenlerin ellerinden öpeceğim. Hep başarılı okullar bu kapsama alındığına göre çok emek sarf etmeden başarılı olma ve hazıra konma anlayışının olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Diyelim ki bundan amaç, bu başarılı okulların mevcut başarısını korumak ve daha iyiye götürmek murat ediliyor. Buna da tamam diyelim. O zaman bu başarılı okullarda her öğretmen ve idareci niçin görev yapmasın? Niçin karpuz seçer gibi idareci ve öğretmen seçiyoruz? Amaç, başarılı okullara, başarılı öğretmen ve idareci isteniyorsa; bunun yolu, bir zamanlar Anadolu liselerine öğretmen seçimi gibi istekliler arasında yazılı sınav yapmaktır. Sınavda başarılı olan öğretmen ve yöneticiler, bu okullarda belli bir süre görev yapmak için tercihte bulunsun. Belli bir yılın sonrasında bu proje öğretmenleri yeniden sınava tabi tutulsun. Burada, böyle bir sınavla bu okullara her zihniyetten öğretmen gelir, maazallah denirse; proje okul yöneticileri, çalışacakları öğretmenlerde sınav kriteri arasın. Herhalde bu yol, ideolojik yaklaşmanın ve öğretmenler arasında ayrım yapmanın önüne geçer.

Hasılı, hangi okul türü olursa olsun, okul türleri ve okullar bu milletin okullarıdır. Hepsinin misyonu ayrıdır. Bunları ellerimizle özene bezene büyütmemiz ve bunların başarılarıyla övünmemiz lazım. Bunun yolu da bu okulların uzun soluklu olması ve kurumsallaşmaları için okul türlerine ve okullara ideolojik yaklaşmamaktır. Hangi okul türü olursa olsun, onları, misyonları ve amaçlarıyla diğer okullar gibi kendi haline bırakmaktır. Birini öne çıkarmayalım, diğerini de geriye itmeyelim. Birine öz, diğerine üvey evlat muamelesi yapmayalım. Unutmayalım ki kardeşler arasındaki çoğu huzursuzluğun temelinde, anne ve babanın çocukları arasında yaptıkları ayrım yatar. Eğitim ve öğretimimizde milliliği esas alacaksak ve ilerleme kat edeceksek, okulları normal akışına bırakalım. Göreceksiniz, bir arpa boyu yol almayan maarifimiz harekete geçmek için yerinden kıpırdayacaktır. 

* 20/09/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Eylül 2021 Pazar

"Şeddeli Yavrum" ve Yenmiş Elma

Bugünkü 2 saat 11 dakikalık Yaka-Köyceğiz-Akyokuş-Beyşehir Yolu ve Takkeli Dağ güzergahımın dönüşünde, Akyokuş mevkiine geldiğimde, Beyşehir'e doğru tırmanan bir araçtan, al biraz da sen faydalan dercesine atılan, yenmiş bir elmayla müşerref oldum.

Fırlatılıp atılan bu elma, kafamı sıyırıp geçti. Yol kenarındaki bariyerlere çarptıktan sonra yola doğru yuvarlanıp geldi.

Geçip gittikten sonra nasibim neymiş diye geri dönüp baktım. Sarı rengi görünce bir an için Mısır mı diye düşündüm. Mısır değildi. Ayılar armudu sever. Olsa olsa armuttur dedim. Altın olamazdı. Çünkü ayıların altınla işi olmazdı. İyice yaklaşınca resimde de gördüğünüz gibi elmaymış meğer.

İyice yemeden ve sıyırmadan attığına göre bu elmayı atan domuz olamazdı. Çünkü domuz sıyırıp atmaz, hepsini sünnetlerdi. Atan olsa olsa itibardan israf olmaz diyen, yemi fazla olan, yedikçe azan, azdıkça çevresine zarar verecek bir kıvama gelen insan müsveddesi  bir insan azmanı olmalı. İyi aile terbiyesi almış bu insanımızın paylaşımcı yönünü de burada değinmek isterim. Al biraz da sen kemir dercesine atmasından anlıyorum bunu. Belki de kendisi arabayla giderken herkesin arabayla geçip gittiği bu yoldan yürüyen tek kişi olarak beni görünce "Yazık, şu adama! Fakirlikten arabaya binemiyor ve hızlı hızlı yürüyor. Ne kadardır yürüyor, kim bilir. Deli gibi de acıkmıştır. Şu yediğimi ona atayım da yesin" demiş de olabilir. Merhametine ve acıma duygusuna da hayran kaldım. Belki de meyvenin pahalı olduğu günümüzde, bu elmayı atayım da çekirdeğinden yol kenarında elma yetişebilir, gelip geçen yiyebilir diye de düşünmüş olabilir. Bu da onun çevreci olduğuna işarettir. Bu yenmiş ve iyice sıyrılmamış elmadan kurt-kuş da faydalanabilir. İnşallah arabalar ezmez, belediyenin temizlik elemanları da gelip bunu çöp zannederek bu elmayı oradan kaldırmaya kalkmaz. Eğer böyle olursa, bu insanımız geri dönerken eserini attığı yerde göremezse, yaptığı bunca iyiliğe nankörlük yapılmış olur.

Hasılı, bir an için bu elmayı atan insanımıza kızsam da sakin kafayla düşündüğümde, yaptığı bu -ç-işin faydaları saymakla bitmez. Öyle demeyin, attığı taş da olabilirdi. Bereket taş değildi. Arabasında olan bu idi. Başka ne yapabilirdi ki. Bu arada keratanın avcılığı da benden pek iyi not aldı. Başımı sıyırıp geçmesi hareket halinde iken atmasından. Değilse tam isabet. 

Rahmetli Hasan Kıvrak'ın deyimiyle bu "Şeddeli yavrum", bana babamı hatırlattı. Babam "Orta yerde çok dolaşma yoksa ayağına tavuk pisliği bulaşır" derdi. Düşünsenize arabada yapıp ettiğini atsaydı... Yapar mı yapar. Daha neler demeyin. Yediği, içtiği, yapıp ettiği arabada elinde mi kalsaydı bu muhteremin? Atacak ki eli boş olacak, arabası da temiz olacak. Elma dediğiniz nedir ki sonra? Çevreyi mi kirletecek sanki? Ayrıca bugün yenmişini atan, yarın yenmemişini atar. Bugün, bugünün en ucuz meyvesini atan; yarın, incir veya kivi atabilir. Düşünebiliyor musunuz? En iyisi ben bu yolu boş bırakmayayım.